-20 YIL ÖNCE-
Henüz on sekizlerinde olan kadın Nevşehirin ayazında, sabah namazı vakitlerinde kat kat kundağa sarılmış bebeği ile nefes nefese yokuşu çıkıyordu. Kocası gittikten sonra kimsesiz kalan kadın kahverengi gözlü bebeğine içli içli bakıp soğuktan konuştukça duman çıkan ağızıyla durmadan dua ediyordu. Elinde olmayan nedenlerden dolayı kızından ayrılmak zorundaydı. Kocası ile severek ve kaçarak evlenmişleri, kocası altı ay önce gitmek zorunda kalınca genç kadın hamile olduğunu geç bir zamanda öğrenmiş ve kızını doğurmak zorunda kalmıştı. Henüz kendi karnını zor doyuran kadının köylüden aldığı yardımlar bir bebeğin bakımına da yetmemişti. Yıllar önce kaçtığı eve, babasının yanına dönmüştü genç kadın. Babası tek bir şartla kabul etmişti. Bu evden gittiğin gibi tek başına geleceksin demişti… Genç kadın için kızının kendi yanında kalması ona çektireceği bir eziyetti. En iyisi kızına kızı gibi bakacak birine emanet etmekti, fakat öyle biri etrafında yoktu. Öyle birinin olmamasını bırak, ailesi ve kendisi dışında kimse bir bebeği olduğunu bilmiyordu. Bir de eşi… Bebeğini doğurmasına bir ay kala, yani bundan bir ay önce eşine bir mektupla durumu bildirmişti. Mektubu sadece yazmış, ulaştı mı ulaşmadı mı bilememişti.
Tepeye tırmanmayı bitirdiğinde uzaktan görünen cami minaresi ile rahatça nefeslendi, sabah ezanı okunup köylü toplanmadan kızını yetiştirebilmişti. Huzursuzlandığını hissettiği bebeği ile yakınında görünen camiye doğru hızlıca yürüdü. Seri bir şekilde havanın aydınlanmaya başlaması kadını bir hayli endişelendirirken cami avlusunda duran banka kızını kundaklı bir şekilde koyup eşinin giderken zor zamanlar için bir teki de kendinde bulunan saatini kundağın içir sıkıştırdı.
Çat pat bildiği okuma yazmasıyla, kısa bir mektup yazmıştı. Mektupta saatin kızının babasına ait olduğunu kızını bulup anne baba olan kişinin, ihtiyaç halinde kızı için bu değerli saati satıp kızının ihtiyaçlarını karşılamasını söylemişti. Sonunda ‘lütfen ona iyi bakın…’ yazılı mektubunu da saatin yanına sıkıştırmış ve sabah ezanının okunması ile ağzındaki dualar eşliğinde çıktığı yokuşu hızlıca koşarak inmişti.
Ezan bitip köyün erkekleri yavaş yavaş camiye toplanmaya başlayınca evde yaşadığı sıkıntılı günün ardından daralan içini biraz da olsa ferahlatmak amacıyla herkesten önce camiye gitmek için yola koyulan Asım boş avluda yankılanan bebek sesi ile olduğu yerde kalmış, daha sonra sesin kaynağını bulmak için hızlıca avluda göz gezdirmişti. Avluda yan yana duran bankların ortadakinin üstünde duran beyaz kundağa sarılı bebeği farketmiş ve hızla bebeğin yanına girmişti.
Bebeği kucağında aldığında sessizleşen kız bebeğe gülümserken kundağa sıkıştırılmış kağıt parçasını çıkarmış ve kısa bir şekilde göz gezdirmişti. Bebeği yanağından öpüp Allahın ona gönderdiği bir hediye olduğunu düşünmüş ve namazını evde kılmak üzere ahali toplanmadan evine gitmişti. Kapıyı çaldığında arkasından çıkan karısı şaşkın gözlerle ne olduğunu çözmeye çalışırken Asımı hızla içeri almış ve sormuştu,
“Bu bebe nerden çıktı Asım?” Karısının alnını öpen adam sevinçle cevap vermişti,
“Allahın bize armağanı bu bebek hatun. Daha dün çocuğumuz olmuyor diye ağlayıp dua ederken bugün Allah bize bu yavrucağı gönderdi… Namaz için camiye gittim bebeği oraya bırakmışlardı, bir de mektup bırakmış anası. Lütfen iyi bakın demiş…” karısının gözlerinin içine bakıp istekle fısıldamıştı adam,
“Biz bu bebeye iyi bakalım mı hatun? Allahın bize gönderdiği hediyeyi kabul edelim mi?” Karısı sevinçle ağlarken elini uzatmış bebeği istemişti,
“Kız mı bu bebe?” Adam kafasını sallayıp gülümsemişti. Bir kaç saat kız ile ilgilenen çift akıllarına gelen durumla işin içinden nasıl çıkacaklarını bilemedi. Genç kadın kocasının bir çıkar yol bulacağına olan umudu ile tekrar sordu,
“Asım köylü bilir benim doğum yapmadığımı. Kime ne anlatacağı?” Asım düşünmüş ve bulduğu çıkar yolu karısına bildirmişti,
“Rasim iki gün önce kahvehanede söylemişti… Bu iki aşağı köydeki Karabağlılar var ya… Evlerine kahya arıyorlarmış, gidek mi hanım oraya?” Genç kadın hiç düşünmeden başını sallayıp kabul etmişti. Asım karısının kabul etmesi ile karısına sarılıp kızı kucağına aldı ve karısıyla her zaman bir çocuğumuz olursa koyarız dedikleri isimi kulağına fısıldadı,
“Senin adın Leyla… Senin adın Leyla…”
-GÜNÜMÜZ-
Genç kız, adamın isteği ile sarmayı sarmış ve yemeklerin hazırlanmasına yardım etmişti. Her gün akşam yemeği yenen saate Sultan ablası ile masayı hazırlayan kız, belki de yıllardır söylediği o cümleyi söyledi.
“Gülfidan Hanım, sofra hazır… Buyrun isterseniz.” Yemek masasından görünen salonda Yağız Ali’nin özgürlüğü kutlanmaya devam ederken maaile kulaklarına dolan naif sesle masaya dönmüşlerdi, Gülfidan tamam dediğinde tüm aile kalkmış ve her zamanki gibi Gülfidan hanım ve Halit bey başta olmak üzere sırayla masaya kurulmuşlardı. Kız meşrubat servisi yaparken herkese soruyordu fakat Halit beyin her yemeğin yanında içtiği içeceğin sadece ayran olduğunu bildiği için ilk başta Halit beyin bardağına ayran doldurdu. Halit bey ona sorulmadan bardağına dolan içeceği gördüğünde her zamanki gibi gülümsemişti. Her zaman kahvaltı ve akşam yemeklerinde yaptığı gibi kimsesiz kıza halini hattını sordu.
“Nasılsın kızım? Gün içinde bir sorun olmadı değil mi?” Yağız Ali babasının içten bir şekilde konuştuğu kızla kaşlarını havalandırdı. İki sene öncesine kadar böyle bir âdeti yoktu babasının, bu iki senede mi bu âdeti edinmişti? Alıştığı soru kulaklarına dolunca genç kız sofrada sevdiği adamın bedenin bulunması dolayısıyla her zamankinden daha çekingen bir şekilde cevapladı, o sırada Gülfidan hanımın istediği meşrubatı bardağına boşaltıyordu,
“İyiyim Halit beyim. Hiç bir sıkıntı olmadı.” Halit başını sallayıp sabahki muhabbetin akabinde aklına gelen soruyu sordu,
“Gün içinde konuştun mu Sametle? Halletti mi sabah konuştuğumuz işi?” Genç kız Kenan ve Dilaya meşrubatlarını koyarken yeni yöneltilen soruyu daha dingin bir şekilde cevapladı,
“Yok Halit beyim. Samet ağabey bugün çok yoğundu.” Yoğunluğun sebebi aklına gelince gözleri Yağız Aliye kaydı. Gözleri kısık bir şekilde yüzüne dikilen suratı görünce anlık bir heyecan dalgası tüm bedenini kaplamıştı. Elindeki sıvıyı dökme korkusu ile gözlerini eski yerine yani Halit beye çevirerek konuşmaya devam etti,
“Yarın hallederiz.” Halit tamam anlamında başını sallamış ve konuşmanın bittiğini belli etmek için yemek yemeye başlamıştı. Füsunun başına gelen genç kız hızla sordu,
“Ne içmek istersiniz Füsun hanım?” Füsun oldukça saf gördüğü ve sevdiği genç kıza gülümseyerek cevapladı,
“Ben su alayım Leyla… Bir de akşam odana gitmeden bana uğra bir şey göstereceğim sana.” Füsun Leyladan sadece üç yaş büyüktü, bu iki sene içinde ara ara odasına çağırır kendi alışveriş yaparken Leylanın da eksiklerini öğrenir ve onun seçtiklerini de zorla da olsa alırdı. Mahcubiyetle gülümseyen genç kız tamam anlamında başını sallayıp teşekkürünü Füsunun anlayacağı şekilde, seslice dile getirdi.
“Peki Füsun hanım, uğrayacağım.” Füsun da gülümseyerek yemeğine dönmüştü. Sırada Yağız Ali vardı genç kız zorla mutlu göstermeye çalıştığı gülümseyen suratıyla gergin bir şekilde Yağız Ali’nin yanına ilerledi. Kaybolduğunu hissettiği sesini bulmak için boğazını temizleyip herkese sorduğu tondan sorusunu sordu,
“Ne içmek istersiniz… Yağız Ali bey?…” Yağız Ali başını kaldırmadan net bir şekilde cevapladı,
“Bir şey istemem. Su kafi…” Peki anlamında başını sallayıp bardağına su doldurmak için eğildiğinde yıllar sonra burnuna dolan koku iki yıl önceki o güne götürmüştü kendini. O gün de aynı bu şekilde ilerlemişti değil mi? Kötü düşünceleri bir kenara atıp adama olan özür ve teşekkür borcunu ödemek için zor bulduğu sesiyle fısıldamıştı.
“Yemekten sonra müsait olursanız sizinle konuşmak istediğim bir konu var Yağız Ali bey.” Şaşkınlıkla kaşlarını kaldıran Yağız Ali başını başında bekleyen kıza çevirdi. Bu küçük kız kendiyle ne konuşabilirdi?
“Ne konuda?” Masada yankılanan sert sesle tabaklarında olan bakışlar adama dönmüştü. Genç kız, duyduğu sesle ezilip büzülmüş ağlamaklı bir şekilde cevaplamıştı. Çünkü adamın sesi, ne haddine benim ile konuşmak dermiş gibi yankılanmıştı masada. Kız sadece teşekkür edip özür dileyecekti. Aldığı tepki gönlünü kırmıştı, iki adım geri çekildi,
“Özür dilerim efendim. Haddim olmayan bir şey söyledim, kusuruma bakmayın…” ağlamaklı gözleriyle Halite dönen genç kız gördüğü üzgün yüzle hafifçe nefeslenip sormuştu,
“Başka bir isteğiniz yoksa ben çekilebilir miyim efendim?” Halit başını sallayıp kızın gitmesi için izin vermişti. Genç kız masaya arkasını dönüp mutfağa ilerlerken Yağız Ali arkası dönük her adımında daha çok çöken ve sarsılan omuzlara dikkat kesilmişti. Kızı ağlatmış mıydı? Babasının sert sesiyle tekrar masaya dönen adam, duyduğu ses tonunu çok nadir duyması sebebiyle şaşkınlıkla bakaladı,
“O tavır neydi Yağız Ali! Kızcağız kötü bir şey mi söyledi?” Yağız Ali de aynı tonda cevaplamıştı,
“Tavrımda hiç bir şey yoktu baba! Küçücük kız benimle ne konuşacak?” Babası kaşlarını kaldırdı fakat o konuşamadan ağabeyine sinirle bakan kız söze atlamıştı,
“Ne konuşacaksa konuşacak! Öyle mi davranman gerekirdi ağabey? Ayrıca küçücük kız dedin kız yakında yirmi birine girecek.” Duyduğu sayıyla kaşları kalkan adam sessiz kalmıştı. Dışarıdan bakınca çelimsiz vücudu en fazla on altı yaşında gösteriyordu.
Verecek bir cevabı olmayan adam sinirle masadan kalktı,
“Size afiyet olsun. Ben çalışma odasına geçiyorum, yokluğumda şirket ne duruma gelmiş ona bakacağım.” Masadan kalkmasına ilk başta kimse karşı gelmezken merdivenlerden çıkarken annesinin söyledikleriyle durmuştu,
“Bu kıza çok yüz verme dedim Halit. Bak başımıza çıktı.” Bu sefer Kenan lafa atlamıştı,
“Kız ne dedi anne? Ne kadar büyüttünüz, altı üstü konuşalım dedi. Bir derdi var belliki.” Seslerin kesilmesi ile merdivenlerden çıkamaya devam ederek çalışma odasına ulaştı. Kıza fazla mı sert davranmıştı?
Biraz çalıştıktan sonra yanına çağırıp derdini dinlemeyi aklının bir köşesine yazarken masadaki laptopu açıp dosyaları kontrol etmeye başladı. Aynı zaman dilimi içinde Leyla da mutfakta ağlıyordu,
“Yavrum ağlama. O hapishaneden çıktı, psikolojisi bozuk zaar. Yoksa öyle tersleyecek bir adam değil. Küçüklüğünden beri sen de tanırsın…” Leyla ıslanan yüzünü silerek içli içli ağlamaya devam etti,
“Abla… sadece teşekkür edecektim ve özür dileyecektim…” şişman kadın üzgünce kıza sarılıp cevaplamıştı,
“Olsun gülüm… Günler torbaya mı girdi, dilersin elbet özrünü de teşekkürünü de.” Kız ağlamaya devam ederken mutfaktaki sabit telefon çalmıştı. Sultan hızla ilerleyip açtı,
“Buyrun?” Karşıdan gelen sert sesle Sultan istemeden de olsa hazır ola geçmişti,
“Sultan abla… Laleyi yukarıya gönder. Çalışma odasındayım.” Kadın mutfakta gözlerini gezdirdi, Lale mi almışlardı? Biraz çekingen bir şekilde göz gezdirirken sordu,
“Ne lalesi Yağız Ali beyim. Kimse mutfağa lale bırakmadı. Dilerseniz ben Samete sorayım?” Yağız Ali Sultanın konuşması ile kızın adını yine yanlış söylediğini anlamış seri bir şekilde konuşup tahammülsüz bir şekilde telefonu kapatmıştı.
“Mutfaktaki küçük kızı odama gönder Sultan abla.” Yüzüne kapanan telefonlu kulağından çekip bakakalan Sultan hayretle ağlayan kıza döndü,
“Yağız Ali bey Laleyi çalışma odasına bekliyormuş.” Genç kız yüzünü silip konuşan ablasına döndü, ağlamasından kaynaklı buğulanan sesiyle sordu,
“Lale kimmiş abla?” Sultan gülüp kıza cevap vermişti,
“Sen kız sen… Seni odasına bekliyormuş…”