Piyon ilk hamlesini yapmıştı. Sıra karşı taraftaydı.
Oyunu başlatan bendim. Sıra Alparslan Agâh Cihangir'deydi. Şimdiki hamlesini tahmin ettiğim halde saatlerdir kapalı tutulduğum bu odada istemsizce endişelenmeye başlamıştım.
Haberler sosyal medya da anında patlarken, Türkiye gündeminde de TT olmuştu. Telefonuma el konulmadan önce bomba etkisi olan bu magazin haberini keyifle takip ediyordum ama ne yazık ki telefonum, eşyalarım elimden alındıktan hemen sonra beni bilmediğim bir malikanenin odasına hapsetmişlerdi.
Şu an ellerimi üzerinde oturduğum yatağın bordo saten kumaşında gezdirirken alt dudağımı kemirerek karşımdaki camdan dışarıyı izliyordum. Hava çoktan kararmıştı. Açlıktan karnım gurulduyordu. Ondan bu hamleyi bekliyordum ama saatler sürecek kadar uzun süreceğini bilmiyordum. Sanırım hakkımdaki her şeyi öğrenmeleri uzun sürmüştü.
Kapının açılmasıyla kafamı sağ omzuma yaslayarak içeriye giren kişiye baktım. Otuz yaşlardaki adam Alparslan Agâh'ın baş korumasıydı. Elindeki yemek tepsisini sağ tarafımda duran masanın üstüne bıraktığında bana baktı.
"Akşam yemeğiniz."
"Ne zaman buradan çıkacağım?" diye sorduğumda, bakışlarımı tepsiye bile değdirmeden sertçe gözlerine baktım. Bu adam kendisi gibi bütün korumalarını da iri yarı seçiyordu.
"Afiyet olsun." Dediğinde, sorumu es geçerek kapıya ilerledi.
"Ya! Yemek yemeyeceğim! Bırakın beni artık!" Ses tonum her ne kadar gür çıkmış olsa bile beni umursamadan kapıyı kapatıp tekrar kilitlemişti. Sinirle yüzüme kapanan kapıya tekme atarak kapıya sertçe vurmaya başladım.
"Hepinizi polise şikayet edeceğim! Birini kaçırmanın suç olduğunu bilmiyor musunuz? Sizi kaçıklar!" Art arda tekmelediğim kapıya son kez tekma attığımda sinirle geriye çekildim.
"Sizi mafya bozuntuları! O patronunuzu çağırın bana! Kendinizi ne zannediyorsunuz!" Bağırmaktan tahriş olan boğazımdan dolayı susarak kulağımı kapıya yasladım. Dışarıdan gelen konuşmalara kulak kabarttığımda benim hakkımda kouşuyorlardı.
"Ağabey kızı araştırmanız bitmedi mi? Bende kulak zarı denen şey kalmadı. Saatlerdir yorulmadan bağırıyor bu bayan."
"Bayan ne ya! Bayan değil! Hanımefendi diyeceksiniz! Bir türlü öğrenemeyecesiniz değil mi? Hanzolar sizi! Dağdan inme eşkiyalar!" Öfkeyle bağırdığımda tekrar kapıya sertçe vurup odanın ortasına ilerledim.
"Sanki dünya lideri de ona suikast hazırlayan teröristi yakalamış! Hah haspam! Ya ben sıradan masum biriyim." Dışarıdan gelen araba sesiyle hızla cama doğru ilerleyerek camı açtım. Dördüncü kattaydım. Resmen esir alınmıştım.
Beş tane araba sırayla büyük bahçeye giriş yaptığında arabalar durarak her arabadan dört tane koruma çıktılar. aynı anda hareket eden korumalar üçüncü arabanın arka kapısını açtığında sonunda Alparslan Agâh siyah arabadan inerek giydiği takım elbisesinin ceketini düzeltti.
Az önce bana yemek getiren koruması onu karşılarken birkaç saniye duraksayarak onu dinledi. Kafasını yavaşça yukarıya kaldırdığında bakışları anında beni buldu.
"Eşkiyalar! Dağdan inme eşkiyalar!" Her ne kadar dördüncü katta olsam bile bahçeyi aydınlatan lambalardan dolayı yüzünü net bir şekilde görebiliyordum. Bakışları söylediklerimle önce şaşkın bir hal alırken ardından dudakları alayla yukarı kıvrılmıştı.
"Kendinizi ne sanıyorsunuz! Alt tarafı bir yanlış anlaşılma oldu! Esir almak de ne demek oluyor?" Korumaların bakışları da bendeyken gülmemek için kendilerini sıktıklarını çok iyi görüyordum.
"Seni kibirli adam! Hemen beni serbest bırak yoksa çok kötü olur!" Bütün bu yaptığım şov tamamen ilgisini çekmek içindi. Ve sanırım başarıyordum da.
Dudakları aralandığında hızla tekrar eski haline bürünerek bu seferki adamlarını daha sertçe atarak malikanenin içine girmişti. Korumalar onun yanında kastıkları bedenlerini gevşetir gevşetmez hepsi aynı anda birbirlerine bakarak gülümsemişlerdi.
"Komik mi? Ne gülüyorsunuz? Eşkiya köleleri!" Anında bakışları yüzüme kilitlendiğinde hepsinin az önceki gülümsemeleri solmak yerine daha da büyümüştü.
"Bugünlük eğlenceniz oldum değil mi? Gülün ama siz gülün, bakalım eliniz kelepçeli bir şekilde karşıma geçtiğinizde de bu kadar gülecek misiniz? Hepinizi şikayet edeceğim! Hepinizi!"
"Baya-" Aralarındaki en kısa boylu ama yine de benden on beş santim uzun görünen adam alayla konuşacakken başka bir koruma tarafından sözleri boğazına dizilmişti.
"Bayan deme! Hanımefendi de oğlum. Hanzo muyuz biz? Dağdan mı indik?" Az önceki koruma alayla arkadaşını uyardığında aynı anda üzerimde olan bakışlarını yere indirerek cidilleştiler.
Onların haline şaşırırken arkamda hisettiğim nefes ile hızla arkama döndüm. Buradaydı. Tam da dibimde. Üzerinde beyaz gömleği varken, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Buram buram burnuma dolan acı kahve kokusunu istemeden bile olsa içime çekmiştim. Uzun boyundan dolayı yüzünü biraz eğmişti. Bakışları alnıma düşen hırçın kakülümden gözlerime indi. Kurumuş dudaklarını birbirinden ayırdığında bakışlarım tekrar gözlerine tırmandı.
"Gösterin bittiyse camı kapat."
"Gösteri mi?" inanmıyorcasına baktığımda sol tarafındaki boşluktan sıyrılarak yanından uzaklaştım. Cama yaklaşarak kulpunu tuttuğunda aşağıdaki korumalara baktı.
"Eğlence bitti! Herkes işinin başına! Bu anı hafızasından silmeyenin beynini silkelerim!" Korumaların yüz ifadelerini görmek için hızla cama yaklaştığımda avuç içlerimi büyük cama yaslayarak alnımı cama dayadım. Her birinin bir yana koşuşturmalarını izlerken keyfim yerine gelmişti.
"Gerçekten eşkiya gibisiniz... Siz dağdan inme eşkiyalar." Kendi kendime mırıldanarak geriye gittiğimde camı kapatmış bakışlarını az önce nefesimle buharlaşan camdaki izlerden çekerek bana baktı.
"Eşyaların salonda. Bu gece burada kal. Yarın sabah istediğin yere götürürler seni." Rahat tavrına karşı alayla güldüm.
"Ne oldu? Bulamadın mi suç kaydımı? Hangi itin adamı olduğumu bulmaman beni çok üzdü." Dudaklarımı büzerek gözlerimi kırpıştırdığımda hiç çekinmeden alayla kibirli tavrını süzdüm.
Bu adam gerçekten çok kibirliydi.
Yüzündeki kibir o kadar netti ki onu bir kaşık suda boğmak istiyordum. Beni amacımdan saptırıyordu.
"Bu karşılaşmamıza basit bir tesadüf deyip geçeceğim."
"Tabi basit bir tesadüf! Ama sen bunu anlamak yerine beni saatlerce burada tuttun!"
"Seni zorla burada tutmadım. Sadece birkaç saatliğine ağırladık diyelim."
Dudaklarım hayretle açıldığında çirkefleşmemek için kendimi tuttum.
"Hah! Ağırlamak? Siz gerçekten her misafirinizi böyle mi ağırlıyorsunuz?" Etrafımı göstererek devam ettim. "Böyle odalara kilitleyerek mi yapıyorsunuz? Üstelik bir hain gibi davranarak!"
Her iki elini cebine koyarak birkaç saniye moraran koluma baktı. Beni cevaplamayı es geçerek yanımdan geçerek ilerledi. "Beni takip et Masal Âla Demirhan." Arkasına bakmadan konuşmasına gölzerimi devirerek onu takip etmek yerine hızla yanından geçerek merdivenlere yöneldim. Ahşap merdivenlerden inerken hemen arkamda benimle birlikte ilerliyordu.
"Valizim nerde?" Ona bakmadan, etrafıma bakındım. Merdivenin hemen sol tarafında dış kapı bulunuyordu. Küçük bir girişti burası. kapının karşısındaki alan ise salondu. Salona bırakılan valizimi görmemle ilerledim.
"Burada kalacağımı hiç düşünmüyorum. Bir an önce bu rezalet evden ve senden kurtulmak istiyorum." Valizimin üstünde duran kol çantamı alarak içine baktım. Cüzdanım, ve sahte kimlik kartım yerindeydi. İsmim gerçek olsa bile anne ile babamın isimleri tamamen farklıydı.
Kol çantamı boynumdan geçirdiğimde, el çantamı ile valizimi alarak hareketlendim. Alparslan Agâh salonun girişinde kollarını göğsünde birleştirerek beni izliyordu.
Yanından geçeceğim sırada hareketlenerek cebinden telefonumu çıkartarak bana uzattığında durmak zorunda kalmıştım. Eline uzandığımda telefonumu avucuma bırakarak gözlerime baktı.
"Sana kötü bir haberim var... Bir süre daha karşılaşacağız gibi görünüyor." Telefonu avucuma bırakarak geriye adımladı. Telefonu çantama koyarak ona sahte bir şekilde güldüm.
"Doğru tabi... Biz şimdi sevgiliyiz ya, mecburen görüşürüz." Yanından geçerek ilerledim. Kapıyı açarak dışarıya çıktığımda ona son kez bakarak konuştum.
"Seninle bir daha görüşeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun." Saşımı savurarak kapıdan çıktığım gibi valizimi arkamda sürükleyerek koca bahçesinde ilerledim.
Tekrar görüşecektik. Ama ben istediğim zaman olacaktı. O istediği zaman değil.
Arkama bile bakmadan ilerlerken bahçe kapısının büyük demir kapısında durduğumda hemen karşımda duran korumalar bana bakmadan arkamdaki adama bakıyorlardı. Adamları, onun talimatını almadan kapıyı açmayacaklardı. Arkama döndüğümde tam da tahmin ettiğim gibi evin büyük kapısından bana bakıyordu.
"Söyle kapıyı açsınlar!" Bakışları birkaç saniye gözlerimde asılı kalırken arkasından yanına gelen kadın çalışan ona bir poşet uzattı. Duruşunu bozarak poşeti aldığında sert ve kendinden emin adımlar atarak kısa sürede kerşıma geçti. Elindeki poşeti uzattığında koluma bakarak konuştu.
"İki gün moraran bölgeye sürmen yeterli. Hızla iyileştirecekmiş." İçinde krem olduğu eczane poşetini almadan gözlerine meydan okurcasına baktım.
"Söyle kapıyı açsınlar." Üstüne basa basa söylediklerimle havada kalan elini hafifçe oynattı.
"Önce poşeti al."
"Kapıyı açsınlar."
"Poşeti al." Aynı benim gibi kelimelerini üstüne basarak konuşmuştu.
"Kolumdaki yaradan sana ne? Söyle kapıyı açsınlar yoksa alırsın başına belayı." Yüzüne anında oturan gülümsemeyle bir an affalladım. Bu gülüş...
Bu gülüşü içtendi. O kadar içtendi ki kafasını hafifçe iki yana sallayark gülümsemeye devam etmesi az önce söylediklerimi bana tekrar düşündürtmüştü.
"Âla Hanım'a kapıyı açın." Aramızdaki mefaseyi kapatarak hızla poşeti kol çantamın içine sıkıştırdı. "Bakalım başıma neler getireceksin." Gözünü kırparak geri çekildiğinde dağılan zühnimi toparlayarak arkamı döndüm. Benim için açılan kapıdan bahçenin dışına çıktığımda bahçeye yaklaşan taksi durdu.
"Seni istediğin yere bırakacak." Alparslan'a bakmadan taksiye ilerlediğimde korumaları bana yardımcı olarak valizimi bagaja koydular. Taksinin arka kapısını açtığımda bakışlarım Alparslan Agâh'la son kez buluştu.
Bu sadece bir oyun. Basit bir oyun Masal Âla. O düşmanın ve özgürlüğünü elinden alan kişi.
Planım şimdiye kadar kusursuz bir şekilde ilerliyordu. Sahte bir ailenin tek kızı olarak görünüyordum. Yurtdışında doğup büyüdükten sonra İstanbul'a yerleşmiş ama zamanla kalabalıktan sıkıldığım için buraya taşınmaya karar vermiş gibi görünüyordum. Bütün her şey kontrolüm altındaydı. Bu yüzden oldukça rahattım.
Alparslan Agâh, eğer benden şüphelenmiş olsaydı bu kadar rahat davranmazdı. Taksi verdiğim adreste durduğunda, ödemesini yaparak indim. Bagajdaki valizimi çıkartan taksi şoförüne teşekkür ederek benim için ayarlanılan müstakil eve baktım. Burası şirin bir mahalleydi. Dikkat çekmemek için standart yaşamı olan biri gibi davranacaktım.