Gecenin karanlığı şehrin dışındaki eski sanayi bölgesini yutmuştu. Rüzgar, kırık camların arasından uğuldarken, paslı metal kapılar titriyordu. Lily, Ivy, Max ve iki kişi daha—Adrian'ın sessizce görevlendirdiği koruyucular—terk edilmiş bir depoya gizlenmişlerdi.
“Bu yer güvenli mi?” diye sordu Lily, içini kemiren huzursuzluğu bastıramayarak. Herkes sessizdi. Max göz ucuyla bir şeyleri süzüyordu, Ivy sürekli kapıyı kontrol ediyordu.
“Bize bilgi sızdı,” dedi Ivy, sesi gergindi. “Yerin güvende olduğu söylendi ama...”
Bir anda Max’ın iletişim cihazı cızırdadı. Sesi sadece onun duyabileceği şekilde fısıldayan mekanik bir ses vardı. Max bir an duraksadı, gözleri büyüdü. “Onu bulmuşlar. Yardım etmem lazım.”
“Ne?” diye sordu Ivy, hemen kolunu tuttu. “Max, bu bir tuzak olabilir. Lily’den ayrılmamalısın.”
Ama Max, bir anda Ivy’nin elinden kurtulup dışarı fırladı. “Beni takip etmeyin!”
Lily’in kalbi küt küt atmaya başladı. O anda Ivy ve diğer koruyucular peşinden gitmek için hazırlanırken, dışarıdan gelen uğultu hepini durdurdu. Toprak sarsıldı. Camlar çatladı. Ardından çelik kapı, dev bir pençeyle savruldu.
İçeri önce dört uzun boylu vampir girdi. Hepsinin gözleri kan kırmızıydı. Ardından tüyleri diken diken eden bir uğultuyla, üç büyük kurt adam. Her biri, Lily’nin bedenini tanıyormuş gibi üzerine kitlenmişti.
“Lily’i verin,” dedi içlerinden biri, vampir. “Ya da kanla alırız.”
Ivy, dişlerini sıktı. “Sizinle uğraşacak vaktimiz yok.”
Ve savaş patladı.
Ivy anında saldırıya geçti, iki vampirle boğuşmaya başladı. Diğerleri kurtlara karşı pozisyon aldı. Lily geri çekilmeye çalıştı ama bir vampir onun arkasına dolanmıştı. Soğuk bir el, boğazına uzandı.
“Sen... sen onların dediği kişisin,” dedi vampir. “İçindeki şey bizim sonumuzu getirebilir. Bu yüzden seni yok etmeli—”
Cümlesi tamamlanamadan, Lily’nin içinde bir şey patladı.
Gözleri bir anda dondu, içinden yükselen güç tüm bedenini sardı. Kalbi bir anlığına durdu, sonra göğsünden dışarıya ışıkla karışık bir çığlık fırladı.
Görünmeyen bir dalga vampiri duvara fırlattı. Ardından bir kurt adam, yere çömelip ona doğru sıçrayacakken—havada parçalandı. Etkisi sadece düşmanlara değil, çevreye de olmuştu. Zemindeki beton bile çatlamıştı.
Herkes donmuştu. Ivy dahil. Savaş birkaç saniyeliğine durmuştu.
Lily dizlerinin üstüne çöktü, gözlerinden yaş değil—kan damlıyordu. “Ne... ne yaptım ben?”
Ivy hemen yanına koştu, onu tutmaya çalıştı ama Lily titriyordu. “Kontrolünü kaybettin,” dedi Ivy yavaşça. “Ama bu... bu başka bir şeydi.”
Tam o sırada, binanın diğer ucunda, yaralı halde içeri sürünen Max göründü. Kıyafetleri yırtılmıştı, kolu kanıyordu. Gözlerinde öfke değil—şaşkınlık vardı.
“Beni bilerek oraya çeken... bizimkilerden biriydi,” dedi nefes nefese. “İçimizde bir hain var.”
Sessizlik çöktü. İçeride sadece Lily’nin hızlı nefes alışları ve yere damlayan kan sesi duyuluyordu.
---
Rüyasında bu kez daha fazlasını gördü.
Karanlık bir salondu burası. Yerde kanla çizilmiş halkalar, çevresinde diz çökmüş figürler vardı. Merkezde bir kadının çığlığı yankılanıyordu—sanki Lily'nin içinden çıkıyordu o ses. Göğsünde yanan bir mühür, gözlerinde karanlık bir ışık belirdi. Karşısında duran uzun saçlı bir adam “Sana bunu yapmak zorundaydım,” dedi ve bir hançer kaldırdı.
Lily bağırarak uyandı. Odanın duvarlarında yankılanan bir sesle birlikte gözleri bir anlığına donuk altın rengine döndü. Nefes nefese, sırılsıklam ter içinde kaldı.
Sabah olmuştu. Ama geceden taşıdığı şey içindeydi hâlâ.
Yatağından kalktı ve aynaya baktı. Boynunda kızarıklık vardı. Parmak izine benzer bir şey.
Hayır, diye fısıldadı. Bunlar sadece rüya olamaz.
Aşağı indiğinde Ivy ve Max, kahvaltı hazırlıyormuş gibi davrandılar ama havada garip bir sessizlik vardı. Max her zamanki gibi şakacı bir cümle kurmaya çalıştıysa da, Lily'nin bakışları onu susturdu.
“Bana söylemediğiniz bir şey var,” dedi doğrudan Ivy’e. “Ve ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Artık sıradan biri değilim. Bunu anladım.”
Ivy gözlerini kaçırdı, Max ise dudaklarını ısırdı.
Tam o sırada Lily’nin başı döndü. Elini masaya dayayarak kendini zor tuttu. Yine aynı fısıltı zihnine doldu:
“Saklanma… Hatırla…”
Dışarı çıktı. Hava soğuktu ama serinlik zihnini açar gibi oldu. O an bir şey dikkatini çekti—karşı kaldırımdaki köşede biri duruyordu. Karanlık paltolu, yüzü görünmeyen bir adam. Göz göze geldiklerinde Lily’nin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Adam sadece bir cümle mırıldandı:
> “Dikkat et. Tanıdığını sandığın herkes... sandığın gibi değil.”
Sonra kalabalığa karışarak kayboldu.
Lily arkasına döndü—Ivy pencereden onu izliyordu. Göz göze geldiklerinde Lily artık emin gibiydi:
Bir şeyler çok yanlış gidiyordu.
O gece uyuyamadı. Günlük tutmaya başladı; gördüğü rüyaları, Ivy’nin garip bakışlarını, Max’in bir anda susmasını, Adrian’ın yokluğunu… Her şeyi.
Ama yazdığı bir satırda kalemi durdu:
> “Beni koruduklarını söylüyorlar… Ama kimden?”
Ve bir sonraki sabah, Lily gizlice Ivy’yi takip etmeye karar verdi.
---
Gece boyunca uyumadı. Rüyaları değil bu kez onu uyutmayan; kalbindeki ağırlıktı. Ivy’nin gözlerindeki karanlık, Max’in bir anda ciddi birine dönüşmesi, Adrian’ın sessizliği… Hepsi zihninde birbirine dolanmış iplikler gibiydi. O iplikleri birer birer çözmek istiyordu artık.
Sabah ezanına yakın, Ivy sessizce pencereden dışarı süzüldü. Lily, çoktan paltosunu giymişti. Sokak lambalarının altında gölgeler gibi yürüyerek Ivy’nin izinden gitti.
Şehrin dışına, ormanın hemen kıyısındaki eski bir su deposuna kadar sürdü takip. Ivy dikkatliydi ama Lily daha kararlıydı. Küçük taş kulübenin arkasına gizlendiğinde Ivy çoktan içeri girmişti. Kapı aralığından sadece gölgeler görünüyordu ama sesler netti.
İlk duyduğu ses Ivy’ye aitti—sert ve kararlı:
“Bu kadar yaklaştıklarında onu başka bir yere götürmemiz gerekiyor.”
Bir erkek sesi karşılık verdi, tanımadığı biriydi. “Onun içindeki mühür zayıflıyor. Bunu fark eden yalnızca biz değiliz. Zamanı kalmadı.”
Lily'nin kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başladı. Mühür mü? Benim içimde… mühür mü var? Diye düşündü. Ama daha fazla ses çıkarmamaya çalıştı.
İvy tekrar konuştu, sesi titriyordu bu kez:
“Eğer uyanırsa… eğer her şeyi hatırlarsa, biz bile onu durduramayız. Adrian bunu biliyor. Bu yüzden hâlâ susuyor.”
Adı geçtiğinde Lily'nin içi ürperdi. Adrian. Hep gölgede kalan adam. Sessiz ve bilinmeyen. Neyi biliyorsun sen? diye geçirdi içinden.
Erkek sesi tekrar yükseldi:
“Bize zaman kazandır. O patlamayı tekrar yaşarsa, sadece düşmanları değil… seni de yakabilir.”
O an kapı hafifçe gıcırdadı. Lily geri çekilmek isterken ayağı kaydı ve bir taş devrildi. İçeriden bir hareketlenme oldu ama Lily çoktan koşmaya başlamıştı. Ağaçların arasından, kalbinin atışına kulak vererek nefes nefese uzaklaştı.
Eve döndüğünde gökyüzü yavaşça ağarıyordu. Parmakları titriyordu, yüzü solgundu. Hemen yatağına girip battaniyenin altına saklandı—ama bu kez korkudan değil. Bildiği ama adını koyamadığı bir şeyin üstüne basmıştı. “Mühür”… Bu kelime kafasında çınlamaya devam etti.
O sabah Ivy hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya geldi. Yine güldü, yine ilgilendi. Ama Lily artık o gülüşün ardında başka bir yüz olduğunu biliyordu.
Ve artık sadece takip etmeyecekti. Gerekirse, oyunu kendisi oynayacaktı.
---
Lily o sabah uyanmadı — sanki başka bir hayatın içine gözlerini açtı. Oda yoktu, Ivy yoktu, şehir yoktu. Göz alabildiğine uzanan siyah bir ova, gökyüzünde morla karışık kızıla çalan bir ay, ve ortasında yalnızca o. Rüyaydı bu. Ama öylesine gerçekteydi ki, adım attığında toprak ayaklarının altında çatladı, gökyüzü fısıltıyla konuştu.
“Saklanamazsın artık…”
Ses ona ait değildi. Ama tanıdık geliyordu. O anda biri arkasında belirdi. Uzun boylu, siyah pelerinli, keskin hatlı bir adam. Gözleri kandan koyuydu ama huzur vericiydi. Adrian.
“Beni… tanıyor musun?” dedi Lily, sesi titrek.
Adrian yaklaştı, başını hafif eğdi. “Beni hatırlamıyorsun ama ben seni binlerce kez izledim. Her doğduğunda, her öldüğünde…”
Bu sözler Lily’nin içinden geçen bir kapıyı zorladı. Yüzüne ani bir sıcaklık yayılırken burnunun ucunda yanık çimen kokusu hissetti. Rüya giderek daha tuhaf, daha yoğun hale geliyordu.
“Ben kimim?” diye sordu. Ama cevap alamadı.
Birden gökyüzü parçalandı. Simsiyah bir yarık oluştu, içinden duman gibi şekiller süzüldü. Biri vampirdi, diğeri kurdun çarpık, çürümüş bir haline benziyordu. Lily'ye doğru fırladılar. Adrian gözlerini kıstı, “Uyanmadan önce onları durdurmalısın,” dedi.
Ve Lily, bilmediği bir içgüdüyle ellerini kaldırdı. Parmak uçlarından yayılan mavi-beyaz bir enerji patladı. Yaratıkları rüyadan silip süpüren bir dalga gibi geçti. Ardından her şey karardı.
Gerçek dünyaya gözlerini açtığında, nefes nefeseydi. Ter içindeydi. Ama vücudu titremiyor, korkmuyordu. Sanki içinde yıllardır uykuda olan bir tarafı yeni uyanmıştı. Parmakları hâlâ sıcak, yastığı nemliydi.
O sırada kapı hafifçe aralandı. Ivy'nin sesi geldi:
“İyisin, değil mi? Bu gece garip bir enerji hissettim…”
Lily başını çevirdi ama cevap vermedi. Sadece gözlerini Ivy’nin yüzüne dikti. Artık bir şeyler biliyordu. Ve oyun değişmişti.
Yataktan kalktı, pencereye yürüdü. Gözlerini geceye çevirdi. Rüyada gördüğü ova hâlâ aklındaydı. Ama asıl aklında kalan Adrian’dı. Onun sesi, onun bakışı.
Ve içindeki ses fısıldadı:
“O, sadece geçmişin değil… geleceğin de anahtarı.”
---
Rüyasında her zamanki karanlık ormanın içindeydi. Ama bu sefer ağaçlar yanıyordu. Gökyüzü kurşuni gri, yapraklar küle dönüşmüş ve içlerinden bir şey fısıldıyordu. Lily, alevlerin arasında yürüyordu ama yanmıyordu. Adımlarının altında çatırdayan dal parçaları değil, kemikler vardı. Uyanmadan hemen önce arkasından biri seslendi: “Sakın kaçma... seni biz seçtik.”
Gözlerini açtığında sol eli avucunun içi yanıyordu. Solgun bir ışık iz bırakmıştı, ama gözünü kırptığında kayboldu. Avucundaki sıcaklık sanki hâlâ içindeydi. Rüyadan kalma bir his gibi değil, gerçek gibiydi. Nefesini tutarak odada doğruldu. Cam açıktı, sabah serinliği içeri sızıyordu. Hava, her zamankinden yoğun geliyordu; bastırıcı ve neredeyse fısıltılarla dolu.
Kendine gelmek için banyoya yürüdü. Aynaya baktığında bir an gözbebeklerinin rengi değişmiş gibi oldu. Göz kırptı—yoktu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama içinde, huzursuz kıpırtılar büyüyordu.
Okul çantasını alırken, içinden gelen bir dürtüyle elini defterine attı. Kenar sayfalardan biri karalanmıştı. Uyurken yazılmış gibi… “O mühür kırılırsa hepiniz yanarsınız.” Yazının altına da aynı iz çizilmişti: spiral gibi kıvrılan, ucu sivri bir şekil.
Öğrenci servisine binmek yerine yürümeye karar verdi. Adımlarını hızlandırdı ama kalbi daha hızlı atıyordu. Yol üstündeki eski otobüs durağında durdu bir süre. Burnuna gelen yanık kokusu gerçek değildi ama oradaydı. Ağaçlar hışırdadı, arkasına baktı—kimse yoktu. Sanki bir şey izliyordu.
Okula vardığında koridorlar garip bir şekilde sessizdi. Max onu kapıda karşıladı. Her zamanki gevrek gülümsemesiyle:
“Sabahlar olmasın be Lils! Gece yine doğayla konuşmuşsun gibi bakıyorsun. Elf ırkına mı geçtin bizden habersiz?”
Lily güldü ama sesi kısıldı. Ne olduğunu anlatamadı. Max, koluna girip onu sınıfa sürüklerken bile kafasında yankılanan tek cümle vardı: Sakın kaçma… seni biz seçtik.
---