İsimler yok…
Renkler yok…
Tatlar yok…
Kokular yok…
Sadece hisler var…
Geriye kalan tek şey soğuk…
Bu dünyada var olan tek şey soğuk…
Yüzyıllardır buradaydı belki de. Kim olduğunu ya da nereden geldiğini bilmiyordu. Bir buz kalıbının içinde sıkışıp kalmıştı ve nasıl dışarı çıkacağını da bilmiyordu. Zaman akıp gidiyor muydu? Birileri onun bu hiçlikte kaybolduğunu biliyor muydu?
Dışarısı var mıydı? Yoksa bütün evren bu buz gibi soğuk ve sonsuz yerden mi ibaretti? Bu soğuk hiçlikte kendisi dışında bir varlığı hiç görmemişti. Belki de yaşam bundan ibaretti. Soğuk dipsiz bir çukur ve ondan ibaretti…
Bir zamanlar soğuk ve o birbirinden ayrıydı. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama bunu hissedebiliyordu. Bir zamanlar soğuk ve onun arasında bir bağ yoktu. Ne zamandan beri bu halde olduklarını bilmiyordu ama çok uzun zamandan beri ikisi ayrılmaz birer bütün olmuştu.
Kendi vücudunun nerede başlayıp nerede bittiğini bilemeyecek kadar uzun bir zamandı bu. Soğuk onun bildiği yegâne histi. Başka bir şey bilmiyordu. Kendisinin kim olduğunu, adını ya da neye benzediğini bilmiyordu. Buraya nasıl gelmişti? Burada mı doğmuştu? Hapis miydi? Yaşıyor muydu?
Tek bildiği dostu ve en yakın arkadaşı soğuktu…
Yedinci katın neden korkutucu olduğunu anlamak için içeri şöyle bir bakmak yetiyordu. Ateş korkutucuydu. Yakıp kül eder ve yok ederdi. Ancak buz öyle değildi. Bu yok etmezdi. O sonsuzluk boyunca işkence ederdi. Hatta o kadar acı çektirirdi ki neyin ne olduğunu bile hatırlayamazdınız.
Soğuk ısırması…
İşte acının en büyük noktası orasıydı. Soğuk, önce bedenine işkence ederdi. Ancak bununla yetinmezdi. Giderek yükselir zihnine, ruhuna ve kalbine ulaşırdı. Sonunda geriye soğuktan başka bir şey kalmayana kadar her şeyi dondurur ve yok ederdi. Soğuk ısırması dedikleri buydu. Buzun bedeni işgal etmesi…
Bir zamanlar cennette buna benzer bir durum yaşadığını fark etti. O oda soğuk değildi. Sadece içinde çok güçlü bir meleği bulunduran bir hapishaneydi. O zamanlar İsrafil ile sıkça sohbet ederdi. Yaşayanlardan çok yaşayan bir ölü daha çok ilgisini çekiyordu doğrusu.
Şimdi buna benzer bir buzdan hapishanenin içindeki ufak tefek bedene bakıyordu. Yine de burada çok duramayacağını biliyordu. Çünkü burada dost ya da düşman yoktu. Buz için herkes aynıydı.
Elini buzdan hapishanenin üzerine koydu. İçindeki yaşamı hissedebiliyordu. Kirin hala yaşıyordu. Buzun içinde savaş veriyordu. Hala son derece yoğun bir karanlık barındırıyordu. Öyle ki sanki Gabriel’in varlığını hissetmişte ona ulaşmaya çalışıyor gibiydi.
“Hissedebiliyor” diye fısıldadı büyülenmiş bir şekilde.
“Hissedebilir, görebilir, duyabilir, tadını alabilir ve koklayabilir” dedi arkasındaki adam. Kral Satan ve yanında Kraliçe Dayanne hemen arkasında duruyorlardı.
Kraliçe Dayanne, derin bir nefes alıp verdi. “Söylenene göre buz o kadar yoğun ısırıyormuş ki anılarına kadar nüfuz ediyormuş. Öyle ki kim olduğunu ya da ne olduğunu bile unutuyormuşsun”
Bu çok muhtemel görünüyordu. Henüz birkaç dakikadır burada olmalarına rağmen buz onu da hapsetmek için savaşmaya başlamıştı. Ayaklarına tutunmaya çalıştığını hissedebiliyordu.
Gabriel, derin bir nefes alıp verdi ve tekrar buzdan hapishaneye baktı. Nefesinin sıcak bir buhar olarak buzdan hapishaneye vurmasını izledi. Siyahlar içindeki albino kadın… Buzdan bir hapishanenin içinde hapsolmuş bir beden…
Çok şairane…
“Kirin” diye fısıldadı sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. “Senin için bir bedel ödedim” dedi. “Karşılığını alacağım. Biraz daha sabret sadece. Sonrasında hak ettiğin gibi bedenini ısıtacağız” dedi ve arkasını dönüp gitti.
İşte yaşam oradaydı. Buzun dışından ona doğru akıyordu. Adlandıramadığı, bilmediği şeyler hissettiriyordu. Buz gibi sertti ancak onun gibi soğuk değildi. Hayır, içinde bir şeyleri harekete geçiren bir hissi vardı. Onu buzun içinden çekip alacak gibi bir histi.
Gözlerini görmüştü. Birbirinden farklı renkteydiler. Güzel bir koku yayıyordu. Sanki birbirlerini tanıyorlarmış gibi son derece samimiydiler. Buzun dışından ona seslendiğini duyabiliyordu. Zamanı gelecek demişti. Onu ısıtacağını söylemişti.
Kirin…
Adı bu muydu? Kirin… Sanki bunu sevmişti. Donmuş bedeni kıpırdayamıyordu ama eğer kıpırdayabilse gülümseyebilirdi. Onun sıcaklığının kendisinden uzaklaştığını hissettiğinde içinden ağlamak geldi.
Evet, doğru kelime buydu. Sıcak… Bilmediği his buydu işte. O, sert ve sıcaktı. Gitmesini istemiyordu. Uzaklaşmasını istemiyordu. Bu kadar zaman sonra ilk defa biriyle tanışmıştı. Onunla beraber biliyordu artık. Dışarıda bir dünya vardı. Buzun dışında. Sıcak ve güzel bir dünya vardı.
Bekleyebilirdi…
Ne kadar zaman geçerse geçsin artık biliyordu. Günü geldiğinde buradan çıkacaktı. Onu buradan çıkaracaklardı. Sıcaklığın nasıl bir şey olduğunu ona öğretecekti. Artık bunu biliyordu.
Artık adını biliyordu…
Neredeyse bir ay olmuştu. Onu o çukura tıkmalarının üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Gabriel’in Leydi Ölüm’ü ziyaret etmesinin üzerinden iki hafta. Kirin hala o buzun içindeydi. Dışarı çıkarılmamıştı. Çıkması için en ufak bir girişimde bulunmamıştı kimse.
Gabriel, elleriyle yüzünü sıvazladı. Ona Uriel’i vermişti ve Leydi Ölüm, bedeni için bir şeyler yapacağını söylemişti. Ancak Kirin’i çıkarmak için hiçbir şey yapmamıştı hala. Bu arada Uriel’e ne olduğunu bilmiyordu. Umursamıyordu doğrusu ama yine de çabalarının boşa gittiğini görmekten nefret ediyordu.
Ellerini saçlarının içinden geçirdi. Kirin, o şeyin içinde gerçekten de yaşıyordu. Yoğun karanlığı hala canlıydı. Yine de eğer kraliçenin dediği doğruysa bunca zaman sonunda Kirin, gerçekten neler olduğunu ya da kim olduğunu hatırlamıyor olmalıydı.
O zaman dışarı çıktıklarında yeni bir kadın yaratabileceklerdi. O küçük peri her defasında Gabriel’in içindeki bir şeyleri hareketlendirmeyi beceriyordu. Önce onun gücüne karşı koyması, sonra Leydi Ölüm’ü bedenine alması, büyük gücü ve tabi ki yakında yeniden doğacak olması…
Gabriel, bekleyemiyordu…
Kral Satan’ın ona emrettiği gibi onun sorumluluğunu alacak ve nereye giderse gitsin onu yanından ayırmayacaktı. Bütün güçlerini öğrenecek ve ondan muhteşem bir silah yaratacaktı. Cennetin korkuyla titremesine neden olacak bir silah…
O heyecanı hissedebiliyordu. Onu olduğu kabuğun içinden çıkaracak ve yepyeni bir şey yaratacaktı. Tamamen Gabriel’e bağlı bir şey. Onun için ölecek ve öldürecek bir şey.
Gabriel, elinde olmadan gülümsedi. Başını kaldırdı ve kızıl renkli gökyüzüne baktı. Bir an önce onun küçük bedeninin elleri arasında olmasını istiyordu.
“Uriel iki haftadır ortalarda yok” dedi Lucifer. “Askerler her karış deliğe baktı ama ondan henüz hiçbir haber yok”
“Son görüldüğü yerde hiçbir iz yok. Bana kalırsa orada Gabriel’de vardı” dedi Raphael sakin bir şekilde. “Başka hiçbir iz hissedilmiyordu. Herhangi bir şey bile arkasında iz bırakır. Gabriel’in güçlerinden hiç eser yok”
Michael, dalgın bir şekilde en küçük kardeşlerine baktı. İsrafil’in bedeni donmuş bir şekilde buzdan bir hapishanenin içinde duruyordu. Bu adamın nefes almak için bir anı bile olmamıştı. Yaratıldığı andan beri bu hapishanenin içindeydi.
Genç adam, dalgın bir şekilde elini hapishanenin buzdan duvarına yasladı. “Gabriel ile savaşmış olsa bunu da anlardık” dedi dalgın bir şekilde. Düşünmek istemiyordu doğrusu. Uriel’in ihanet edebileceğini düşünmek bile istemiyordu.
Ellerini saçlarının içinden geçirdi. Uriel ile beraber tam olarak iki baş meleği kaybetmişlerdi. Bunların her biri çok ağır kayıplardı. Dayanne ile başlayan bu ihanetin sonu gelmiyordu. Michael ne yapacağını artık bilemez bir haldeydi. Bunların önüne geçemiyordu. Karanlığın cazibesi baş melekleri bile etkiliyorken nasıl olur da düşük seviyeli canlılardan sadakat bekleyebilirdi ki?
Gabriel’in açtığı yara kapanmaktan çok uzaktı ve her geçen gün derinleşiyordu. Baş melekler kardeş olarak doğmuşlardı. İçlerinden birine bile bir şey olması demek güçlerinin zayıflaması anlamına gelirdi. Gabriel gittiğinde büyük oranda güç kaybetmişlerdi. Şimdi Uriel’in uzakta olması da büyük bir sorun teşkil ediyordu.
Henüz Uriel ile olan bağları kopmamıştı. Hala halkanın bir parçasıydı o. Nerede ya da ne yaptığını bilmiyorlardı ancak geri geleceğine eminlerdi. Tek parça ya da değil, ancak geri gelecekti.
Michael, derin bir nefes alıp kardeşlerine baktı. “Uriel’in varlığı bu dünyada değilse ve eğer gerçekten Gabriel onu almışsa o zaman ya cehennemde ya da Araf’tadır.” Başını çevirip kardeşlerine baktı. “Önceliğimiz Uriel’i bulmak” dedi. “Bir haber verin. Bu savaştan daha fazla uzak kalamayacağını bildirin ona. Gelip yanımızda yer alma zamanı geldi”
Kardeşler onun sözleri üzerine bir süre birbirlerine baktılar. Ardından her biri teker teker odadan çıktı.
İsrafil ile yalnız kalan Michael derin bir nefes alıp kardeşine baktı. “Gabriel her zaman seninle konuşmaya gelirdi” dedi sakince. “Sanırım onun yokluğunda kendini yalnız hissediyorsundur”