UMAY KURT

5001 Kelimeler
Yazar anlatımı Şehir, Umay için artık sadece bitmek bilmeyen bir gürültü ve ödenmesi gereken faturalardan ibaretti. Oysa bir zamanlar bu şehir, onun yumruklarının rüzgarıyla titrerdi. Üç yıl önce Salonun içindeki hava; ter, deri ve hırs kokuyordu. "Kartal Yuvası" spor salonunun ringinde Umay, babası ve aynı zamanda antrenörü olan eski şampiyon Yavuz Kurt ile son antrenmanını yapıyordu. Yavuz Bey, elindeki darbe yastıklarını Umay’ın seri yumruklarına karşı tutarken gözlerindeki gurur okunuyordu. "Gardını düşürme Umay! Bir general, sadece saldırırken değil, en çok beklerken tehlikelidir," diye gürledi babası. Umay, babasının talimatıyla milimetrik bir kaçış yapıp kusursuz bir kontra çıkardı. O an, ikisi de Umay’ın profesyonel arenada "General" lakabıyla dünya şampiyonluğuna yürüyeceğinden emindi. Ancak o akşamın sonunda, salonun kapısından giren o siyah zarf her şeyi değiştirecekti. Babasının yıllardır sakladığı kalp rahatsızlığı, salonun bitmek bilmeyen borçları ve gelen icra ihbarlarının yarattığı stresle birleşince, Yavuz Kurt o gece ringin hemen kenarında, kızının kollarında son nefesini verdi. Son sözü sadece bir fısıltıydı: "Sancak’ı ve yuvayı koru..." Günümüz Umay, üzerine sinmiş olan depo kokusunu çıkarmak istercesine yüzüne soğuk su çarptı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerindeki o eski ateş sönmüş, yerini yorgun bir küle bırakmıştı. Babasının cenazesinden bir gün sonra eldivenlerini o paslı dolaba kilitlemiş ve bir daha eline almamıştı.antremanı bırakmamış düzenli antrenman yapsada babası ile çalıştığı eldivenleri eline almamıştı eldivenler babasının eldivenleri hatırasıydı gerçek ringlere dönmededen eline almayıda düşünmedi Cebinden buruşmuş bir kağıt çıkardı. Sancak'ın son birkaç aydır eve gelmeyen paraları, ödenmeyen elektrik faturaları ve salonun üzerine çöken o devasa borç dağı... Sancak, babasının mirasını kurtarmak adına "daha hızlı para" vaatlerine kanmıştı. Umay, abisinin iyi niyetli ama saf ruhunun bu karanlık şehirde nasıl harcandığını biliyordu. "Yuvayı koru demiştin baba," diye fısıldadı boş banyoya. "Ama yuva yanıyor." Dışarı çıktığında, salonun eski, boyası dökülmüş tabelasına baktı. İçeriden gelen yumruk seslerini duyabiliyordu. Ama bu sesler bir sporcunun ritmik vuruşları değil, bir çaresizin son çırpınışlarıydı. Sancak içerideydi ve Umay, abisinin bu gece sadece antrenman yapmadığını, hayatlarının en büyük kumarına çoktan oturduğunu hissedebiliyordu. Umay, deponun ağır işçi kıyafetlerini üzerinden çıkarıp eski, gri kapüşonlusunu giydi. O an henüz bilmiyordu ama babasının vasiyetini tutmak için, babasının ona yasakladığı o karanlık yola girmek üzereydi. UMAYIN ANLATIMI Sancak’ın içeride bir şeyler karıştırdığını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Torba dövme sesi bile sahteydi; ritim tutmuyor, sadece öfkeyi kusuyordu. O ağır, paslı kapıyı araladığımda salonun o tanıdık kokusu genzimi yaktı: Ter, küf ve hatıralar. "Sancak!" diye seslendim, sesim boş spor salonunda yankılandı. Abim, kum torbasının başında durdu. Alnından süzülen terler, gözlerindeki o kaçamak, suçluluk dolu ifadeyi gizleyemiyordu. Üzerindeki tişört sırılsıklamdı ama yüzündeki morluk antrenman hatasına benzemiyordu. "Umay? Sen... bu saatte neden buradasın? Depoda mesain yok muydu?" dedi, elindeki bandajları alelacele çözmeye çalışarak.Depoyu boşver," dedim, ona doğru yürürken adımlarım ringin zemininde gıcırdadı. "O kağıtları gördüm abi. Ödenmemiş faturaları, tebligatları... Ve en önemlisi, Sancak... Yüzündeki o iz ne? Yine kimlerle görüştün sen?" Sancak başını öne eğdi, elleri titriyordu. Babamın mirası olan bu salon, bizim için sadece bir bina değildi; nefes aldığımız tek yerdi. Ama şimdi tavanından akan su, yerdeki eski minderler bile bize borçlu olduğumuzu hatırlatıyordu. "Halledeceğim Umay," dedi sesi kısık bir şekilde. "Büyük bir fırsat çıktı karşıma. SEN. Sancağın anlatımı Umayın herzaman sezgileri güçlü olmuştu bu işe onu bulaştırmadan halletmek gerekiyordu ben ellerimi kirletmiştim ama temiz kalmalıydı yaman dene adamla konuştum tek bir maç ve borçları halledecektim ogün spor salonunda çalıştım durmadan Umay depoda vardiyadaydı o gelmeden evden çıkardım.ama umduğum gibi olmadı çalışırken beni yakaladı keskin gözlerini üzerimde süzüp ne karıştıruyorsun sen diye şüpheli bakışları her yerde idi borç kağıtlarını gördüm dedi üste çıkmalı ve şüphe etmeden gitmeliydim "Şimdide çekmece karıştırır oldun derdin ne senin halledeceğim diyorum bir kere güvenemzmisin bana ordan bakınca o kadar işe yaramazmıyım " dedimve spor salonu terk ettim ucuz atlatmıştım spor çantamı aldım ve yamanın adamları gönderdiği arabaya bindim bir gece kulubuydü ilk şaşırdım çünkü çok ünlü bir kulup istanbulun en seçkin mekanlarındandı içeri geçtik yaman denen adam yanıma geldi "hazırmısın kurt kolay maç olmayacak eğer kazanırsan borçlarını öderim"dedi sadece kafamı sallamakla yetindim ringe çıktım karşımda oldukça iri bir adamdı ve sahne adı hulkmuş 10 malık yenilmezlik seri varmış adam benim sikletimden nerde ise iki katıydı ama önemli olan herzman siklet değil derdi babam her koca oğlanın bir zayıf noktası vardır ne kadar koca isen o kadar ağır olursun sen daha hızlı ve atik olup tek yumrukta indirmeli derdi babamın öğretilerini bir bir aklımdan geçirdim sağ yumruğum iyiydi ama sol yumruğum devirirdi çenesine bir darbe sersemletirdi babam güçlü bir adamdı bende öyle hep sikletim üsüt adamlarla dövüşmüştüm babamın mükemmeliyeçi oluşu bizide öyle yetiştirmişti benim sol yumruğum adaı öldürebilirdi gong sesini duyar duymaz hızlı adımlarla ilerleyip hulk denen adama sağ kroşe vurup sol aparkatla nakavut ettim herkesten büyük tufan koptu çünkü benim yeneceğimi kimse ön görmüyordu yaman dene adamda. Hiç darbe almadan salondan çıktım soyunma odasına gidip bandajları açtım yaman dene adam yanıma gelip "iyi işti kurt bana bugün iyi para kazandırdın borçlarını ödeyeceğim eğer daha fazla para istersen beraber kazana biliriz " dedi ve önüme bir çanta dolusu para koydu ben hayatımda o kadar parayı bir arada görmedim inanılmaz güçlü hissetirmişti yamana dönüp"3 maç sadece üç maç ve üç maçın bahisinin gelirinn yarısı benim" dedim yaman gözlerini irileştirdi öyle olsun dedi gidip borçaların bir kısmını kapatım nasıl olsa yeni para gelecekti kalan para ile bir kumarhaneye gidip oyun oynayıp hesini kaybetim ama kendime güvenim tamdı halledecektim. umayın anlatımı gecem gündüze karışmış depoda çalışıp duruyorum sancağı görmedim o geldiğinde ben uyuyor oluyorum o uyandığında ben işte oluyorum bugün erken çıktım işten çünkü burnuma pis kokular geliyordu eve geldiğimde sancak yüzü gözü dağılmış o uyana kadar evin işlerini halledip morluklarına dövülmüş et parçaları koydum en azından şişlikleri morlukları alırdı. yemeğini hazırlayıp masaya koydum ve başında bekledim öyle bir bekliyormuşum ki gözünü açtığında irkildi sancak "napıyorsun umay tepemde ödümü kopardın " " neden ödün koptuki benden başka evde biri olacak yokya " dedim yok "yok be öyle birden bakınca refleks olarak şey yaptım yoksa ne korkucam" dedi ama yemedim yemiş gibi yaptım" yemek hazırladım yemeğini ye de konuşalım nedense bu halin bana hiç sarmadı "dedim Sancak, tabağındaki yemeği iştahsızca karıştırırken bakışlarını benden kaçırıyordu. Gözünün altındaki o patlıcan moru halka, etin soğukluğuyla biraz yatışmış olsa da altındaki hikaye hala bağırıyordu. Babamın "General" dediği ben, karşımda bir asker değil, cepheden kaçmaya çalışan bir yaralı görüyordum. ​"Sancak," dedim sesimi olabildiğince düz tutarak."ne işler karıştırıyorsun sen ne bu halin " sancak "birşey karştırdığım yok iyice paronayak oldun içmiştim üç beş sokak serserisi ile takıştım "dedi yemedim ama yemimiştim kaşımı kaldırıp şaşırarak "sen üç beş sokak serserisinden dayak yedin" ne kadar sporu bıraksada bu dediği mümkün değildi müsabakaya çıkmasada abim iyi dövüşçüydü sarhoş olsada dayak yemesi inandırıcı gelmedi.sancak hemen karşı atağa geçip sesini yükselterek konuşmaya başladı "yalan borcum var öyle olduysa öyle olmuştur bırak artık çok bilmiş tavırları bir huzur vermiyorsun sürekli darlayıp duruyorsun"dedi ve kapıyı çarpıp çıktı abimin bu yaptığı tam bir suçlu piskolojisydi iş karıştırıyordu umarım başı belaya girmez bende umaysam bu işin peşini bırakmayacaktım . sancak anlatım Umay her geçen gün daha çok şüpheleniyordu tam borç batağından çıktım derken daha çok içine gömülmüştüm Yaman karahanın yaptığım ilk maçı kazanıp tüm borçlarımı ödemiştim geri kala parayı kumarda yedim nasıl olsa iki maçım daha vardı ama geçen günkü maçı yenilmiş ve yaman karahana para kaybettirmiştim bunun bedelide 2 maç daha yapma mal olmuştu dünkü maçı yenmiş ve bugünkü maçım sondu kurtulacaktım bu bataklıktan soyunma odasına gelip hazırlandım Yaman karahan soyunma odasına gelmiş "bugünki maç çok bahisli eğer yenersen özgürsün ama yenilirsen sağ çıkamayabilirsin "dedi "nasıl özgürüm hani 2 maç daha oynayacaksın demiştin " "zamanım yok sen böyle devam edersen sakatlanacaksın sakat kalman bana bir getirisi yok buyüzdende iki maçı birleştirdim ve ölüm kalım maçına çevirdim bahisler daha fazla tek maçta milyon dolarlar kazanacağım. ölmemeye çalış kurt " piç kurusu resmen bile bile beni ölüme gönderiyordu şuan iki ucu boklu değnek tutuyor gibiyim burdan kaçsam bu adam ne beni nede kardeşimi rahat bırakırdı ringe çıksam iki kişiye karşı savaşmak zor olacaktı inşllah profesyonel döğüşçü değildir. diye geçirdim içimden. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Karanlık, sadece ışığın yokluğu değildir; paranın ve gücün sustuğu o sessiz boşluktur. Benim dünyamda bu boşluğa yer yok. VIP locamda viskimden bir yudum alırken, aşağıda, ringin o sarımtırak ışığı altında titreyen Sancak’a baktım. "Kurt" lakabını babasından miras almıştı ama ruhu bir kurdun vahşiliğinden çok, köşeye sıkışmış bir evcil hayvanın korkusunu taşıyordu. ​Yavuz Kurt’un oğlunu bu hale getirmek aslında planlarımda yoktu. Ama borç, insanı en sağlam ilkesinden bile vuran bir silahtır. Sancak o silahı kendi şakağına dayadı, tetiği çekmek ise bana düştü. ​"Gerçekten kazanabileceğini mi sanıyor efendim?" diye sordu sağ kolum, ringin kenarındaki devasa rakipleri işaret ederek. ​Gülümsedim. Bu gülümseme, bir dostun değil, bir tüccarın gülümsemesiydi. "Kazanması umurumda değil. İnsanlar umutsuzluğa para yatırmayı sever. Sancak bugün ya bir mucize gerçekleştirecek ya da babasının yarım bıraktığı o borç defterini kanıyla kapatacak. Her iki türlü de kasa her zaman kazanır." ​Aşağıda gong sesi yankılandığında, Sancak’ın karşısına dikilen iki gölgeyi izledim. Bu bir spor müsabakası değildi; bu bir infazın gösteriye dönüştürülmüş haliydi. Sancak’ın sol yumruğu meşhurdur derlerdi ama o sol yumruk, ruhundaki o kumarbaz korkusuyla ne kadar ağır olabilir ki? ​Sancak’ın suratına inen ilk yumruğun sesi locaya kadar geldi. Acı dolu bir inilti değil, kırılan bir gururun sesiydi bu. Gözlerimi kısıp ringin karanlık köşelerine baktım. Sancak bittiğinde, o salonu ve "Kurt" ismini tamamen üzerime geçirecektim. Umay’ın Anlatımı ​Sancak kapıyı o kadar sert çarptı ki, babamdan yadigar kalan duvardaki eski boks eldiveni biblosu yana kaydı. O kapı sadece bir ahşap parçasının üzerine kapanmamıştı; abim, benden sakladığı o uçurumun eşiğine doğru koşuyordu. ​Yemeğe dokunmadım bile. Mutfak masasının üzerindeki o sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi ağırdı. Üzerimdeki eski gri kapüşonlunun fermuarını boğazıma kadar çektim. Aynadaki yansımama son bir kez baktım; o aynada artık yorgun bir depo işçisi değil, pusuda bekleyen bir avcı vardı. ​Dışarı çıktığımda Sancak sokağın sonundaki köşeyi dönüyordu. Adımları hızlıydı, omuzları çökmüş ama kararlıydı. Aramızda güvenli bir mesafe bırakarak onu takip etmeye başladım. Şehrin ara sokaklarına daldıkça, havadaki koku değişiyordu. Parlak vitrinlerin, lüks ışıkların yerini paslı kepenkler ve rutubetli duvarlar alıyordu. ​Abim, siyah camlı lüks bir aracın önünde durdu. Aracın içinden çıkan iri yarı iki adam, onu bir suçlu gibi değil, bir kurban gibi süzdüler. Sancak başını öne eğip arka koltuğa bindiğinde kalbimdeki o sızı yerini soğuk bir öfkeye bıraktı. ​"Nereye gidiyorsun abi?" diye fısıldadım karanlığa. "Hangi ateşe atıyorsun bizi?" ​Araba hareket edince bir taksi çevirdim. "Şu siyah aracı takip et," dedim şoföre. Adam dikiz aynasından bana şüpheli bir bakış attı ama avucuna sıkıştırdığım son mesai param itiraz etmesini engelledi. ​Yolculuk, İstanbul’un o en seçkin ama bir o kadar da kirli bölgelerinden birinde, gösterişli bir gece kulübünün önünde bitti. Işıklı tabelalar, kapıdaki bodyguardlar, içeriden gelen o boğuk bas sesleri... Burası bir spor salonu değildi. Burası, insanların onurlarını ve hayatlarını masaya sürdüğü bir mezbahaydı. ​Arabadan indiklerinde Sancak’ı arka kapıdan içeri soktular.ben girmek istesemde imkansızdı çok iyi korunuyordu bende müşteri gibi içeri girdim burası bir gece kulubuydü ama bazı insanlar mardivenden aşağıya iniyordu o insanları takip ettim anlaşılan biletle içeri alınıyor benim biletim yoktu ve orya inmeliydim çalıştır kafayı umay çalıştır diye geçirdim sonra barmenlerin yanına gidip aşağıya nasıl inebilirim diye soracakken kız bana "sen yeni garson musun çobuk odaya geç üstünü çıkar ve servise geç bugün çok kalabalık "dedi fırsat ayağıma gelmişti kız bana bir elbise uzattı varla yok arası "oha bu ne adamlara servis yapmaya gideceğiz sevişmeye değil" dedim "şekerim kostum bu ben giymesem alışana kadar " "kız tamam tamam zaten bu sana olmazdı oldukça uzun boylusun çok kısa olurdu sen bugün kot pantolon ve siyah bir buluz verdi üst kıyafet oldukça seksiydi ama bunada şükür deyip kızla beraber aşağıya indik kapşonu yanıma almıştım.kız beni alıp bir vıp bir locaya soktu "burdakilere içki servisi yapacağız "dedi ulan ben nereye düşmüştüm loca direk aşağıdaki kafese bakıyordu kız elime içki tepsisini tutuşturup servis ettiye adamların yanına gönderdi adamlar kitlenmiş aşağıya bakıyorlardı ne var aşağıda acaba bu kadar dikkatli bakıyorlar diye merakıma yenik düşüp aşağıya baktım ve sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. abim aşağıda üç tane iri yarı adama karşı dövüşüyordu burdaki pisliklerde sanki sirkte maymun izler gibi izliyorlardı tepsiyi önlerine bırakıp bir hışımla kapşonumu alıp çıktım locadan üstüme kapşonu geçirdiğim gibi soluğu kafesin yanında buldum kendimi hiç bir yerden geçiş yoktu ama oraya girmezsem abimi öldüreceklerdi ve ben bir ölümü daha kaldıracak durumda değildim . allahtan kafesin üstü kapalı değildi çevik haraketlerle tırmanıp kafesin içine atladım ve çevik bir haraketle abime gelecek tekme haraketini savuşturdum üçe karşı bir dövüşmek zorundaydım çünkü abim bayılmıştı adamdaki manyaklığa bak bayılmış adama vurmaya devam ediyor orospu çocuğu . ama onlar beni tanımıyorlardı ben genaraldim karşıdaki hamleyi çabuk görer ona göre bir hamle uygulardım ben iki elimide iki ayağımada sağlam kullanan nadir kişillerdendim babamın sesini duyar gibiydim hadi güzel kızım sen işini bilirsin adamın sağ kroşe hamlesini çabucak savuşturmuş sağlam bir sol kroşe geçirmiştim çenesine adama vurduğum sol kroşe o kadar sağlam ve hızlıdı ki bir un çuvalı gibi yere serildi kalmıştı iki dışardan inanılmaz bir uğultu geliyordu diğer iki adam ikisi birden aynı anda saldırdılar ama birisine döner tekme vururken diğerine sağ kroşeyi çoktan indirmiştim ikiside şaşkın şaşkın suratıma bakıyorlardı bu şakınlık onların sonu olmuştu birisinin tam kulak tozuna doğru sağlam bir tekme indirdim kullağından kan gelip yere serilmişti çok sinirliydim sancağa da çok sinirliydm ama onu burda bu şekilde bırakamazdım içlerinden en iri yarısı ama en hantalı kalmıştı üzerime doğru gelirken bacak arasına sağlam bir tekme geçirip arkasına geçip komando kilidi yaptım boğazını sıkıyor nefesiz bırakıp bayılmasını sağlamya çalışıyordum beni havaya kaldırıp tellere doğru vurdu ama benim bırakmak gibi niyetim yoktu benden oldukça güçlüydü elerimi tutup ayırdı ve sırtımdan tutup yere atacakken sırtından aşağıya doğru kayıp bacağını hedef alan bir tekme yapıştırdım ve dizinin üstüne çökmesini sağladım dizlerinin üstüne çökmesiyle elimle omzunu yakalamamm bir oldu omzunu olabildiğince gerdim ve sağlam bir darbe indirdim eklemine vurduğum darma ile kolu sakatlandı ve en son vurucu darbeyi vurdum sağlam bir sol aparkatı indirdim suratına ve oda olduğu yere yığıldı tam o sırada alkış tufanı koptu. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Locamda viskimin buzlarını bardağımda raks ettirirken, aşağıda dönen vahşeti izlemek her zamanki gibi ruhumu dinlendiriyordu. Ama bu gece bir şeyler farklıydı. Yanımdaki korumaların ve bahisçilerin gürültüsünden ziyade, arkamda bir gölge gibi beliren o yeni garsonun varlığı dikkatimi dağıtmıştı. ​Siyah bluzunun içinde ne kadar sert ve mesafeli durduğuna bakılırsa, buraya ait olmadığı her halinden belliydi. Elindeki tepsiyi masaya bırakırken ellerindeki o hafif nasırlar ve parmak boğumlarındaki kızarıklıklar, bir garsonunkinden çok bir savaşçınınkini andırıyordu. Gözlerini kaçırmıyordu; aksine, büyük bir iştahla aşağıda Sancak’ın dayak yediği kafesi süzüyordu. İçimde tarif edemediğim bir çekim oluştu; o bakışlarda saklanan keskinlik, hayatımda gördüğüm en pahalı pırlantadan daha parlaktı. Kimdi bu kız? ​Tam ona bir şey sormak için ağzımı açmıştım ki, tepsiyle beraber ortadan kayboldu. ​Dakikalar sonra, kafesin iplerine bir kedi çevikliğiyle tırmanan o gri kapüşonlu figürü gördüğümde, bunun az önceki garson kız olduğunu anlamam uzun sürmedi. Locamdaki herkes ayağa kalktı ama ben yerime çakıldım. Bir kadın, Sancak’ın ölüme terk edildiği o kafese, üç azgın canavarın arasına dalmıştı. İzlediğim şey bir dövüş değildi; bir sanat eserinin icrasıydı. ​O devasa adamların hamlelerini sanki saniyeler öncesinden biliyormuş gibi milimetrik kaçışlarla savuşturuyordu. Sağ kroşesini çeneye indirdiğinde çıkan o tok ses, locanın camlarını titretti. Adam bir un çuvalı gibi yere yığılırken, dudaklarımda istemsizce hayranlık dolu bir gülümseme belirdi. Vücudundaki her kas, bir makine gibi kusursuz çalışıyordu. Diğer ikisinin aynı anda yaptığı saldırıyı havada bir döner tekmeyle karşıladığında bardağımı yavaşça masaya bıraktım. Artık aşağıda yatan Sancak’ı ya da kaybettiğim paraları düşünmüyordum. Sadece o kızı düşünüyordum. ​Son darbeyi vurduğunda, salon o ana kadar duymadığım bir alkış tufanıyla inledi. Ama o, ne alkışlarla ilgileniyordu ne de zaferiyle. Sadece yerde yatan boksörün yanına diz çöktü. Onu korumacı bir tavırla kavrayışında, sıradan bir acımanın ötesinde bir şey vardı. Bu boksörün neyi oluyordu? Sevgilisi mi? Karısı mı? sancağın karısı yada sevgilisi olma olasığı kanımı kaynatmıştı ilk defafarkına vardığım bu duygu çok öfkelenmeme ve neden olmuştu Kim bu?" diye fısıldadım yanımda titreyen sağ koluma. ​"Efendim... O garson kız... Az önce yukardaydı." ​"Hayır," dedim ayağa kalkarak. Locanın camına yaklaştım ve aşağıda, kapüşonunun altından bana doğru o kor gibi yanan gözlerini diken kıza baktım. "O sadece bir garson değil. O, bu gecenin ve belki de bu şehrin yeni sahibi." ​İçimdeki avcı uyanmıştı. Sancak'la işim bitmişti; o zaten bitmiş bir adamdı. Ama bu kız... Kim olduğunu, o boksörle arasındaki bağı ya da bu tekniği nereden öğrendiğini bilmiyordum. Ama o bakışlardaki nefret ve güç, hayatımda gördüğüm en ilgi çekici bilmeceydi. Bakışlarımız kafesle loca arasında kesiştiğinde, ilk defa birinin bana bu kadar meydan okuyan bir tavırla baktığını gördüm. ​"Onu bulun," dedim buz gibi bir sesle. "Kim olduğunu, Sancak'la ne derdi olduğunu... Her şeyini öğrenin. Bu gece o kafesten bir boksör değil, bir efsane çıktı." Umay’ın Anlatımı ​Kafesin içindeki o ağır metal kokusu, burnuma dolan kan ve pas tadı... Üç yıldır bastırdığım o tanıdık vahşet, damarlarımda yeniden akmaya başlamıştı. Sancak’ın yanına diz çöktüğümde kalbi hâlâ deli gibi çarpıyordu ama gözleri arkaya kaymıştı. Şakağındaki o derin yarık, Yaman denilen o herifin hırsının eseriydi. ​"Abi... Kalk, hadi kalk," diye fısıldadım. Ama o duymuyordu. ​Başımı yukarı kaldırdığımda, o camlı locanın arkasındaki gölgeyi gördüm. Yaman Karahan. Az önce masasına içki bıraktığımda bana sadece "yeni bir kurban" gibi bakmıştı. Şimdi ise bakışlarındaki o karanlık hayranlığı buradan bile hissedebiliyordum. Kim olduğumu bilmiyordu, Sancak’ın kardeşi olduğumu ya da babamın beni bir "General" olarak yetiştirdiğini... Onun için ben, sadece oyuncağını elinden alan bir bilinmezdim. ​Aşağıdaki kalabalık hâlâ "Kurt! Kurt!" diye bağırıyordu ama benim kurtardığım kurt can çekişiyordu. Kapıdaki o iri yarı korumalar kafese girmeye yeltendiğinde ayağa kalktım. Yumruklarımı tekrar sıktım. ​"Dokunmayın ona!" diye gürledim. Sesim, babamın antrenmanlardaki o gürleyişini andırıyordu. "Onu ben çıkaracağım." Yaman Karahan’ın Anlatımı ​"İnanılmaz..." dedim kendi kendime. Bardağımdaki viski artık buz gibiydi ama içimdeki yangın yeni başlıyordu. ​Kız, Sancak’ın üzerine kapanmış, bir aslanın yavrusunu koruduğu gibi koruyordu onu. Koridorda takıldığı o hantal gardiyanlarıma tek bir bakışıyla geri adım attırdı. O kızda, satın alınamayacak bir şey vardı: Doğal bir otorite. ​"Efendim, Sancak'ın borcu hâlâ duruyor. Bahisler altüst oldu, çok büyük zararımız var," dedi sağ kolum yanıma gelerek. ​"Zarar mı?" dedim gülerek. Gözlerimi kafesteki o gri kapüşonlu silüetten ayırmıyordum. "Sancak’ın o üç kuruşluk borcu, şu aşağıda gördüğün yeteneğin yanında toz tanesi kalır. O kızın tek bir yumruğu, kaybettiğimiz tüm bahislerden daha değerli." ​Kız, Sancak’ın kolunu omzuna attı ve onu ayağa kaldırmaya çalıştı. Kendi vücut ağırlığının neredeyse iki katı olan bir adamı, hiç zorlanmadan, sanki bir tüyü taşıyormuş gibi doğrulttu. Omuzlarındaki o güç, bacaklarındaki o denge... Bu kız bir yerlerde eğitilmişti. Ama nerede? ​"Onu takip edin," dedim korumalarıma. "Nereye gidiyor, nerede yaşıyor, Sancak’la yatakta mı yoksa başka bir hesapta mı ortaklar... Her saniyesini rapor edeceksiniz. Ama sakın, sakın ona yaklaşmayın. Kendi gelmesini sağlayacağım." ​Kız, kafesin kapısından çıkarken son bir kez yukarıya baktı. Kapüşonunun altındaki o gözler, doğrudan ruhuma saplanan bir mızrak gibiydi. o an anladım; Sancak sadece bir başlangıçtı. Asıl oyun şimdi başlıyordu Sancak’ın Anlatımı ​Gözlerimi açtığımda dünya dönüyordu. Kulaklarımda uğuldayan o korkunç sesler, yerini soğuk bir gece rüzgarına bırakmıştı. Burnuma dolan o tanıdık, hafif çiçeksi ama üzerine sinmiş depo kokusuyla irkildim. ​"Umay?" diye inledim. ​"Sus abi, konuşma," dedi sert bir sesle. Beni bir taksiye bindirmeye çalışıyordu. ​Yüzümdeki acı dayanılmazdı ama asıl acı ruhumdaydı. Oraya gelmişti. Onu uzak tutmaya çalıştığım o lağım çukuruna bizzat girmişti. "Sen... nasıl?" diyebildim sadece. ​Umay’ın yüzü bir taş kadar soğuktu. Beni koltuğa yerleştirdi ve kapıyı kapattı. Karanlık sokaklardan geçerken dikiz aynasından arkamıza baktığını gördüm. Birileri bizi takip ediyordu, biliyordum. Yaman Karahan’ın pençesinden öylece çıkıp gidemezdiniz. ​"Yuvayı koru demiştin baba," diye fısıldadı Umay, ama bu sefer sesi bir dua gibi değil, bir savaş ilanı gibiydi. ​O an ilk kez korktum. Sadece Yaman’dan değil; kardeşimin içindeki o uyanan devden, General’den korktum. Çünkü Umay o ringe girdiği an, geri dönüşü olmayan bir köprüyü çoktan yakmıştı. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Sancak’ın o döküntü spor salonunun önünde durduğumda, gecenin ayazı bile içimdeki o tuhaf sabırsızlığı soğutmaya yetmemişti. Araba durur durmaz korumalarım kapıyı açtı ama onlara geride kalmalarını işaret ettim. Bu karşılaşma, bir patron ve borçlu arasında değil, bir avcı ve bugüne kadar rastladığı en büyüleyici av arasında geçecekti. ​İçeriden gelen o hafif rutubet ve eski deri kokusuna karışmış keskin deterjan kokusunu soluyarak kapıyı araladım. Salon karanlıktı, sadece ringin üzerindeki tek bir projektör yanıyordu. Umay, ringin kenarında, Sancak’ın yaralarını temizliyordu. Adımlarımın çıkardığı ses beton zeminde yankılandığında, başını ağır ağır kaldırdı. ​İşte o an, zamanın nabzı durdu. ​Kafesteki o öfkeli savaşçının altından çıkan asıl suretle ilk kez bu kadar yakın, bu kadar çıplak bir ışıkta karşılaşıyordum. Kapüşonunu arkaya atmıştı. Saçları, terin nemiyle alnına yapışmış, omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülen koyu renk bir karmaşaydı; ama bu karmaşa bile onda vahşi bir zarafet gibi duruyordu. ​Işık tam tepesinden vururken, yüz hatlarının keskinliği nefesimi kesti. Elmacık kemikleri, sanki mermerden bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına belirgin ve gururluydu. Ama asıl yıkıcı olan gözleriydi... O gözler, bir kadının bakışlarından çok daha fazlasıydı; içinde fırtınaların koptuğu, yaklaştığınızda sizi yutacak derin birer kehribar kuyusu gibiydiler. O kadar duru ama o kadar tehlikeli... ​Bluzunun açık bıraktığı köprücük kemikleri, aldığı her sert nefeste bir ritim tutturmuş gibi yükselip alçalıyordu. Dudakları, az önce kafeste bir canavara dönüşen kadının değil, bir tanrıçanın mührü gibi kusursuzdu; hafifçe aralanmış, her an bir savaş ilanı ya da bir lanet fısıldayacakmış gibi hazırdı. Onda, parayla satın aldığım o pürüzsüz, yapay kadınların hiçbirinde olmayan bir şey vardı: Hayatın tam içinden gelen, ter kokan ama buna rağmen kutsal görünen bir güzellik. ​"Buraya gelmeye nasıl cüret edersin?" dedi. Sesi, kulaklarımda en pahalı kemanın teli gibi titredi. Sertti, metalikti ama derinlerinde bir kadifelik saklıydı. ​Yavaşça ringe doğru yürüdüm, gözlerimi bir saniye bile onun üzerinden çekemiyordum. Bakışlarım, boynundaki o hafif ter damlasının teninde süzülüşünü takip etti. İçimde, o damlanın değdiği her santimi ele geçirme isteği uyandı. Bu sadece bir arzu değildi; bu, doğanın en güçlü gücüne karşı duyulan istemsiz bir boyun eğişti. ​"Cüret mi?" dedim, sesim her zamankinden daha boğuk çıkmıştı. "Benim dünyamda cüret, senin az önce o kafese atlamandır General. Ben buraya sadece kaybettiğim bahisleri konuşmaya gelmedim." ​Ringe bir adım daha yaklaştım, aramızda sadece o ince ipler kalmıştı. Umay ayağa kalktı. Boyu, bir kadına göre oldukça uzundu ve bu ona sarsılmaz bir heybet katıyordu. Karşımda dururken, üzerindeki o eski kıyafetler bile onun asaletini örtemiyordu. Aksine, o sıradan kumaşlar, altındaki o atletik ve diri vücudun her hareketini bir sanat eserine dönüştürüyordu. ​Yaklaştıkça kokusunu aldım; soğuk su, ucuz sabun ve o kendine has, sıcak ten kokusu... Zihnimi bulandıracak kadar gerçekti. ​"Güzelliğin," dedim, bir anlık boşlukla içimdeki hayranlığı gizleyemeyerek. "Yumruklarından bile daha ölümcülmüş. Bunu bana kimse söylememişti." ​Gözlerini kıstı, o kehribar derinliklerde şimşekler çaktı. Bana bakarken hissettiği tek şeyin nefret olduğunu biliyordum ama bu nefret bile onu o kadar canlı, o kadar muazzam kılıyordu ki, o an ömrümde ilk defa bir kadının önünde diz çökmekle onu dünyadaki her şeyden mahrum bırakmak arasındaki o ince çizgide yürüdüğümü hissettim. ​"Bakışlarınla beni satın alabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun Karahan," dedi, bir adım öne çıkarak. "Ben senin o locada izlediğin kuklalardan değilim." ​Gülümsedim. Bu seferki gülümsemem bir tüccarınki değil, nihayet dengini bulmuş bir adamın gururuydu. "Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Zaten bu yüzden buradayım. Kuklalarla işim bitti. Ben, bu şehrin en karanlık gecesinde parlayan o asıl mücevheri buldum. Ve inan bana Umay... Ben, istediğim mücevheri almak için gerekirse bütün şehri yakarım." ​Parmaklarım, aramızdaki ring ipine dokundu. Ona dokunmak için duyduğum o delice istek, mantığımı zorluyordu. O an anladım; bu kız sadece Sancak’ın borcu için bir koz değildi. O, benim henüz yazılmamış en büyük günahımdı. Kapıdan girdiği an, salonun o eski ve yorgun havası sanki bir bıçakla ikiye bölündü. Ringin iplerine tutunurken, Sancak’ın titreyen nefesini arkamda hissedebiliyordum ama benim bütün dikkatim karşımdaki o karanlık silüetteydi. Yaman Karahan... İsim, şehir efsanelerinde bir canavarı andırıyordu; ama karşımda duran adam, bir canavardan çok daha karmaşık, çok daha yıkıcı bir şeydi. ​Onu daha önce locanın içinde görmüştüm ama dikkat etmemiştim sancak aşağıda adamlar tarafından öldüresiye dövülüyordu Şimdi ise aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ve dürüst olmam gerekirse, üzerime doğru yürürken yaydığı o baskın enerji karşısında gardımı düşürmemek için kendimi zorluyordum. ​İlk dikkatimi çeken şey, duruşundaki o sarsılmaz özgüvendi. Pahalı kumaşlardan dikilmiş siyah ceketinin altında, her hareketiyle gerilen geniş omuzları ve uzun boyuyla salonun tavanını üzerine çökertecekmiş gibi duruyordu. Ama beni asıl duraksatan, tipik bir "zengin iş adamı" gibi yumuşak değil, bir avcı kadar diri ve tetikte görünmesiydi. ​Yüz hatları, babamın bana öğrettiği o mükemmel savunma stratejileri gibi kusursuz ama sertti. Keskin bir çene hattı, biçimli ama kararlı dudaklar... Ve o gözler. Karanlık bir okyanus gibi kapkara olan gözleri, bana sadece bakmıyordu; sanki ruhumun en ücra köşelerindeki o tozlu rafları karıştırıyor, sakladığım "General"i dışarı çıkarmaya zorluyordu. Kirpikleri, o sert bakışlarına tezat oluşturacak kadar koyu ve uzundu. ​Bakışlarımız çakıştığında, içimde bir yerlerde o eski, tanıdık alarm zilleri çaldı. Bu adam, sadece parasıyla değil, varlığıyla da tehlikeliydi. Üzerinden yayılan koku—pahalı tütünün odunsu notalarla karışımı—ter ve deri kokan bu salona o kadar aykırıydı ki, bir an için buraya ait olmadığımı, onun dünyasının içine çekildiğimi hissettim. ​"Güzelliğin," dediğinde sesi, göğüs kafesimde bir darbe gibi yankılandı. O kadar alçak ama o kadar derinden geliyordu ki, bir an için vurduğum en sert yumruğun bile bu adamın zırhını delemeyeceğini düşündüm. ​Bana bakarken gözlerinde gördüğüm o hayranlık, diğer erkeklerin bakışlarındaki o ucuz arzudan çok farklıydı. O, bir ganimete bakmıyordu; karşısında dişli bir rakip, belkide ömrü boyunca aradığı o kayıp parça varmış gibi bakıyordu. Dudaklarının kenarındaki o hafif, belli belirsiz kıvrılma... O an, bu adamın ne kadar yakışıklı olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Lanet olsun ki, o karanlık çekiciliğinin altında ezilmemek için daha çok nefret etmem gerekiyordu. ​Elleri... Ring ipine dokunan uzun ve bakımlı parmakları. O ellerin hiç ağır bir iş görmediği belliydi ama yine de birine hükmederken hiç tereddüt etmeyecek kadar güçlü görünüyorlardı. ​İçimde, bu adama karşı hem bir kaçma dürtüsü hem de ringde karşılıklı durduğum bir rakibe duyduğum o tuhaf, adrenalin dolu saygı uyanmıştı. Yaman Karahan, sadece yıkmaya geldiği bu döküntü salonun içinde, hayatımda gördüğüm en tehlikeli ve en etkileyici paradokstu. ​"Senin o locada izlediğin kuklalardan değilim," derken sesimin titrememesi için babamdan öğrendiğim o derin nefesi aldım. Ama kalbim, bir dünya şampiyonluk maçının son raundundaki gibi hızlı çarpıyordu. Ve korkutucu olan şuydu; bu seferki heyecanım korkudan değil, karşımda duran bu adamın ruhumdaki karanlığı selamlamasından kaynaklanıyordu. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Aramızdaki o paslı ring ipi, sanki iki farklı dünyayı birbirinden ayıran son sınırdı. Umay’ın gözlerindeki o hırçın pırıltı, az önce kafeste devirdiği adamlardan daha fazla adrenalin salgılatıyordu bünyeme. O, sadece bir kadın değildi; o, bu şehrin betonları arasında filizlenmiş en vahşi, en dokunulmaz güçtü. Ve ben, dokunulmaz olan her şeyi avucumun içine almaya bayılırdım. ​Bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, öfkeyle inip kalkan göğsünün sıcaklığını hissedebiliyordum. ​"Kukla olmadığını biliyorum General," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona indirerek. "Kuklalar emir alır. Ben ise sana bir ortaklık teklif ediyorum." ​Gözleri kuşkuyla kısıldı. O an, o keskin bakışların altında erimemek için irademi zorladım. "Ne ortaklığı? Seninle ancak cehennemin dibinde ortak olurum," diye tısladı. ​Hafifçe gülümsedim. Bu inatçılığı, teklifimi daha da iştah açıcı kılıyordu. "Abinin borçları... Sancak’ın kumar masalarında harcadığı o meblağlar, sadece başlangıç. Bu salonun borçları, icra dosyaları, babanın vasiyeti... Hepsi şu an benim iki dudağımın arasında. Ama seni bu bataklıktan çekip alacak olan şey benim acımam değil, senin yeteneğin." ​Elimi cebime atıp gümüş sigara tabakamı çıkardım ama açmadım. Sadece parmaklarımın arasında çevirdim. ​"Teklifim şu," dedim, sesimdeki iş adamı otoritesini geri kazanarak. "Benim adıma dövüşeceksin. Ama o izbe gece kulüplerinde, üç kuruşluk bahisler için değil. Benim özel arenamda, dünyanın en seçkin ve en karanlık isimlerinin önünde... Sadece beş maç. Eğer kazanırsan, bu salonun tapusu temiz bir şekilde ellerine geçecek, Sancak’ın tüm borçları silinecek ve hayatınızın sonuna kadar bir daha asla o depoda çalışmak zorunda kalmayacaksın." ​Yüzündeki ifade sertleşti. "Beni bir dövüş kölesi mi yapacaksın yani? Kendini ne sanıyorsun?" ​"Ben seni bir kraliçe yapacağım," dedim, bakışlarımı yüzünde gezdirerek. "Senin o sol kroşen, doğru ellerde bir imparatorluk kurabilir. Seni ben yöneteceğim, ben eğiteceğim ve seni ben koruyacağım. Karşılığında ise sadece o vahşi gücünü istiyorum." ​Cevap vermedi. O sessizlikte bile o kadar asil duruyordu ki, bir an için teklifimi reddedip yüzüme okkalı bir tokat atmasını bile arzuladım. Onun elinden gelecek her şey, ruhumdaki o uyuşukluğu giderecek bir ilaç gibiydi. ​"Eğer kabul etmezsen," diye devam ettim, sesimi biraz daha soğutarak. "Abin bu geceden sağ çıkmış olabilir ama yarın sabah o borç tahsildarları kapıya dayandığında, General'in yumrukları bu binayı kurtarmaya yetmeyecek. Yarın bu salon mühürlenecek. Babanın hatıraları o paslı kamyonların kasasında çöpe gidecek." ​Umay’ın dudakları titredi; öfkeden mi yoksa çaresizlikten mi, ayırt edemiyordum. Ama o kehribar gözlerindeki o direnç duvarının hafifçe çatladığını gördüm. Ona doğru eğildim, kokusu ciğerlerime doldu. O an, bu teklifin sadece bir iş olmadığını, onu yanımda tutmak için kurduğum en büyük tuzak olduğunu ikimiz de biliyorduk. ​"Düşün General," dedim fısıltıyla. "Ya bu döküntülerin altında kalıp abinle beraber yok olacaksın... Ya da benimle gökyüzüne çıkıp, bu şehri yumruklarının altında titreteceksin. Karar senin. Ama unutma, ben beklemeyi sevmem." ​Bakışlarım son bir kez dudaklarına kaydı. Oraya mühürlenmiş olan o cevabı duymak için sabırsızlanıyordum. O an Umay Kurt, hayatının en büyük kumarına oturmak üzereydi ve kasa, yani ben, her zaman kazanırdım. Umay’ın Anlatımı ​Yaman’ın her kelimesi, babamın yıllarca bana öğrettiği o stratejik hamleler gibi üzerime yağıyordu. Beni köşeye sıkıştırmıştı; ringde değil, hayatın o en acımasız, en kaçışı olmayan köşesinde. Eğilip kulağıma fısıldadığında, sesindeki o kadifemsi ama otoriter tını tüylerimi diken diken etti. Kokusu o kadar yakındı ki, zihnimin bir köşesi onun bu kusursuz ve karanlık yakışıklılığına teslim olmak için yalvarıyordu. Ama "General"in ruhu, bir madalya gibi göğsümde asılı duruyordu. ​"Bir dövüş kölesi değil, kraliçe..." ​Söylediği kelime dudaklarından dökülürken gözlerindeki o sahiplenici pırıltıyı gördüm. O an anladım; bu adam sadece yeteneğimi değil, ruhumu da satın almak istiyordu. Bakışlarım ringin dışındaki o karanlık köşeye, Sancak’a kaydı. Abim, babamın "Sancak’ı koru" dediği o emanet, şimdi kanlar içinde bir bankın üzerinde yatıyordu. Eğer bu teklifi reddedersem, yarın sabah bu salonun kapısına kilit vurulacak, babamın son nefesini verdiği bu yer bir otopark ya da lüks bir siteye dönüşecekti. ​Yaman’a döndüm. O kadar yakındı ki, gözbebeklerimin içine hapsolmuş yansımamı görebiliyordum. ​"Beş maç," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. Sesim, ringin içindeki o sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Beş galibiyetten sonra bu salonun tapusu üzerime geçecek. Sancak’ın borçları silinecek
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE