"Çünkü ben kendi adımı dahi hatırlamıyorum..."
Belki de saatler süren boş bir zamanın daha ardından duyduğum sesle yerimde sıçradım. Biri boş duvara baskı yapıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken kasıklarımda olan acı yine boy gösterdi.
Bir elim karnımda zorlukla ayağa kalktığımda sesin geldiği duvara kulağımı dayadım. Gürültülü bir matkap sesine benzeyen bu şey çok yakından geliyordu. Öyle ki duvar önüme yıkılacak gibi hissediyordum.
Geri çekildim ve karnımdaki acıyı şimdilik görmezden geldim. Kaşlarım çatık bir halde duvarın yer yer dökülmesini izledim. Dökülen parçalar ayaklarıma kadar ulaşıyordu. Biri beni kurtarmaya mı gelmişti yoksa yine beni buraya hapseden kişi miydi?
Kurumuş ve çatlamış dudaklarımı yaladım ve gözlerimle her bir anı hafızama kaydettim. Düşen parçalara gözüm takılıyor ve hipnotize olmuş gibi hissediyordum. Beyaz geceliğin eteğine çarpıp yere düşen parça ile gözlerim doldu.
Burada neler döndüğünü anlayamıyordum ve anlamakta istemiyordum. Bir şeyleri çözmekten yorulmuş bir beynim vardı artık. Duvar pat sesiyle yere düştüğünde gözlerim iri iri açılmış karşımda bana bakan insana kaymıştı.
O an ne bacağımda beliren baskı ne de ışık vardı gözümün önünde. Sadece bana bakan bir çift kahverengi göz vardı...
Bu neyin işaretiydi? Kurtulmuş muydum bu saçma izbe yerden? Ya da beni buraya kapatan o muydu? İçimden gelen tuhaf bir his onun beni kapatan kişi olmadığını söylese de bir yanım kaç diye emir veriyordu. Belki de şu an hayatımın fırsatını kaçırmak üzereydim ama elimden hiç bir şey gelmiyordu.
"Benimle gel..." diyen ses gerçek miydi? Sesi öyle yumuşak öyle güven vericiydi ki hayır dememek imkânsız gibiydi. Ağzım aralanmış şaşkınlıkla ona bakarken yutkundum.
"Kim... Kimsin?" dedim tereddüt ederek. Çocuk hafifçe tebessüm ettiğinde içimde yeşeren umut kırıntısı ile bende gülümsemiştim. "Acele etmezsek o gelecek..." dedi sır verir gibi sessiz bir şekilde. Açık kahverengi saçları omuzlarına dökülüyor yüzündeki gülümseme sempatik bir görünümünün olmasını sağlıyordu.
Cümlesini beynimde tekrar edince kastettiğinin kim olduğunu fark edip hızla ona doğru yürüdüm. Bacaklarım ağrıyordu, ayaklarım kopan parçalara değip acıyordu.
Önüne kadar geldiğimde kör edici gün ışığı yüzünden gözlerim kapanmış ve sendelemiştim. Üstelik bacağımdan varlığını eksik etmeyen bir yaratıkla da uğraşıyordum.
"Onu götüremeyiz ancak bizi yavaşlatır." dedi oğlan. Kolları belimden bana destek veriyordu. Başıma saplanan acıyla yüzüm buruştu.
"Hiçbirimiz gerçek değiliz." diyen yaratık ile gözlerimi tekrar araladım. "Onu bırakamam..." dedim. Kendimi yine çaresiz hissediyordum. Eğer onu bırakırsam bir yanım eksik kalacakmış gibiydi. Neden onu yanımda götürmek istediğimi bilmiyordum.
"Tamam." diyen oğlanın sesiyle elimi karnıma götürdüm. "Lütfen beni kurtar..." dedim acınası bir sesle. Yüzüme yansıyan güneş her geçen dakika beni eritiyordu.
Daha ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldı. Sığındığım kolların arasında olabildiğim kadar iki büklüm oldum ve acılarımın dinmesini diledim.
"Beni takip et tuhaf şey!" Sesler kulaklarıma ulaşıp yankı yapıyordu. Sonra yine duymaktan sıkıldığım o sesi duydum. Hiçbirimiz gerçek değildik evet...
**
Yattığım yerde doğruldum ve kafamı ovuşturdum. Beynim patlayacak kıvama gelmişti, uzuvlarım feci ağrıyordu.
"Uyandın." diyen sesle bir an ürküp olduğum yere sindim. "Korkma benim." Gözlerim sesin geldiği yere dönünce bir damla yanağımdan aşağı süzüldü.
"İyi misin?" Cevap veremiyordum. Tam bir aydır kapalı bir kutunun içerindeydim ve şimdi de bana iyi misin diye mi soruyorlardı?
"Burası neresi?" dedim kendime bakarak. Vücudumdan iğreniyordum artık. "Gitmeliyiz fazla zamanımız yok. Dipsiz alarm vermiş durumda. Herkes dipsizin prensesini arıyor."
Neyden bahsettiğini anlamamak beni yine sinir etmişti. "Dip ney?" dedim kaşlarımı çatarak. "Dipsizin Prensesi..." dedi ve derin bir nefes aldı.
"Neredeyiz biz!" diye bağırdım. Duyduğum tiz çığlıkla yaratığında burada olduğunu görüp iç geçirdim.
"Burası Dipsiz Mahzen." dediğinde kaşlarım daha da çatıldı. Dipsiz Mahzen?
"Benden ne istiyorsunuz!" dedim bacaklarımı kendime çekerek. "Prenses sensin ve ben seni kaçırarak büyük bir suç ișledim. Şimdi eğer seni buraya getiren kişiyle tekrar karşılaşmak istemiyorsan benimle gelmelisin."
Dedikleri bende bir anlam oluşturmasa bile beni buraya getiren kişi aklıma geldiğinde yattığım yerden jet hızıyla doğruldum. Bu çocuk her ne diyorsa yapmaya hazırdım.
"Gidelim." dedim. Ve ayrıca ben prenses falan değildim. Öyle bir şey yoktu, bu çocuk hangi hayal dünyasında yaşıyordu?
Üçümüz beraber kaldığımız kulübeden dışarı çıktığımızda yüzüme vuran güneş ışığı ile duraksadım. Kambur ve neredeyse benim yarım kadar olan yaratıkta benimle birlikte durmuş ve meraklı gözlerini bana dikmişti.
Gözlerimi devirerek önden giden telaşsız çocuğu takip ettim. "Çürümüş bedenlerle uğraşmak ne kadar da zormuş..." dediğini duymuştum. Elinde duran sopayı yerlere sürüyerek götürürken kendi kendine mırıldanıyordu.
"Bir ölüden farkınız yok."
Derin bir nefes aldım. Nasıl göründüğümü tam olarak bilmiyordum ama yine de bu yaratığınki gibi iltihaplı gözlere sahip falan değildim.
Yol, kaldığım o karanlık odanın kasvetiyle tamamen zıttı. Etraftan kulağıma ulaşan kuş sesleri ve su şırıltıları bende huzuru çağrıştırıyordu. Çıplak ayaklarıma değen elverişli topraklar sonbaharın kuru yapraklarıyla bezenmişti.
Bu güzel orman patikasına oldukça yabancıydım ben... Daha önceden nerede yaşadığımı hatırlayamasam da buraya ait olmadığımı hissediyordum. O kişi beni nereye getirmişti?
Geldiğimiz yeri şöyle bir süzdüm. Tepeden aşağısına baktığımda yüzüme hayranlık dolu bir ifade yerleşti. Büyük bir orman vardı iki bölgenin arasında.
Küçük yerleşim yerleri vardı heybetli ağaçların iki yakasında da. Bir taraf daha karanlık ve korkutucu görünürken diğer taraf ışıl ışıl parlıyordu. Burası neresiydi?
"Görüyor musun?" dedi oğlan eliyle uzakları işaret ederek. Gösterdiği yere çevirdim bakışlarımı. Oldukça uzak bir yerde büyük bir şato duruyordu. "Evet?" dedim anlamamış bir halde. Şatonun etrafında uçan o devasa şeyler her ne kadar buradan küçük birer nokta şeklinde görünse de büyük oldukları belliydi. Ne oldukları bilmiyordum ama bana ürkütücü görünmüştü.
"İşte sen oranın prensesisin." dediğinde bu saçmalığı duymamazlıktan geldim ve yaratığa baktım. O da benim gibi uzaklarda olan o şatoya bakıyordu. Yeşil gözlerinde oluşan şey özlem miydi yoksa bana mı öyle geliyordu?
"Peki, benim kapalı tutulduğum yer neredeydi?" dedim gözlerimle küçük bir kutu ararken. "Yerin altındaydı." dedi kuru bir sesle. Kaşlarım çatıldı. Ne demek yerin altında?
"Az önce üzerinden yürüdüğün yerlerin altında belki de yüzlerce ondan vardır bilemiyorum." dedi ve yaratığı işaret etti. Bu kulağa oldukça korkunç geliyordu.
"Sizi yıkanmanız için buraya getirdim." dedi ve arkada kalan küçük göleti işaret etti. O suyu görmek bile bende büyük bir özlem uyandırıyordu.
Suya yansıyan güneş ışıkları öyle güzeldi ki... "İstediğiniz kadar suda kalıp temizlenebilirsiniz." dedi ve tepeden aşağı inmeye başladı.
O gittikten hemen sonra suratıma hafif bir tebessüm yayıldı. Temizlenecektim...
Üzerimde ki beyaz iğrenç elbiseyi çıkarıp attım ve suya girdim. Yaratık ne yaptığıma bakıyordu öylece. Suyla buluşan vücudum gevşerken gözlerimi kapadım.
Suyla temas eden her parçamın temizlendiğini düşünmek daha da gülümsememe sebep oluyordu. Kollarımı sudan çıkarıp yaratığa su fışkırttım. Yaratık bana açmış olduğu gözleriyle bakarken oldukça tuhaf görünüyordu. Onun bu iğrenç görüntüsü karşısında suda ters döndüm ve tamamen içine daldım. Saçlarımda hissettiğim su beni huzura bırakıyordu.
Suyun içerisinde istediğim kadar kalmış ve en sonunda buruştuktan sonra sudan çıkmıştım. Tam çıktığım anda karşılaştığım şeyle korkuyla geri suya düştüm.
Bu oydu... Beni karanlığa hapseden kişi...