Çıkarlar

2322 Kelimeler
"Beni neden aydınlık tarafa götürüyorsun? Benden çıkarın ne?" Şüpheyle sarf ettiğim kelimelerden sonra ortamdaki tek ses odunların çıtırtısıydı. Gözlerim gözlerine kenetlenmiş cevabı vermesini beklerken sabırsızlanmaya başlamıştım. "Bu bir çıkar değil." dedi önce ama söylediğine kendi bile inanmamış gibiydi. Gözlerimi devirdim ve hala ısınmamış olan ellerimi birbirine sürttüm. "Peki ne?" "Prenses..." dedi ve derin bir nefes aldı. Sesine yansıyan özlem ve burukluk beni düşündürmüştü. Karanlıkta kaldığım bir ay sonucunda bu sorularıma cevap alamazsam kafayı yemem an meselesiydi. "Seni dinliyorum." dedim kendimden emin bir sesle. Sonunda temizlenmiş olan ve kurumaya yüz tutmuş saçlarımı geriye doğru attım ve yüzümü tamamen ona döndüm. Çocuğun suratında nedendir anlamadığım tuhaf şeyler gizliydi. Kahverengi gözlerine yansıyan karmakarışık duyguların sebebi benden kaynaklanıyormuşçasına kendimi suçlu hissetmiştim. "Aydınlık bölge..." dedi. Sesindeki o zorlanır tını soru sormamı engellemek ister gibiydi sanki.  "Oraya ne olmuş?" dedim yine de devamını söylemesini umarak. "Yıkılıyor." Sarf ettiği sözlerden sonra acı çeker bir hal alıp gözlerimin derinlerine baktı. O an içim bir tuhaf olurken tüylerim ürpermişti. "Neden?" dedim. Ses tonumu olabildiği kadar anlayışlı, yumuşak bir kıvama sokmuştum belki de yanan odunların çıkardığı huzur verici o sesinde ruh halimi dengelemesi konusunda yardımı olmuştu bilemiyordum. Khaw kafasını yanan ateşten çekip bana çevirdiğinde gözlerindeki saf nefret kendini belli ediyordu. "Çünkü yıllardır prensese sahip değiliz." derken tıslar gibiydi. Benden istediği şey aydınlık bölgenin prensesi olmam mıydı?  "Başka... Benden başka prenses yok mu?" dedim duraklayarak. En son isteyeceğim şey iki bölgenin arasında sıkışıp kalmak ve bir tercihe zorlanacak olmamdı. Üstelik hala prenses olabileceğimden emin değildim ve buradan kaçmak için çözüm yolu arıyordum. Oysa Khaw beni bu gerçek olmayan dünyadan kurtarmak yerine buraya daha fazla aitleştiriyordu. Bu kesinlikle kabulleneceğim bir durum olamazdı kimsenin çıkar oyuncağı olmayacaktım.  "Hayır tabi ki." dedi hala bana bakmaya devam ederken. Daha sonra da elini omzuna düşen düz saçlarının arasından hızlıca geçirdi.  "Prensesler bir anda gelirler. İhtiyaç duyulduğu zamanlarda... Bir anda burada olurlar. " derken düşünceli bakıyordu. Sanki kafasında oturtamadığı sorunları vardı ve hala çözebilmiş gibi değildi. Söylediği şey ise kulağıma inandırıcı gelmekten çok uzaktı.  "Buraya ait olmadığımı biliyorsun o zaman." dedim bir rahatlama yaşayarak. Bir anda kafasını tekrar bana çevirdi ve gözleri beni öldürmek istercesine baktı. Ürkmüştüm. Zaten ona güvenebileceğimi düşündüren şey de neydi? "Buraya aitsin. Buraya ait olmayan buraya gelemez." dedi kesin bir tonda. Sesi tam kulağımın dibinden geliyordu. Ona döndüğümde bana haddinden fazla yaklaştığını görerek geriye çekildim. İsteyeceğim en son şeylerden biri de buradaki insanlardan biriyle duygusal şeyler yaşamaktı ve bu olacaksa bile onunla asla olamazdı. "Her neyse... Peki şimdi ne yapmam gerekiyor?" dedim kabullenmiş gibi göstererek. Bu yanlışı asla kabul etmeyecektim ama bunu onların açıkça bilmesine gerek yoktu. Kimse beni buraya ait olduğuma ikna edemezdi. Aldığım karar ise şuydu; kendinden başka kimseye güvenme... "Aydınlık bölgenin prensesi olacaksın. Karanlık taraftan önce sana taç takmamız gerekiyor bunun için ise seni saklamamız gerek. Aksi takdirde aydınlık bölgeye gelir halka zulüm eder ve seni götürürler." Söyledikleri üzerine düşündüğüm zaman bu daha mantıklı geliyordu. Kim sürekli hırlayan ve birilerini mahzene kapatmaktan hoşlanan birinin prensesi olmak isterdi ki? O gözler aklıma geldikçe korku baş gösterse de bu durumdan eskisi kadar etkilenmiyordum. Kafama takılan nokta ile tekrar ona döndüm. "Peki? Prensiniz kim?" dediğimde gözlerini kısmış ateşe bakıyordu. Yavaşça gözlerini gözlerime çıkardı ve derin bir iç çekerek konuştu.  "Deran." derken sesinde kendini belli eden bir kıskançlık mı vardı yoksa bana mı geliyordu emin değildim. Belki de fazla kuruntu yapmaya ve insanların sürekli kötü düşündüğüne inanmaya başlamıştım.  "İyi biri mi?" dedim öyle olmasını umarak. Bakışlarını ateşin arka tarafındaki duvara çevirdi ve bir kaç saniye düşünme payı verdi kendine. Bundan rahatsızlık duyarak hafifçe kıpırdandığımda gözlerini devirdi. "Sana işkence mi ettiler?" Kurduğu cümlenin aksine o kadar vurdumduymaz söylemişti ki bunu kendimi değersiz hissetmiştim.  "Bir ay boyunca o kapalı yerde kalarak hayatımın en berbat zamanlarını geçirdim ben zaten. Sence bu bile yeterli değil mi iyilik istemek için." Dediğimde söyleyecek sözü yokmuş gibi kafa salladı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Eline aldığı sopayla ateşi karıştırırken ona baktığım her saniye aklıma yeni bir soru takılıyordu. "Orada olduğumu nasıl bildin?" dedim. Kaşlarını hafifçe çatıp bana doğru döndü. "Nerede?" dedi anlamamış bir ifadeyle. "Yeşil gözlü yaratık ile aynı yerde olduğumu nereden bildin diyorum... Bana toprağın altında onlardan yüzlerce olduğunu söyleyen sendin. Hepsini teker teker açıp bakmadın ya..." Tam o anda çıkan gürültülü ses, bütün düşüncelerimi bir anda siliverirken yerimde sıçramış ve fal taşı olmuş gözlerimle mağaranın girişine odaklamıştım. Adını bilmediğim yaratıklar tarafından yenmek isteyeceğimi hiç zannetmiyordum bu yüzden Khaw'ın dibine girdim ve gözlerine baktım. "O da neydi?" dedim kalbim küt küt atarken. Umursamaz bir ifadeyle elini savuşturdu ve yine aynı umursamaz ifadeyle cevap verdi. "Akşam çöktüğünde oluşan klasikler." Söyledikleri sayesinde artık geceleri dışarı adımımı atmayacağımı düşünmeye başlamıştım. Kafamda kurulan planlar bir bir çıkmaz sonuca ulaşırken nefes almaya çalıştım. Burnuma gelen o iğrenç kokuyla yüzüm buruşmuştu yine ama buna katlanmak zorundaydım. "Prenses..." dediğinde kafamı kaldırıp ona baktım. Gözlerindeki alay bariz belliyken kaşları merak ettiği bir soruyu sormaya hazırlanır gibi yukarı kalkmıştı. "Efendim?" dedim hala ona bakmaya devam ederek. "Sürekli buraya ait olmadığını iddia ediyorsun. O zaman nereye aitsin?"  Dediğinde beynimde belirmeyen düşünceler beni yine sinirlendirmişti. Kafamın içi şu köşede duran siyah taş kadar boştu ve ben buna katlanamıyordum. "Bilmiyorum." dediğimde sesim öyle kırık ve acınası çıkmıştı ki ben bile kendime üzülmüştüm.  "Öyleyse buraya uyum sağlamaya başlasan iyi olur." *** Güne zinde başlamak terimi benim için son bir ayda olmayan bir terimdi. Yine soğuk bir zeminde gözlerimi açarken dudaklarım titriyor üzerimdeki kazağa daha sıkı sarınıyordum. Çıplak bacaklarıma giren ağrıyı görmezden gelmek zordu yine de direnmeyi öğrenmiştim acılara, ağrılara... Etrafa kısa bir göz attığımda dün gece yanan ateşin yerini küllerinin aldığını gördüm. Khaw neredeydi? Beni bırakıp gittiği kanısına kapılmak üzereyken mağaranın girişinden duyduğum ıslık sesiyle tuttuğum nefesi serbest bıraktım. Küçük bir şarkı mırıldanıyor aralara ise ıslıkla renk katıyordu. "Bir zamanlar güzeldi Her yer bahar gibiydi..." Tekrar bir ıslık... "Bir kıyamet koptu Her yer kül oldu..." Şarkının sözleri kalbimde tuhaf etkiler bırakıyordu. Aydınlık bölge... Dün gece rüyamda o kadar ilginç şeyler görmüştüm ki sanki gerçekten buraya aitmişim gibi gelmeye başlamıştı. Eğer gerçekten bir seçim yapmam gerekiyorsa aydınlığı seçecektim. Buradan kurtulana kadar rahat yaşamam gerekiyordu.  Yerimden hızla doğrulduğumda belimin tutulmuş olmasına şaşırmayarak girişe ilerledim. Khaw mağaranın yanında duran çalılıktan bir şeyler toplarken işine oldukça odaklanmış bir haldeydi. "Hey!" dedim beni fark etmesi için. Hızla bana döndüğünde açık kahverengi saçları savrulmuştu. Güneşte parlayan uzun saçları capcanlı duruyordu tıpkı kahverengi gözleri gibi... Peki ya ben, püskürenin kumlarıyla başkalaşmış koyu kahve saçlarım ve sönük bakan gözlerimle nasıl bir profil çiziyordum onun gözünde? "Ah uyanmışsın." derken sesi tuhaf bir halde neşeli çıkıyordu. Gözlerinin içi bile gülerken ben de tebessüm etmek zorunda hissetmiştim kendimi. Belki de gelecek güzel günler için bu kadar sevinçliydi. Ne yazık ki ben gelecekten o kadar ümitli değildim.  "Ne ne yapıyorsun?" dedim bu durumu garipseyerek. Erkenden diğer tarafa geçmemiz gerekirken o şarkı söyleyerek bir şeyler topluyordu, bunu aklım almıyordu. "Ben dayanırım ama sen dayanamazsın. Çok yürüyeceğiz ve aç halde gidersen başıma beladan başka bir şey getirmezsin." Söyledikleri bittiğinde yutkundum ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. Sözlerinin beni incitmiş olması garipti... "Pekala öyleyse acele et." dedim az öncekine nazaran soğuk bir sesle. Mağaraya yönelirken de kendi kendime mırıldandım. "Prensses açs kalamazs." Kendimi Hırçın'ın taklidini yaparken bulduğumda aklıma gelen fikir ile ürkmeye başlamıştım. Prens beni yerinde göremediği zaman onları da cezalandırır mıydı? Kafamı hayır anlamında sallarken arkamdan gelen tıkırtılar Khaw'ın içeri girdiğinin göstergesiydi. Kucağına topladığı şeyleri yere serdiğinde bana sorma nezaketinde bulunmadan oturup yemeye başlamış olması sinirlerimi daha da germişti. "Pardon bilmiyorum farkında mısın ama az önce onları benim yiyeceğimden söz ediyorduk." derken yukarıdan yukarıdan onu izliyordum. Ağzına attığı turuncu renkli şeyin sıvısı dudaklarına bulaşmıştı. "Davet mi bekliyorsun yemek için? Ayrıca seni oraya götürecek kişinin yolda bayılmasını istemezsin bence." dedi pişkin pişkin sırıtarak. Gözlerimi devirdim ve yere oturdum. Geceliğimin kapatamadığı bacaklarım yerle buluştuğunda tekrar titremiştim. Eğer bir prensessem neden prensesine bu kadar kaba davranıyordu anlayamıyordum.  Turuncu şeyi ağzıma attığımda aldığım yoğun tat gözlerimi kapamamı sağlamıştı. Dişlerimin ezdiği parçalardan çıkan tatlı sıvı gülümsememe sebebiyet vermişti. "Bağımlılık yapar." dediğinde gözlerimi açıp ona baktım. Bana boş gözlerle bakarken kaşlarımı hafifçe çattım. "Karanlık tarafın her şeyi bağımlılık yapar." dedi sonra muzdarip bir sesle. Bu sözün buranın prensi içinde geçerli olduğunu hiç zannetmiyordum zira daha ilk zamanlarından beni kendinden nefret ettirmişti.  "Düşün, bir yanım burada kalmak istiyor." derken hayaller alemine geçiş yapmış gibi derin bir iç çekmişti. Gözlerindeki bu tuhaf ifadeyi bırakıp eline turuncu meyveyi aldı tekrar. "Bak şimdi ne yapacağım!" Sesi küçük bir çocuğunki gibi neşeli çıkıyordu. Turuncu şeyi ağzına attı ve tuhaf hareketler yaparak sonunda ağzını açtı. Turuncu meyvenin sıvısı dişlerine bulaşmış bir halde sırıtıyordu ve bu görüntü kaşlarımı çatarak gülmeme neden olmuştu. "Sen buna eğlence mi diyorsun?" dedim biraz alaylı bir sesle. Ufaktan hayal kırıklığına uğradığını sezmiştim. Bu iyiydi çünkü her zaman alaya alınan taraf olmaktan sıkılmıştım. "Daha iyi bir fikrin var mı?" dedi gözlerini kısarak. Dişlerinde hala turuncu meyvenin kalıntıları kalmış bir halde somurtarak sorduğunda daha komik gelmişti bu görüntü diğerine nazaran. "Evet var. Mesela bir an önce yiyip buradan gidelim." dedikten sonra meyveleri hızlı hızlı ağzıma tıktım. Bana şaşkınlıkla bakıyordu. Ağzımda meyveler varken konuşmak zorunda kalmıştım. "Ne var?" Sesim oldukça boğuk ve kaba çıkmıştı doğrusu. "Bir prensesi bu halde göreceğimi hiç tahmin etmezdim." dedi tiksinmiş bir suratla bakarak. "Evet evet ondan." diyerek ayağa kalktım. Umursamaz ol Prenses umursamaz ol... Sonunda mağaradan çıktığımızda ayağıma batan çalılarla yürümenin zor olacağını fark etmiştim. "Ayaklarım..." dedim yardım dilenircesine. Bana dönüp aval aval baktığında onu boğma isteğim artıyordu. "Ayakların ne?" dedi anlamaz gözlerle bakarak. "Acıyorlar." dedim dişlerimin arasından. Gözleri ayaklarımda gezindikten sonra bana döndü tekrar. "Elimden bir şey gelmez." Sinirle yumduğum gözlerimi bir on saniye sonra açarak rahatlatmaya çalıştım kendimi. Fakat gündüz vakti bu kapkara orman beni rahatlatmaktan daha çok bunalıma sokuyordu. "Prens ne zaman fark edecektir?" dedim dayanamayarak. "Bilmem daha önce o prensle muhatap olmadım." Dedi umursamaz bir ifadeyle. Adımlarımı hızlandırıp yanına ulaştığımda ne yapıyorsun dercesine bana bakıyordu. "Onun adını biliyor musun peki?" Gözlerimden merak fışkırdığını tahmin edebiliyordum.  "Hayır. Söylentiye göre ismi anıldığında başına hiç de iyi şeyler gelmiyormuş. Bu yüzden adını bilenler bile kimseye söylemiyor." Merak tüm benliğimi sararken gözümün önünde canlanan simsiyah gözler bir an tüylerimi diken diken etmişti. Dudaklarımdan içeri titrek bir nefes çektiğimde Khaw'ın gözünden kaçmamıştı bu hareketim. Hemen önüme döndüm ve sık ağaçlar arasında ilerlemeye devam ettik. "Gerçekten yürüyecek miyiz?" dedim artık bundan sıkılarak. Yol bitmek bilmiyor ayaklarım acıyor, arada esen rüzgar bedenimi titretiyordu. "Ah keşke bir Püsküren'im olsaydı." dedi tekrar iç geçirerek. Gözlerimi devirdim. O yaratığı neden bu kadar istiyordu ki... "Kum püskürtmesi sence de saçma değil mi?" dediğimde bir kaç saniye zamanı geri almak istesem de artık bunları düşünmek için çok geçti. Adımları durmuş bana dehşet saçan gözleriyle bakarken yutkundum. "Devam edelim..." dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. Tutarsız olmaya başlamış olmam sadece benim suçum muydu yani? Burada ki her şey normal bir tek ben tuhaftım zaten değil mi! "Bir daha o mucizevi yaratıklar hakkında böyle konuşmaya devam edersen..." cümlesini yarıda kesmiş söyleyebileceği bir tehdit arıyordu yana yakıla. Gözleri üzerimi hızlıca taradı ve gözlerime sinsice bakışlar yolladı. "Kazağımı geri alırım." Söylediği parlak tehdit karşısında dalga geçmemek için kendimi zorlasamda ağzımdan bir kaç sözcüğün dökülmesine engel olamamıştım. "Ne kadar da korkunç bir tehdit." Söylediğim sözü duymuş çenesini sıkmaya başlamıştı. "Ukala prenses." dedi sessizce. Fakat bunu duymuştum duymakla da kalmayıp sinirlenmiştim. Omzuna çarparak ilerlemeye devam ettim. "Bu taraftan!" diye bağırdığında bozuntuya vermeden gösterdiği yerden ilerlemeye başladım. "Şimdi sessiz ol." dedi kolumdan tutarak. Gözleri sık ağaçların arasında gezinirken bir şeyleri arıyor gibi bir hali vardı. Dediğini yaparak sesimi çıkarmadım ve ben de etrafı izlemeye başladım. Koyu renk yosunlarla kaplı koca gövdeli ağaçlar üzerime doğru geliyor gibiydi. Ürkütücü bulduğum görüntü karşısında kollarımı kendime doladım. Aydınlık bölgeye gerçekten ihtiyacım vardı. Cıyaklama sesi duyduğumda korkuyla Khaw'a döndüm. İşaret parmağını dudağına götürmüş bana sus işareti yapıyordu. Kırık kanatlı bir şeyin üzerimize uçtuğunu fark etmemle bir çığlık koyverip Khaw'ın üzerine fırladım. Kollarımla boğazını sıkarken geriye doğru sendelemesiyle yere kapaklanmıştık. "Kahretsin!" diye bağırdı kollarımdan kurtulmaya çalışırken. Az önceki yaratık da benim gibi çığlık atarak geri kaçmıştı. Khaw homurdana homurdana kollarımdan kurtulduğunda gözleri yaratığı aradı. Kollarımdan destek alarak ayağa kalktığımda köşedeki ağacın arkasına gizlenen boz yaratığı görmemle tekrar bir çığlık attım. "Prenses bağırmayı kes artık!" Khaw'ın sesini duyan yaratık ağacın köşesinden kafasını uzatıp bu tarafa baktı. Büyük kahverengi gözleri korkuyla bu tarafa doğru bakarken burun delikleri şişip geri iniyordu. Yutkundum ve sakin kalmaya çalıştım. "O... O şey..." dedim elimle onu gösterek. Khaw gösterdiğim yere bakınca rahat bir nefes verdi. "Ah... O benim. Sana bahsettiğim şey... Yani babamın Püsküren yerine bana aldığı şey." dedi ve gözlerini bana çevirdi. Püsküren bunun yanında devasa kalıyordu fakat bu yaratığın da tuhaf bir çekiciliği vardı. Hadi ama az önce çığlık atıp Khaw'ın üzerine hoplarken de böyle mi düşünüyordun prenses! Kendi kendime tartışmam bittiğinde ona döndüm. "Tamam söyle şuna gelsin korkmasın onu yemeyeceğim." dedim bıkkınca. Khaw dediğim şeyler karşısında duygudan duyguya girerken kaşları çatılmıştı. "Hey kırık kanat buraya gel!" Kırık kanat mı? Ne kadar aşağılayıcı bir isim takmıştı o masum yaratığa! Khaw'a karşı neden yaratığı savunduğumu bilmiyordum... Kırık kanat bize doğru ürkek adımlar attığında tek kanadına gözüm takıldı. Kahverengi tüylerle kaplı sol kanadı kırık ve savunmasız duruyordu. İçim acırken korkmamak için çaba gösterdim. Cesaretli gibi davran prenses cesaretli gibi, en azından Khaw'ın yanında. Boz ve kahverengi renklerinin hakim olduğu orta boylardaki tuhaf yaratık ürkek bakışlarla Khaw'ın önünde durduğunda göz ucuyla ikisine baktım. Khaw hoşnutsuz bir halde kuşa -her ne kadar kuşa benzemese de- bakarken varlığımı belli edecek bir şekilde öksürdüm. Kartalınkini andıran sivri sarı gagasıyla beni didik didik ettiğini düşünmek çok korkutucuydu üstelik.  "Her neyse gidiyoruz." diyen Khaw kuşun üzerine pat diye oturduğunda kuş acı bir ses çıkardı. Suratım buruşurken Khaw'ın bana baktığını hissettim. "Her zamanki gibi davet bekleyen bir prenses..." dedi iç geçirerek. "O kırık kanadıyla bizi taşıyabilir mi?" dedim tereddütle bakarken. Kuşun ürkek gözleri yere bakarken içimden ona binmek geçmiyordu. "Başka şansımız yok." dedi bıkkın bir sesle. Khaw, kuşun üzerinde biraz arkaya giderek benim için ön tarafa yer açtığında kararsız adımlarla kuşa binmeye çalıştım. Ellerime değen tüyler beni ürpertirken kuşun üzerindeki yerimi alabilmiştim. "Hazır mısın?" demesiyle uçacağımızı idrak ederek nefesimi tuttum. Kırık kanat ormanın içerisinde aniden koşmaya başlayınca korkuyla kendimi Khaw'a yapıştırdım. Gökyüzüne doğru yükseldiğimizde kapadığım gözlerimi açtım ve suratıma çarpan rüzgarın beni rahatlatmasına izin verdim. Buraya geldiğimden beri ilk defa bu kadar huzurluydum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE