Bu... Bu gerçekten ben miydim?
Alnımda birikmiş bir kaç ter damlasını hissetmemle ellerimi yavaşça yüzümde gezdirdim.
Bu tıpkı bir hayal gibiydi. Gerçek olamayacak kadar pürüzsüz ve yumuşak bir yüzüm vardı.
Tenim eskisine nazaran ışıl ışıl parlıyordu. Kahverengi uzun saçlarım sanki o kadar uzun süre boyunca kirliliği hiç tatmamış kadar güzel dalgalanıyordu.
Kahverengi gözlerim, ruhumun aksine parlayarak bakıyordu kendime.
Sirkelendim ve yutkunup saçlarıma dokundum. Kendime geldiğimde bunun gerçek olmadığını düşündüm. Belki de parlak gözlü yaratık haklıydı çünkü bu gerçek olamayacak kadar tuhaftı.
"Prenssess hazsır mı?" diyen kediyle derin bir nefes alarak bu küçük yerden çıktım ve onların yanına gittim.
Karga gelip omzuma konduğunda gözlerimi devirdim ve cesaretli olmayı emrettim kendime. Onunla tekrar karşılaştığım zaman konuşacak ve bu içine düştüğüm bilinmezlikten kurtulacaktım.
"Gidelim." dedim ve göğsümü dikleştirdim. Kedi önden gidiyordu tekrar.
Ne kadar yürüdüğümüzü kestiremiyordum artık. Bir merdiven bitiyor başkası çıkıyordu onun yerine. Bu da yetmiyor uzun ve dar koridorlardan geçiyorduk.
Sonunda büyük ve soğuk taş duvarlardan kurtulduğumuzda iç karartıcı bir atmosferi olan havaya baktım ve kaşlarımı çattım.
"Neyle gideceğiz?" dedim aldırış etmemeye çalışarak. Karga cevap vermek yerine büyük bir gürültüyle bilindik karga sesini çıkardı. Bu sesle birlikte kaşlarım daha da çatılmıştı.
Birazdan önüme başka bir at arabası çıkınca sabahki halim gözlerimin önüne gelmiş ve kalbim kasılmıştı. Kurtarıcı çocuğu bulmalı ve bu yerden kurtulmalıydım.
İçime yerleşen bir kaç umut kırıntısı ile binmeye çalıştım at arabasına. Kırmızı elbisenin eteklerini kaldırdım ve kısa topuklu ayakkabımı arabanın zeminine koydum. Ellerim, aldığım cesaret kararının aksine titreyerek devam ediyordu işine.
Koltuğa oturduğumda kedi üzerime zıpladı ve kucağıma oturarak bana baktı yeşil sinsi gözleriyle. Yutkundum ve ne var dercesine baktım ona.
"Prensses korkskuyors mu?" dedi şüpheli gözlerle. Dudaklarım aralanmış bir halde konuşmayı denedim. Korkmuyorum demek kolay mıydı bu pozisyonda...
"Hayır." dedim kendimden emin olmaya çalışarak. At arabası hareket ettiğinde büyük bir heyecan dalgası yine bedenimde alevlenmişti.
Aldığım derin nefesler titrek bir halde çıkarken gözlerim küçük pencereden dışarısına gitti.
Ortalık neredeyse kararıyordu ve çoğu şey seçilmiyordu. İçinden geçtiğimiz bu küçük yol, oldukça ürkütücüydü ve bizi içine hapsetmiş gibiydi. Dudaklarımın kuruduğunu hissederek yutkundum. Karga neredeydi ve bu yaratık kucağımdan inmeyi planlamıyor muydu?
Elim istemsiz bir halde kedinin başına değince kedi kapamış olduğu gözlerini şimşek hızıyla açtı ve dehşete kapılarak bana baktı.
"Sa... Sadece dokundum." dedim korkuyla. Gözlerini rahat bir ifade ile geri kapadığında elimi tekrar başına değdirdim ve okşamaya çalıştım. Belki de yapmam gereken buydu? Kendimi sevdirmeliydim...
Kedinin mırıltısı doğru yönde olduğunu ispat ettiğinde rahata kavuşmuştum. Biraz sonra at arabası ani bir şekilde durunca kedi tıslayarak kucağımdan hopladı ve patilerini zemine batırdı. Yarasa kanatları dikleşmiş, dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı kendini savunur bir hal almıştı.
Hemen arabanın kapısını açıp dışarı baktım. Önümde uzanan kocaman bir yol ve onun hemen önünde büyük bir şato... Nefesim kesilmiş bir halde şatoya bakarken karga atların kafasından uçup benim omzuma kondu. Kedi benden önce davranarak yere hopladı ve "Evisne hoşsgeldin Prensses" dedi.
Evim? Burası benim evim miydi? Bundan sonra burada mı yaşayacaktım yani? "Gidelim." diyen karga ile ilk adımımı atmıştım bile.
Taş yolda ilerlerken esen hafif rüzgar gözlerimi yaşartıyor ve buradan arkama dahi bakmadan kaçma isteğimi bastırıyordu.
Kafamı hayır anlamında sallarken aldığım derin nefes devam etmemi sağladı. Şatonun kapısına kadar ulaştığımızda kapıda iki adet görevli gördüm. Normal insanlar...
Üzerlerine giydikleri zırhlardan suratları seçilmese bile siyah gözleri parlıyordu. İri vücutlara sahiplerdi ve bu beni tekrar korkutmak için iyi bir nedendi.
"Kapıları açın." dedi Dahi adamlara doğru. İki adam birbirine baktı ve ardından küçük bir baş hareketi ile kapının üzerinde bulunan ipleri kendilerine doğru çektiler.
Kapı büyük bir sesle açılırken nefesimi tuttum. İçeriyi bir an önce görmek isteyen gözlerim fıldır fıldır hareket ediyordu.
Kedi önden yürüyünce ürkek adımlarla devam ettim. Her yer olabildiğince sessiz ve küf kokarken yaptığım tek şey ifadesiz bir şekilde kediyi takip etmekti.
Sonunda bir kaç merdiven çıktığımızda bir odanın önünde durduk. Kedide kargada yana çekildi ve başlarını yere eğdiler.
"Neler oluyor?" dedim korkuyla önümde duran kapıya doğru bakarak. Siyah, işlemeli kapı heyecanımı artırırken içeride beni neyin beklediğini hatırlıyor ve gözlerim sulanıyordu.
"Seni bekliyor." dedi Dahi bana bakmadan. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapadım ve sakin olmaya çalıştım.
Sonunda kendimi hazır hissettiğimde elim kapının üzerinde duran tokmağa gitti. Elimin darbesiyle açılan siyah kapıdan içeri girerken kalbim ağzımda atıyordu.
"Siz... Gelmeyecek misiniz?" dedim dayanamayarak. Güvende hissetmiyordum kendimi. En azından Dahi omzumda olsaydı...
"Hayırs." dedi Hırçın önüne bakarak. Onların neyi vardı böyle?
Kafamı salladım ve adımlarımı attım. Daha ilk adımda duyduğum hırıltılı ses ile yerimde sıçramıştım. "Kapıyı kapa." Vücudum emri anında yerine getirirken kendimi onun önünde buldum.
"Bana bak." diyen sesle hafifçe titreyen gözlerimi ona çevirdim. Oradaydı işte bütün ihtişamıyla karşımda bana bakıyordu.
Siyah gözleri beni tararken, tatmin olmuş ince dudakları bana hayran dolu bakıyordu. Düz kaşları hafifçe kavislendiğinde sakin olmaya çalıştım.
"Dipsizin prensesi..." dedi. Sesindeki o hayran dolu ifadeye alışmaya başlıyordum. Yüz ifadesi, ses tonu, jestleri her şeyi öylesine zıttı ki kafam allak bullak olmuştu.
"Evet?" dedim kabullenmiş gibi. Birden ayağa kalktığında geriledim istemsizce. Ortamın kasveti ve karanlık havası beni daha fazla germekten başka bir işe yaramıyordu.
Üzerinde siyah bir pelerin vardı, boynundan küçük bir düğümle bağlı duruyordu. Çok uzun olmayan vücudunu saran siyah pantolon ve siyah gömleği her ne kadar korkunç görünmese bile korkmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Kırmızı elbisemin eteklerini tutan parmaklarımı sıktım gerilmekten. Artık ne söyleyecekse söylese iyi olacaktı! Yoksa birazdan gerilmekten dolayı kopacaktım.
"İki gün..." dedi sakin bir şekilde. İki gün neydi?
"İki gün sonra prenses olacaksın resmi olarak. Törenden sonra geri dönülmez bir yola gireceksin."
İlk kez bu kadar uzun konuşmuştu ve ben konuştuklarını beynimde tekrar edince kurtulmak için sadece iki günüm olduğunu öğrenmiştim.
Yüzümde tanımlayamadığım ufak bir tebessüm belirince bunu fark etmemiş olmasını dileyerek eski halime döndüm tekrar.
"Şimdi gidebilirsin." dedi Prens. Gözlerimi ona çevirdim, açık kalmış dudaklarımı kapadım ve anladığımı belirten bir kafa sallama hareketi yaptım. Bakışları donuk bir halde üzerimde gezinmeye devam ederken odadan çıkmam gerektiğini hatırlattım kendime.
Neredeyse koşar adımlarla kaçmıştım boğucu odadan. Onunla aynı ortamda bulunmak beni fazlasıyla germişti. Odadan çıktığım anda aldığım derin nefesle gözlerimi kapadım ve elimi kalbime koydum.
"Prensses?" diyen kedinin sesiyle gözlerimi açtım ve bana şaşkınca bakan Dahi ve Hırçın'a döndüm. "Ta... Tamam ben... Dinlenmek istiyorum." dedim bir çırpıda. Dahi kafasını salladı ve hemen omzuma kondu.
Kedi, yine önden giderek beni yönetiyordu. "Siz benim yardımcım mısınız?" dedim dayanamayarak.
"Prensess bizsim sahibimizs." dedi Hırçın devam ederken.
Üst katta bulunan bir odaya girdiğimizde etrafı inceledim.
Kırmızı duvar kâğıdıyla kaplı odanın ortasında yuvarlak siyah bir yatak vardı. Yerler siyah taşlarla bezenmişti ve pencereler boydan boya koyu kırmızı perdelerle kaplıydı. Bu kesinlikle benim tarzım olamazdı.
Bir an önce üzerimde duran kırmızı elbiseden kurtulmak ve rahat pijamalarla uyumak istiyordum. Bu sürede de kaçmak için plan yapmalıydım.
"Beni yalnız bırakın." dedim kararlı bir sesle. Dahi ve Hırçın şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Kendimden emin bir şekilde göğsümü kabarttım ve tekrar ettim. "Beni-yalnız-bırakın." Her bir kelimesine vurgu yaparak söylediğim sözle beraber ikisi de tek çift laf etmeden odadan çıktı. Arkalarından kapıyı kapadım ve gözlerimi dolapta gezdirdim.
Gidip üzerime uyacak bir şeyler aradım. Maalesef hepsi üzerimdeki gibi elbiselerden oluşmaktaydı. Benim beyaz geceliğim ne âlemdeydi kim bilir?
Diğer raftan çıkardığım geceliklere baktım. Elime siyah geceliği aldım ve odanın diğer tarafına açılan kapıya yürüdüm.
İçini açtığımda tahmin ettiğim gibi bir banyo ile karşı karşıyaydım. Hemen üzerimdeki elbiseden kurtuldum ve suyu açıp küvetin içine attım kendimi.
Sessiz bir şekilde suyun içinde beklerken bütün planları kafamdan geçirdim.
Kurtarıcı çocuğa ulaşmam gerekiyordu ama nasıl? Buradan nasıl çıkacaktım nereye doğru gidecektim? Hadi kurtarıcı çocuğu buldum ondan sonra nereye gidecektim?
Zihnimde anlam bulamayan şeylerle kaşlarım çatılmıştı. Ben... Ben hiç bir şey hatırlamıyordum... Ne eski hayatımı ne adımı ne yaşımı... Hiç bir şey yoktu zihnimde.
İçimdeki boşlukla şaşkınca sudaki yansımamı seyrettim. Gözümden düşen bir damla görüntümü dalgalandırmıştı.
Duyduğum öfke ve sinirle hızla banyodan çıktım. Üzerime geçirdiğim gecelikle odanın ortasında dikilirken gözyaşlarım yanaklarımı ıslatmaya devam ediyordu.
Sinirle tepinerek yatağın üzerindeki çarşafı dağıttım. "Hatırla hatırla!" diye bağırıp duruyordum kendi kendime. Elime geçen her şey tuzla buz olurken sinirden çıldırmak üzereydim.
Kalbim daralmış, hıçkırıklarım nefes almamı engellemişti. Islak saçlarımı çekiştirmeye başlamıştım sinirle.
Odanın kapısı jet hızıyla açıldığında "Yaklaşma!" diye bağırdım. Günlerce orada kalmanın ardından biriken her şeyi bu odada mahvetmiştim. Bütün hayal kırıklarımı yıkmıştım bir bir...
"Gelmeyin!" diye bağırsamda bu onları durdurmaya yetmemişti. İki adam kollarımdan tutarken debelenmeye devam ediyordum. Vücudum havalanmıştı ve bacaklarımı boşluğa doğru savuruyordum.
"Bırak!" Sesim kısılana kadar bağırıp çağırmıştım. En sonunda ise sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Hatırlamıyorum... Hiç bir şeyi... Nasıl, neden?"
Anlam veremiyordum hiç bir şeye. Beni kollarımdan tutup bir yere sürüklüyorlardı. Başım önüme düşmüş bir halde yenilginin tadını çıkardım.
Beni bıraktıklarında ayakta duracak dermanı bulamıyordum kendimde.
"Cezalısın." diyen hırıltılı ses ile kafam hemen kalkmıştı. Bir kaç santimlik mesafemde duruyor ve delici bakışlarını üzerimde gezdiriyordu.
"Ne?" dedim anlamsız bir sesle. Bana cevap vermedi sadece bakmaya devam etti. İsyan etmek için kuduran bedenim harekete geçmişti anında.
"Sizi pislikler! Siz kimsiniz ha! BEN CEZALI FALAN DEĞİLİM!"
Bu cesaret nereden geliyordu bilmiyordum ama biraz sonra bundan pişman olacağım kesindi.
Söylediklerim üzerine burnundan soludu ve çenesi kasıldı. "Götürün!" dedi bağırarak.
Ellerimi yakalarına yapıştırdım ve onu sarsmaya çalıştım. "Sen kimsin ha! Sen bana emir veremezsin! Prens bozuntusu kendini bir şey zanneden siyah gözlü herif!"
Ellerim çekilmişti ve yine geriye doğru sürükleniyordum. "Bırakmalarını söyle! Ben Prensesim seni adi adam, onlara beni bırakmalarını söyle derhal!"
Sesim cılız çıkmasına rağmen etkili bir tonda geliyordu kulağıma sözlerim. Sinirden kudurmak üzereydim.
"Geri döneceğim ve göreceksin!" diye tehdit ettim prensi. Neyle tehdit edebildiğim hakkında bir fikrim olmasa da bu laf kulağa hoş gelmişti.
Bana olan bakışlarında gram değişme yokken bir kapı onunla sessiz bakışmamızı maalesef bölmüştü.
"Bırak beni!" diye debelendim tekrar. Beni tutan adamlar prensten daha sessiz ve tepkisizdi.
"Prensses nerseye?" diye bağıran kediyi duydum son anda.
"Hırçın! Onlara prensesi bu şekilde götüremeyeceklerini söyle Hırçın!" desem de fayda etmemişti.
"Prenses cezalı." dedi beni tutanlardan biri. İlk kez konuşuyordu ve bu ses vücuduma korkuyu işlemişti. Kafamı hayır anlamında sallarken bir kabinin içerisine girmiştik.
Resmen yerin altına iniyorduk son hızla. Geçmeyen sinirimle kollarımı kurtarmaya çalıştım tekrar. Çıplak ayaklarımla tekme atmaya çalışsamda başarısız olmuştum yine ve yine.
Beni karanlık koridordan geçiriyorlardı. En sonunda beni iteklediler ve kapıyı arkamdan kapatıp uzaklaştılar.
Demir parmaklıklara tutundum ve son kez bağırdım. "Bırakmayın beni burada!" Sesim koridorda yankı yaparak tekrar beni bulduğunda üşüdüğümü hissediyordum.
"Pişt." Duyduğum ses ile yerimde sıçrarken gözlerim sesin geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
"Pişt!" Bu defa daha yüksek çıkan ses ile heyecanla temkinli adımlar atarak duvara doğru yaklaştım.
"Kim... Var orada?" dedim ürkek bir sesle.
"Pişt!" Sonunda sesin geldiği noktayı bulduğumda gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
Kurtulacaktım...