Oğuz Bey, yemek masasındaki örtüyü çekip tek seferde bütün kahvaltılıkları yere fırlattı. Ayağa kalkan Kadir, babasının bu hareketine alışmıştı. Kadir, gözleriyle yerdeki dağınıklığı görünce şaşırdı. “Senin düşmanların olacak adamlar beni mezarlığa götürüp işkence ettiler,” dedi. Kadir’in gözleri doldu, babasının yanında ağlamayacağına söz vermişti, küçük görünmek istemiyordu. Derin bir iç çekip, babasının konuşmasına izin vermeden mutfaktan ayrıldı.
Kadir, Hakan’ın şaşkın bakışlarını görmezden gelerek, fiziksel acısını yüzündeki ifadesiz bir maskenin ardına gizlemeye çalıştı. Zorunlu bir "normalleşme" eylemi olarak odasına yöneldi ve ebeveyn banyosuna kapandı. Duşun altında, sıcak suyun morluklarına değdikçe yarattığı sızıyı görmezden gelmeye çalıştı. O, bu evde bir an bile kalmak istemiyordu; her köşe, her eşya, dünkü esaretin ve babasına duyduğu öfkenin ağırlığını taşıyordu.
Duştan çıktıktan sonra, aklında tek bir düşünce vardı: İşe gitmek. Saçma bir gereklilikti bu. Vücudu kanayan bir yarayken, zihni korkuyla titrerken, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek zorundaydı. Bu, travmasına karşı geliştirdiği, boş ve anlamsız bir savunma mekanizmasıydı.
Galerisi için bilinçli olarak seçtiği, siyah pantolon ve yeni ütülenmiş beyaz, kısa kollu tişörtünü giydi. Bu, dış dünyaya ‘Ben iyiyim’ mesajını veren, kusursuz bir üniformaydı.
Gardırop aynasından kendine baktı. Saçlarını alelacele düzeltti. Aynadaki yansıması, yorgun gözlerine ve hafifçe şişmiş çenesine rağmen, en azından galerideki rolünü oynayabilecek kadar toparlanmış görünüyordu. Kendini beğenmekten çok, kendi yansımasını tanımak ona yetmişti.
Çekmeceden arabasının anahtarını aldı. Odasına hızla bir göz gezdirdi; burada geçirdiği uykusuz gecenin ve bitmek bilmeyen düşüncelerin ağırlığını hissetti.
Merdivenlerden inerken, evdeki yoğun sessizlik onu daha da geriyordu. Tam ayakkabılığın yanına ulaştığında, babası Oğuz Bey’in sesi koridorda yankılandı: “Nereye gidiyorsun?” Sesinde ne endişe, ne de şefkat vardı; sadece sert bir sorgulama tonu hakimdi.
Kadir, babasının sesini duymazdan gelerek, sessizliğini bir kalkan gibi kullandı. Ayakkabılıktan en rahat spor ayakkabısını çıkardı ve sert, hızlı hareketlerle giyindi.
Babasına cevap vermeden, dış kapıyı sanki bir isyanı mühürlüyormuşçasına çarparak kapattı. Çarpmanın sesi evin içinde yankılanırken, Kadir'in sessiz isyanının gücü açığa çıkıyordu.
Garajdan gri arabasını çıkardı. Arabanın motor sesi, onun özgürlüğe atılan ilk adımıydı. Tam sokağa çıkmak üzereyken, dikiz aynasını düzeltti. O an, babasının evin oturma odası camından, gölge gibi ona baktığını gördü.
Soğuk, yargılayıcı bir bakıştı bu. Kadir, gözlerini aynadan hızla ayırarak gaza bastı ve garajdan fırladı. Evinden uzaklaştıkça, sanki ağır bir zincirden kurtuluyormuş gibi hissetti. Onun için ev, babasının gözetimi altında, dünden kalan acıların demlendiği bir cehennemdi. İşine gidiyordu, çünkü başka bir seçeneği yoktu; oynaması gereken bir rol, sürdürmesi gereken bir hayat vardı.
Kadir, evinde huzurlu, neşe dolu bir kahvaltı yaptığını hatırlamıyordu. Anıları, her zaman kavga gürültü ve babasının soğuk gölgesiyle örülmüştü. Bu tür durumlarda ona iyi gelen tek şey annesinin sınırlı, gizli varlığıydı. Şimdi ise en huzurlu hissettiği, kendi kontrolünün olduğu yer, araba galerisiydi. Çalışmak onun için bir kaçış değil, tam aksine zihnine ve ruhuna huzur veren bir sığınaktı.
Evinden bir saatlik mesafedeki iş yerine vardığında, arabasını titizlikle park etti. Dikiz aynasına baktığında, aynadaki yansımasında geceki uykusuzluktan belirginleşen, keskin çizgiler ve yorgunluk kırışıklıklarıyla karşılaştı. Bu manzaraya kayıtsız kalmaya çalışarak omuz silkti, derin bir nefes aldı. Kapıyı açıp arabasından indiğinde, onu karşılayan yağ lekeli, enerjik çırak çocuğa yapmacık bir gülümseme yolladı.
İş yerinde, Kadir yaşından daha olgun, daha sert ve otoriter bir profil çiziyordu. "Naber evlat," dediğinde, sıcakkanlı bir jestle çırağın kısa kesilmiş saçını sevgiyle ovuşturarak selamladı.
“İyilik abi, senden naber, özlettin ya,” dedi çırak Yusuf. Elleri yüzlerce arabanın yağıyla kaplıydı. Samimiyeti yüzüne yayılan bir gülümseme vardı.
Kadir, çırağın omuzlarına kolunu atıp galerisine baktı. “Öyle oldu aslanım,” derken, galerinin kapısından içeri adım attı. Gözleri, geniş camların ardından gelen güneş ışığıyla parlayan araç yelpazesini kucaklayan geniş salonla karşılaştı. İçerideki deri ve benzin kokusunun karışımı, ona tanıdık ve güven veren bir etki yaratıyordu. Kadir’in gözleri, salonun ortasındaki dikkat çekici bir lüks araca takıldı.
“İşler ne durumda?” dedi Kadir, ateş kırmızısı lüks arabanın parlak kaportasına hafifçe sırtını yasladı. Aracın cilalı yüzeyi, göz alıcı bir parlaklık yayıyordu.
“Abi, valla işler gayet iyi. Dün öğleden sonra kıpkırmızı bir canavar geldi. Müşteri çıkarsa işimiz tamam demektir!” diyerek elini çenesine koyup neşeyle sırıttı.
“Ya, sen nasıl bir çocuksun, para deyince gözlerinin içi lamba gibi parlıyor,” dedi Kadir, hayretle karışık bir şaşkınlıkla.
“Abi, hayat böyle; ekmek parası peşindeyiz,” dedi Yusuf’un sesi anlık bir hüzünle dolarken. Gözleri kısa bir an için uzaklara daldı.
Kadir, kırmızı arabadan uzaklaştı ve Yusuf’a dönerek, sesindeki otoriteyi geri kazandı: “Hadi bakalım bana sıcak bir çay ve çıtır bir simit getir, oğlum. Hızlı ol, açlıktan öleceğim!” Kadir’in sesi, talebelerindeki aceleciliği yansıtacak şekilde salonda yankılandı.
Yusuf çırak, “Hemen abi!” diye bağırarak dükkandan bir fırtına hızıyla koşarak ayrıldı. Arkasında hızının yarattığı belli belirsiz bir toz bulutu bırakırken ilerledi, adımlarıyla yer titriyormuş gibiydi.
Kadir, dükkanını gerçekten özlemişti. Her ince ayrıntısını kontrol ediyor, arabaların içine bakıyor, onları bıraktığı gibi kusursuz bulmaktan içten bir sevinç duyuyordu. Babası ne kadar zengin olursa olsun, bu dükkan onun kendi emeğiydi ve bu Kadir için büyük bir gurur kaynağıydı. Hem araba satıyor hem de tamir ediyordu; işi oldukça başarılı yerlere gelmişti.
Çırak çocuğu beklerken dükkanında sakin adımlarla geziniyordu.
Tam o esnada, arabasını tamir için bırakan müşteri içeri girdi. İkisi kısa ve resmi bir konuşma yaptıktan sonra, Kadir adama ait olan araba anahtarını geri verdi.
Çırak Yusuf, bir savaş ganimeti taşır gibi elinde gümüş bir tepsiyle dükkana girdi. Tepside Kadir’in sıcak talepleri vardı. “Helal olsun sana, aslanım,” dedi Kadir. Çırak, yağdan ve heyecandan titreyen elleriyle tepsiyi beyaz, geniş masanın üzerine koydu. Masanın diğer ucunda, paslı tamir aletleri sessizce duruyordu.
“Abi, dükkandan çıkan adam kimdi?” diye sordu Yusuf, merakla parlayan gözlerle.
“Geçen hafta tamir için bırakmıştı arabasını, ben halletmiştim. O müşteri, şimdi arabasını almaya geldi,” dedi Kadir, çayını yudumlarken.
Kadir kahvaltısını yaparken, çırak çocuk hızla fazla eşyaları kaldırıyordu. Dışarıdaki yaz güneşi, dükkanı boğucu bir sıcaklıkla kaplamış, çalışanların alınlarında ter damlaları belirmişti. Kimisi arabayı özenle temizlerken, kimisi de motor tamir ediyordu. Kadir, içindeki yorgunluktan dolayı bugün sadece çalışanlarını sessizce gözlemlemek istedi.
Yusuf çırak, elindeki yağlı bezi farkında olmadan yüzüne sürerken, yüzü simsiyah bir tabakayla kaplanmıştı; yüzündeki saf ifadesini görmek zorlaşmıştı. Bunu gören Kadir içtenlikle kahkaha attı. Azimle çalışan, dürüst insanları gördükçe gurur duyuyordu.
Kadir, işlettiği araba galerisinde her detayla ilgilenen, titiz bir işletmeciydi ve çalışanlar da bu duruma büyük bir özen gösteriyordu. Masadan temiz bir bez alıp Yusuf çırağın yanına gitti. “Oğlum, arabayı yağlayacaksın, yüzünü değil,” dedi ve Yusuf’un kirli, simsiyah yüzünü nazikçe temizledi.
Zaman su gibi akıp giderken akşam olmuş, dışarısı maviden laciverte dönmüştü. Çalışanlar evlerine gitmişti. Sadece Kadir ve Yusuf dükkanda kalmıştı. Kapatmadan önce ikisi kalıp etrafı son bir kez düzenlemeye karar verdiler.
“Abi, ben yukarıyı temizleyeyim, sen buraları hallet,” diyerek Yusuf hızla yukarıya çıktı.
Kadir, günün son ışıklarının vurduğu dükkanın vitrinini düzeltirken, Yusuf yukarıdaki rafları toplamaya başladı. Günün son ışıkları, dükkanın içinde uzun gölgeler oluştururken, sessizlik içinde çalışmaya devam ettiler.
Kadir, son işleri yaparken, dışarıdan gelen, keskin ve düzenli bir topuklu ayakkabı sesini duydu. Arkasını döndüğünde karşısında Mezar Perisi'ni gördü.
Kadir elindeki bezi masaya bıraktı ve alnındaki teri eliyle sildi. “Hoş geldin,” dedi, telaşla elini uzatırken. Elinin yağlı ve kirli olduğunu görünce hemen pantolonuna sildi ve tekrar elini uzatarak Hicran’la tokalaşmak istedi. O an, dükkanın loş, kapanış ışığı Hicran’ın soluk yüzünü, delici mavi gözlerini ve uzun siyah saçlarını belirginleştirdi.
“Hoş buldum,” diyen Hicran, elini uzattı. Mavi gözleri, bu loşlukta daha da büyüdü. İkisi el sıkıştıktan sonra, Kadir Hicran’ın oturması için önüne bir sandalye çekti.
“Artık seni gördüğümde şaşırmıyorum,” diyen Kadir, Hicran’ın karşısına oturdu.
“Cüzdanını getirdim. O gece sana vermeyi unutmuştum. İçinde kimlikler ve ehliyetin var,” dediğinde huzurlu bir gülümsemeyle cüzdanı Kadir'e uzattı.
Kadir cüzdanı alıp masaya bıraktı, içten bir rahatlamayla, “Seni tekrar gördüğüme sevindim, teşekkür ederim,” dedi. Ardından ayağa kalkıp yukarıya seslendi: “Yusuf, bize iki çay kap getir aslanım,” diyerek tekrar oturdu.
Yusuf, Kadir’in sözlerini işitince hızla aşağıya indi. Hicran’a başını hafifçe sallayarak hoş geldin anlamında bir selam verdi ve iki çay almak için dükkandan uzaklaştı.
Hicran el parmaklarını birleştirdi, “Aslında çaya gerek yoktu,” derken yüzünde hafif bir utangaçlık belirdi. Kadir ise, “Buraya kadar gelmişsin, olur mu öyle şey?” diye ısrarla itiraz etti.
“Seni iyi gördüm,” dedi Hicran, yüzünde samimi bir gülümseme belirirken.
“İyiyim, mezar perisi,” dedi Kadir, farkında olmadan yüzündeki yaralara dokunarak. Gözlerini kırpıp devam etti: “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diye sordu.
“İyiyim, her şey yolunda; o gizemli adamlar gelmedi değil mi?” diye sordu, gözlerinde anlık bir tedirginlik parlayarak.
“Hayır, gelmediler. Çünkü bana yemek getiriyorlardı, şimdi yokluğumu fark etmişlerdir,” dediğinde Kadir’in sesindeki titremeden, içinde hâlâ derin bir korku olduğu anlaşılıyordu.
“Polise gitmen gerekirken iş yerinde çalışıyorsun,” dedi Hicran. Sözleri keskin bir gerçeği işaret ediyordu; Kadir hâlâ tehlikedeydi.
“Kafamı toplamam gerekiyor, yaptıklarıma anlam vermem gerekiyor. Onun için buraya geldim. Merak etme, en kısa sürede polise gideceğim,” dedi Kadir, kendini inandırmaya çalışır gibi kararlı bir sesle.
“Anlaştık, Ahraz Bey,” dedi Hicran, gergin bir ifadeyle.
“Kadir desen daha iyi olur aslında,” diyerek Hicran’ın yüzüne dikkatle baktı.
“Ahraz ne demek ve adamlar sana neden Ahraz diyor?” dediğinde, Hicran meraklı, delici gözlerle Kadir’a bakmaya devam etti.
“Dilsiz ve sağır, aynı zamanda kör anlamına geliyor,” dedi Kadir, bu garip lakabı açıklamak için çaba gösterirken.
“Garip bir anlamı varmış,” dedi Hicran.
“Adamlar da garip değiller miydi zaten?” diyerek sahte bir gülümseme belirdi yüzünde.
“Evet, gariplerdi gerçekten,” dedi, gözleri hafifçe kısarak.
İkisi biraz sohbet ettikten sonra Yusuf çırak dükkana girdi. Bir elinde çay, diğer elinde katlanmış beyaz bir zarf vardı. “Abi, sana bir zarf var,” dedi Yusuf, “Köşedeki bir abi bana verip, mutlaka sana vermem için elime sıkıştırdı,” diye söyledi.
Kadir ayağa kalktı. Eli, zarfa uzanırken hafifçe titredi. Zarfı alıp açtı. O esnada kendi gerginliğini gizleyemeyerek Hicran’ın gözlerine bakıyordu.
Kadir’in gözleri kocaman açılırken, Hicran anında durumu fark edip sandalyesinden fırlayarak ayağa kalktı. Yusuf ne olduğunu anlamadan öylece duruyordu.
Zarfın içinden buruşuk kenarlı yazılı bir kağıt çıkmıştı. Kadir okumaya başladı, sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıya dönüştü: ‘Kaçtığına sevinme, bu mezarlıkta ölün çıkacak, demiştim. Bu sözümü sakın unutma, Ahraz.’
Kadir ve Hicran, birbirlerinin dehşet dolu gözlerine öylece baka kaldılar. Dükkanın huzuru, tek bir tehditkâr cümleyle paramparça olmuştu.
•••
Bölüm Sonu...