İkisi ayrıldıktan sonra herkes derin bir nefes aldı. Kadir’in gözleri Hakan’a dikkatle dikilirken, “Hakan oyun istiyor anlaşılan,” dedi. Kadir’in sesinde bir tedirginlik vardı ve odaklı bakışlarıyla Hakan’ı süzüyordu.
“Senin için buraya kadar geliyoruz, bir şaka yapalım dedik, ağzıma ettin,” diyerek üstünü başını düzelten Hakan, sarı saçlarını kaşıdı ve pantolonunun kemerini düzeltti.
“Siktir lan, biraz büyü artık!” diye bağırarak bank’a oturdu. Kadir’in yüzü düşünceli bir ifadeye büründü.
Ali Zamir’in elindeki telsiz, hafifçe çıtırdayarak anlık iletileri ileten esrarengiz bir ses gibi duyuluyordu; adeta gizemli bir bağlantı noktasıydı. “Herkes olay yerine! Cinayet var!” diye gelen ses, gerginliği artırıyordu.
“Seni mi çağrıyorlar?” diye sordu Kadir, iki bacağı açılmış, ellerini kollarını bağlı bir şekilde otururken. Etrafı merakla süzüyordu.
“Yok, bugün nöbette değilim,” diye yanıtladı Ali Zamir. Gözleri uzaklara dalmıştı. Yüzünde bir anlığına huzurlu bir ifade belirdi.
“Ee, Amirim, kapat o zaman telsizi,” dedi Hakan sıkılarak. “Hadi, bugün içmeye gidelim. Boş boş oturuyoruz, ne boka geldik anlamıyorum ki.”
“Arkadaşlar, siz gidin. Ben eve gidiyorum,” dedi Kadir. Babasının ona söylediklerini düşünerek, Ali’ye bir şey anlatmamaya karar verdi. Bir sır vardı ve bu gizemli adamların sırrını çözmek için kendi başına hareket etmek istiyordu. Ne kadar doğru olurdu bilmiyordu, fakat tek başına halletmek onun için iyi bir fikir gibi görünüyordu.
“Ben diyorum ki, Kadir’de bir şeyler var diye takmıyorsun, Amirim. Al işte, kendisi çağırdı. Şimdi gidin diyor,” dedi Hakan, Ali’ye bakarak bekledi. Ali Zamir hiçbir şey diyemedi. Kadiri tanıdığı için, bir şey olsaydı mutlaka kendisine söylerdi diye düşünerek susmayı tercih etmişti. Ali Zamir, Hakan’a bakarak, “Hadi biz gidelim, kendisiyle başbaşa kalsın,” dedi ve Hakan ile birlikte parkı terk etti.
Kadir kendiyle başbaşa kalmıştı. Babasının sözlerine kayıtsız kalamıyordu. Madem kumarbaz biriydi, Kadiri neden kaçırmışlardı? Peki, o adamın kızına ne olmuştu? Babası neden o kızdan hiç bahsetmiyordu? Belki de kumarbazlar deyip geçiştirmişti. Zihni durmadan çalışıyor, bu durum onu kötü hissettiriyordu.
Düşünceli bir ifadeyle öylece duruyordu. Kadir, çöpe atılan bira poşetini alıp çimene oturdu. İçmeyi sevmeyen biri olarak, bu gece yaşananların şerefine, nail duruşuyla sarhoş olmak istiyordu. Arkadaşlarıyla birlikte içmek isterdi fakat sarhoşken söylediği gerçekler, onu zor duruma sokabilirdi.
Bu yüzden sarhoşluğun verdiği yalnızlığı tercih etti. Gece karanlığında, yıldızların altında tek başına oturuyordu. Saçları rüzgarda dalgalanırken, gözleri uzaklara dalmıştı. Elleri titriyordu, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. O an, sessizlik içinde, sarhoşluğun hafifliğiyle düşüncelere dalmıştı.
❄️❄️❄️
Gecenin ağır, sarhoş edici karanlığında, zihni tehdit ve korkuyla yorgun düşmüş olan Kadir, zar zor evine ulaştı. Arabayı park etti ve dış dünyanın gürültüsünden arınmış evin boğucu sessizliği içine adım attı. Bu sessizlik, huzurdan çok, gizlenen bir gerilimi çağrıştırıyordu. Yorgun, ancak uyumaya korkan adımlarla odasına ilerledi ve yine zorlu bir gece geçirdi.
Sabah, güneşin ilk, altın sarısı ışıklarıyla uyandı. Pencereden süzülen bu ışık huzmeleri, odanın tozlu havasında dans ediyor, yüzünde nazikçe geziniyordu.
Dün geceki karmaşayı ve acıyı zihnine kilitlemeye çalışarak, mutfağa indi. Kendisine sade ve özensiz bir kahvaltı hazırladı. Masanın başına geçti ve kendi nefes sesinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı sessizlikte güne başladı.
Tam elindeki çatalı parlak, siyah zeytine batırdığı ve ağzına attığı anda, kapı ağır ve belirgin bir sesle açıldı; Oğuz Bey mutfağa girmişti.
Kadir, çatalı ağzından çekerken, bakışlarını zeytin çekirdeğine odakladı. Oğuz Bey, gözleriyle Kadir'i süzerken tezgaha doğru yürüdü, bir bardak su doldurdu ve sırtını mermer tezgaha yasladı. “Erkencisin,” dedi, sesi bas ve mesafeliydi. Bardağını tezgaha hafifçe bırakarak sessizliği bozdu.
“Bugün işler yoğun,” dedi Kadir, sesi dün geceki gibi titrek değildi, ancak sert bir kontrol altındaydı. Zeytinin çekirdeğini küçük, beyaz tabağın boş olan bir köşesine bıraktı.
Oğuz Bey’in yüzünde alaycı, küçümseyici bir ifade belirdi. “Benim çalışkan oğlum, aferin aferin,” dedi. Bakışları alaycı bir pırıltı taşıyordu.
İşte o an, Kadir sessizce bekleyen fırtınayı serbest bıraktı. Çayından ağır ve uzun bir yudum aldı. “Düşmanlarından birisinin kızına ne yaptın, Baba?” diye sordu. Sesi sakin, keskin bir neşter gibiydi. Kadir’in yorgun ama kararlı bakışları, babasının üzerindeydi.
Oğuz Bey’in derin, düşünceli gözleri, anlık bir şaşkınlıkla doldu. Bardağını tutan eli hafifçe kasıldı. “Ne yapmış olabilirim?” diye sordu, soruyu Kadir’e geri fırlatarak. Oğuz Bey’in endişeli, anlam yüklü bakışları, Kadir’in yüzündeki morlukları ararcasına gezindi.
Kadir, bu oyuna son vermek istercesine, sesindeki sabrı zorlayarak ekledi: “İşte ne yapmış olabilirsin, ben de sana soruyorum." Cümlesini bitirdiği anda, kararlılıkla sandalyesinden kalktı.
Kahvaltı tabağını gürültü çıkarmamaya dikkat ederek tezgaha, babasının yakınına bıraktı. Ardından, adımlarını yavaşlatarak babasının burnunun dibine kadar yaklaştı. İki adam, mutfaktaki güneş ışığı altında, gergin bir düelloda gibi yüz yüze duruyorlardı.
“Seni dinliyorum, Baba,” dedi. Kadir’in sesi şimdi alçak ve tehlikeliydi, kararlı ifadesi babasının gözlerindeki savunmayı zorluyordu. Mutfaktaki hava, iki çelik parçasının çarpışması anındaki gerilimle doluydu.
Gizemli adamın kızının ölümüyle başlayan o lanetli gece, Kadir’in hayatının temelini sarsan, soğuk bir kabusa dönüşmüştü. O gece, herkesin içindeki kaybolmuş masumiyetin dışa vurulduğu bir kırılma anıydı. Cellat olduğu gerçeğini kendi vicdanlarından gizleyenler, insanoğlunun telafi edemediği ve kabullenemediği hatalarının ağırlığını taşıyordu. Bile isteye yapmadıklarını dile getirseler de, içlerindeki karanlık sırlarla her biri birer katil hâline gelmişti.
Tam on dört yıl önce, hırslı bir kumar masasında bütün varlığını kaybeden Oğuz Bey, göz açıp kapayıncaya kadar zengin olmuştu. Bu ani zenginliğin sebebi, kumarhanede yakınlaştığı birinden büyük bir meblağ para alması ve karşılığında küçük bir kızı öldürmesiydi.
Anlaşma, ruhunu satmak kadar basitti. Oğuz Bey, o an paradan başka hiçbir şey görmediği için bu teklifi tereddütsüz kabul etmişti. Aslında iki adam arasında, yıllara dayanan, kökleşmiş bir adavet vardı.
Oğuz Bey, o geceyi bütün varlığıyla unutmak istiyordu; unutmak, fakat ne yaparsa yapsın, işlediği cinayet her zaman bir gölge gibi önüne geliyordu. Geçmişin izleri kabuk bağlamış gibi görünse de, derin bir yara gibi tekrar tekrar kanamaya başlıyordu. Geçmişin ve geleceğin izlerini silmeye cesaret edemeyip, kendi hayatını kaybettiği, dipsiz bir döneme girdiğini biliyordu. Yaşananlar, onun kısır döngüsüydü ve öyle olmaya da devam edecek gibiydi…
Mutfağın boğucu sessizliğinde Oğuz Bey konuştu: “Kadir, artık bu konuyu kapatalım, ne dersin? Ben konuşurum adamlarla, bir şey yapmazlar.” Sesi, bir baba otoritesinden çok, yorgun bir ricaya benziyordu.
“Peki, baba, öyle olsun,” dedi Kadir. Babasının sözlerine inanmıyordu. Konuyu neden bu kadar kolay kapattığını da anlamış değildi. Zihni sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi olayları öğrenmek için tekrar mezarlığa gitmesi gerektiğini düşündü. Bu, onun için büyük bir riskti, fakat bu derin sırrı başka türlü çözemezdi. Babası anlamasın diye konuyu aniden kapattı. Kadir’in ses tonu, olayların karanlık derinliklerindeki sırları çözmek için gözü kara adımlar atmaya kararlı olduğunu gösteriyordu.
Oğuz Bey, Kadir’in cevabıyla hızla mutfaktan ayrılıp odasına çekildi. Kapıyı sertçe kapattı ve gücünü kaybetmiş gibi yere oturdu, sırtını soğuk kapıya dayadı. Elleriyle yüzünü kapattığında, vücudunun birdenbire bastıran yoğun ter içinde kaldığını fark etti. Odasının kış güneşiyle ısıtılmış sıcaklığında, gözleri pencerenin soluk köşelerine takılı kaldı.
Zihni, bir girdap gibi o lanetli cinayet gecesine bir kez daha sürüklendi. Cinayetin soğuk ve somut gerçeği, adeta odanın havasını zehirliyor, nefesi kesiyordu.
Kabus gibi dönüp duran anılar, onu bir kez daha acımasızca esir almıştı. Geçmişin izleri, onu karanlığın derinliklerine sürükleyen o geceyi ve geleceğin umut ışığını gölgelemeye çalışıyordu.
İçten, boğuk bir ağlamasına engel olamıyordu. Gözleri doldu, dili susarken gözyaşları konuşuyordu. Hıçkırarak ağladığında, sesi dışarı çıkmasın diye ağzını titreyen elleriyle kapattı. Siyah gözleri, yağmur yağıyor gibi bolca gözyaşı döküyordu. Göz bebekleri korkuyla büyüyerek derin bir nefes alıp, verdi. Yüreği, içinden bir sesle “Sus!” diyordu, “Sus ve bekle.” Başını dizlerine koydu, terleyen bedeni, bu düştüğü duruma inanamıyordu.
Aydınlık odanın köşesinde, yalnızlığın soğuk eli onu sarmıştı. Saçları dağınık, gözleri hüzünlüydü; umutsuzluğun ağırlığı omuzlarına çökmüştü. O an, içindeki fırtınaları susturmak için çaresizce bekliyordu.
Herkesin bir evi vardır, ancak herkesin evi sandığı güvenilir kişi yoktur. Kadir, aslında babasının sevgisine muhtaç, içten içe yaralı biriydi. Kaldığı bir evi vardı fakat güvenli, huzurlu bir evi yoktu. Evi, içinde boğulduğu, çamurlu bir bataklık gibiydi. Küçük bir parça benzin serpse, evi toz duman ve alev olacak kadar kırılgan ve zayıftı.
Babasının odasında kendini hapsetmesini fırsat bilerek, evden çıkmaya hazırlandı. Nereye gideceğini kesin olarak bilemiyordu. Zihni 'Gitme' dese de kalbi gizem ve tehlike dolu mezarlığa yönlendiriyordu. Ayakkabısını giyen Kadir, tam babasının yanına gidip bir konuşma daha yapmayı düşünecekken, telefonu titremeye başladı.
Arayan kişi, onu kaçış planından alıkoyan Yusuf çırağıydı; galerisine çağırıyordu. Bugün yoğun bir işin olacağını anlayan Kadir, içindeki isyanı bastırarak apar topar evinden çıktı. Arkasına dönerek son kez evine baktı, sanki bir daha geri dönmeyecekmiş gibi uzun uzun evine baktı. Biliyordu, derin bir hisle bir gün bu evden cenazesini çıkaracaklarını hissediyordu.
Kadir, dükkana yaklaştığında, içeriden yükselen sesler ve keskin bir tartışma tonu duydu. Çırağı Yusuf'un korku dolu sesiyle bir adamın sitemli bağırışları birbirine karışıyordu. Seslerin giderek yükseldiğini fark eden Kadir'in damarlarındaki kan anında sinirle kaynamaya başladı. Hızla dükkanın kapısını iterek içeri girdi ve sesi galerinin yüksek tavanında yankılandı:
“Burada neler oluyor?”
“Abi vallahi ben bir şey yapmadım, masmavi arabana neden zarar vereyim ki?” diyen Yusuf, gözleri korkuyla kocaman açılmış bir halde Kadir’e baktı.
Kadir, yeni yıkanmış, parlak masmavi lüks arabaya baktığında, şaşkınlık ve öfkeyle doldu. Arabanın cilalı yüzeyinde, uzun, derin tırnak izleri gibi her yerinin çizik olduğunu gördü.
Arabanın sahibi, elini sitemle yukarı kaldırıp havada salladı: “Kardeşim, ben anlamam! Arabanın bu halini görmüyor musunuz? Size bırakırken arabam böyle değildi. Bu işten siz sorumlusunuz!”
Kadir, içindeki öfke ve hayal kırıklığını yutarak, profesyonel maskesini taktı. “Haklısınız, özür dileriz. Fakat çırağım böyle bir şey yapmaz, kendisi yıllardır yanımda çalışıyor, ben ona kefilim.”
Müşteri, bu kesin ve kendinden emin tavır karşısında az da olsa sakinleşmişti. Sesindeki hırsı koruyarak: “Size bir hafta süre veriyorum, arabamı eski haline geri getirin. Getirmezseniz dava açarım,” dedi.
Kadir, zoraki ama kararlı bir gülümseme takındı. “Peki, bütün masrafları ben karşılayacağım, beyefendi. Bir hafta içinde halledeceğim.”
Müşteri, sert adımlarla dükkândan ayrılırken, Yusuf’un yüzü derin bir mahcuplukla doldu. “Abi, ben yapmadım. Bana inanıyor musun?” diye sordu, sesinde içtenliğin yalvarışı vardı.
“Yusuf, senlik bir şey yok. Tamam, kardeşim, halledeceğim. Sıkma canını.”
“Benim yüzümden masrafları sen karşılayacaksın, öyle mi?”
“Senin yüzünden değil, o adam ‘Dava ederim’ dedi görmüyor musun? Onca derdim arasında davalarla uğraşamam,” diye söylendi Kadir, kendi kendine mırıldanır gibi. Arabanın bu halini hiçbir mantığa oturtamıyordu. Tek bildiği, Yusuf’un böyle bir şey yapmayacağıydı.
“Yusuf, yukarıdan laptopu getir bakalım. Dün gece dükkana biri girmiş mi?” diye sordu. Yusuf hızla yukarı çıktı. Kadir’in içine soğuk bir boşluk çökmüştü. Zihni dünkü notla karmakarışıktı. Tek bir ihtimal vardı. Kamera kayıtlarını incelemeye karar verdi.
•••
Bölüm Sonu...