EZYAH

3536 Kelimeler
Yaşananlar, gerilen misina gibi beynimin içine düştü. Zihnimin yapışkan derinliklerine dalan oltanın kancasından kaçan düşüncelerimin, benimle alay edercesine attığı kahkahalar, beynimde yankılanıyor ardından duvarlara çarparak geri dönüyordu. Ne diyeceğimi, şahit olduğu olayları nasıl inkâr edeceğimi bilmediğim, bir durumun içinde sıkışıp kalmıştım. "Sana tamam mı diye sordum?" Düşüncelerimin derin sularında boğulmaktan, tekrarladığı soru üzerine kurtuldum. "T-tamam." Ellerini kollarımdan çekti, beni tuttuğu gibi aniden bırakınca dengemi kaybettiğim için adımlarım geriye doğru sendeledi. Duvara tutunarak düşmekten son anda kurtulmuş olsam da üzerimdeki siyah mini elbisemin yırtıkları, daha beter bir hâl almıştı. Zonklayan tenimi ve acıyan canımı görmezden gelmeye çalıştım, şu an ihtiyacım olan daha güvenli kıyafetlerdi. "Ama önce duş alıp üstümü değiştireyim, lütfen." Bir süre sessiz kalıp düşünceli gözlerle bana baktı, baş parmağı yüzüne çıkarken yavaşça dudak çizgisini kaşımaya başladı. "Orada bir çeşit büyü falan yapmayacağını nereden bileceğim." Sözleri üzerine öfke bedenimi hızla kuşatma altına aldı, gözlerimi ikinci defa gözlerine diktim. Gözleri alev alev yanıyordu, benim soğuk ve donuk bakan gri gözlerime karşın canlı bakan gözlere sahipti. "Ben büyücü falan değilim, cin de değilim. Sormadan söyleyeyim cadı da değilim. Sadece bencilliğimin bedelini ödüyorum. Şimdi gitmeme izin vermiyorsan eğer duş almak istiyorum." Yükselen sesim üzerine bana dikkatle bakmaya devam etti, ani çıkışım onu şaşırtmışsa bile belli etmiyordu. "Ses tonuna dikkat et. Gözümün önünde her gün bir kelebek, insan formatına dönüşmüyor benim." Haklıydı aslında, şahit olduğu olaylar hazmetmesi kolay şeyler değildi. Düz bir sesle konuştu. "Banyo koridorun sonunda." Derin bir nefes almaktan alıkoyamadım kendimi, bir an için banyosunu kullanmama izin vermeyecek sanmıştım. "Sadece on dakikan var, elini çabuk tut." Yüzünde silinmeyen umursamaz ifadesiyle, koca bedenini odadaki koltuğa taşıdıktan sonra masanın üzerindeki sigara paketine uzandı. Elindeki şeye tiksintiyle bakmaktan alıkoyamamıştım kendimi, o şeyden nefret ediyordum. Bakışları bana döndü, sigarasını dolgun dudaklarının arasına yerleştirirken, ne var anlamında başını salladı. Gözlerimi üzerinden çekip kapıya yöneldim. Kapısı aralık olan odadan çıkınca bedenimi sardığım kolumu aşağı indirdim. Bakışlarım, evin gri rengine boyanan, sade duvarlarında gezinirken sarsak adımlarla yürümeye başladım. Fazla uzun olmayan koridorun sonundaki kapıyı açtım, ardından lambayı açınca doğru yere geldiğimi anlamıştım. Tıpkı koridor gibi duvarları gri renk seramikle döşenen banyonun içine girdikten sonra yavaşça kapısını kapattım. Kilitin üzerinde anahtar yoktu, bu durum canımı sıksa da takılmamaya çalıştım. Yabancıların evinde banyo yapmaktan pek hoşlanmazdım aslında ama şu anki şartlar altında başka çarem yoktu. Hızlı hareketlerle üzerimdeki elbiseyi sıyırdım, ani hareketim yüzünden canım acıdığı için yüzümü buruşturup birkaç saniye hareketsiz kaldım. Fakat vaktim kısıtlı olduğu için acele etmek zorundaydım. Kollarımı arkaya uzatıp tam sütyenimin klipsini açacağım sırada gözlerim, aynada gördüğüm aksime takıldı. Perişan halim, yıkık dökük bir harabeye benziyordu. Sırtımı banyonun duvarına yasladım, uzun süredir aynalardan kaçınmıştım, yüzüme bakamıyordum çünkü. Sebebi güzellik ya da çirkinlik değildi, vicdanımdı. Vicdanımla karşılaşmamak için evimdeki tüm aynaları kapatmıştım. Zira onunla her yüzleştiğim de cinnetin eşiğinde asılı kalıyordum. Bakışlarım bedenime kaydı, baldırlarım küçük morluklara bezelenmişti, morluklar düz göbeğime kadar uzanıyordu. Kollarımda evinde bulunduğum yabancı adamın kırmızı parmak izleri vardı. Tenime kendi izini kazımıştı. Kaşlarım çatılırken, göğsümün sol tarafına baktım, kalbimin üzerinde; gövdesi siyah, kanatları safir mavisi bir kelebek dövmesi vardı. O gece tenime işlenen bu dövme, ölüyü andıran solgun tenimde parlıyordu. Ama sanki bu gece renkleri daha alacalı bir hâl almıştı. Bakışlarımı bedenimde taşımaktan nefret ettiğim izden çekip, yüzüme çevirdim. Kaşlarım mümkünmüş gibi daha fazla çatıldı, yüzüm sanırım en beter halde olan tarafımdı. Gözlerimin etrafından yanaklarıma kadar uzanan yer yer kurumuş kan lekeleri vardı. O haklıydı, saldırıya uğramış gibi duruyordum. Lanetimin başka bir getirisi olan koyu mavi, siyah karışımı uzun saçlarım, karmakarışık bir haldeydi. Önceden mavi olan şimdi ise gümüş gibi parlayan donuk, gri gözlerim ise yaşayan ölü gibi bakıyordu. Bakışlarımı kaçırmak istiyordum esasında, çünkü gözlerime bakmaya gücüm yoktu, yıkılışımı kendi gözlerimde izlemek istemiyordum. Aksim yirmi yaşında görünüyordu ama ruhumu aynaya bakınca ben görüyordum. Elli yaşında, tüm sevdiklerinin ölümüne şahitlik etmiş ve ölümü bekleyen biri gibiydi. Belki ruhum da çoktan ölmüş gökyüzüne yükselmişti, boş bir kabuk gibi kalan bedenimin, hayata sitemi de bu yüzdendi. Ciğerlerimin serzenişi nefes almam gerektiğini hatırlattı, bakışlarımı aynadan çektim. Daha fazla aynadan gördüğüm benleri izlemeye tahammülüm de gücüm de yoktu. Küçük adımlarla banyonun koyu renk camlarla kaplı büyük duşa kabinin içine girdim. Bir kenarında yumurta şeklinde olan küvet vardı, onu es geçerek duş başlığının altına geçip titreyen ellerimle musluğu açtım. Üzerime önce buz gibi yadırgamadığım su çağladı, ardından gittikçe ısınmaya başladı. Duşun altında hissettiğim yalancı sıcaklığı seviyordum. Bakışlarım yere kaydı, bedenimden akan kanlar, suyla beraber bedenimde süzülüyor ardından yok oluyordu. Keşke aklımdan geçen intihar kokulu düşüncelerimde bu şekilde akıp gitse beynimden... Fakat ne yapacağımı bilmediğim bir çıkmazın içine düşmüştüm. Çıkmaz sokağın duvarları tırmanamayacağım kadar yüksek, düz ve kaygandı. Kendi ellerimle düştüğüm bu belirsizlik girdabından nasıl kurtulacağımı bilmez bir haldeydim, tek bildiğim işler daha fazla arap saçına dönmeden çözüm yolu bulmam gerektiğiydi. Başımı suya doğru kaldırdım, kanın izlerinden, etrafımı çevreleyen metalik kokusundan kurtulmaya çalıştım. Yüzümü sertçe ovaladıktan sonra gözlerimi açıp duvara monte edilmiş metal raftan şampuana uzandım. Kapağını açınca genzime, mis gibi bir portakal kokusu süzüldü. Avucuma bir miktar döktükten sonra uzun saçlarımı köpürtmeye başladım. Temizlendiğimi kanaat getirince daha fazla oyalanmamak adına musluğu kapatıp, duşa kabinin kapısını açtım. Ah, havlu ve kıyafet yoktu! Bunları ondan istemeyi unuttuğum için kendimi bir an için tekmelemek istedim. Ne yapacaktım ben şimdi? Etrafa bakarken duvara sabitlenmiş iki kapaklı gri dolabına yöneldim. İçinde katlı bir şekilde bulduğum siyah havlu sayesinde derin bir nefes alabildim. Havluyu ıslak bedenime sıkıca sardım ardından küçük bir havluyla da saçlarımı kurutmaya başladım. Tek sıkıntı kıyafetlerin olmamasıydı. Yerde cansız yatan elbiseme baktım, giyemeyeceğim kadar beter bir haldeydi. Ne yapacağımı düşünürken dakikalar önce çıkardığım iç çamaşırlarımı giyindim. Ardından beyaz tenimde büyük tezatlık yaratan havluya tekrar sarınıp banyonun kapısını yavaşça açtım. Belki yatağın üzerine kıyafet bırakmıştır diye umut ettim çünkü ihtiyacımın olduğunu biliyordu. Tam adım atmıştım ki yerdeki kıyafetleri gördüm, rahatlama hissi bedenimi hızla kuşattı. Kıyafetleri alıp banyoya girdim, sarıldığım havludan kurtulup siyah, büyük eşofmanı uzun bacaklarıma geçirdim, beli geniş olan eşofmanın iplerini sıkıca bağladıktan sonra saçlarımdaki havluyu çıkardım. Yerdeki koyu mavi rengine ev sahipliği yapan kazağı alıp üzerime geçirdim. Şimdi az önceye oranla bir nebze de olsa daha iyi hissediyordum. Havluları kapının arkasına astım, karışık saçlarımı ellerimle düzelttikten sonra derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Banyodan çıkınca duvara monte edilmiş boy anasıyla karşılaştım, kıyafetlerin içinde resmen kaybolmuştum. Başımı iki yana sallayıp bakışlarımı aynadan çektim. Nereye gideceğimi bilmeden öylece birkaç saniye durup bekledim. Onunla yüzleşmek ya da bildiğim kısıtlı bilgileri onunla paylaşmak istemiyordum. Üstümü değiştirdiğime göre en mantıklısı bu evden gitmekti. Minik adımlarla loş ışıkla aydınlatılan koridorda yürüdüm, odanın ters istikametine gelince evin dış kapısını göründü. Elimi kapının koluna yerleştirip yavaşça aşağı doğru indirdim, küçük bir tık sesinden sonra çelik kapıyı yavaşça kendime doğru çektim. Açılan kapı ardından şubat ayının keskin soğuk havası tenimi ısırırken, ıslak saçlarım geriye doğru savruldu. İliklerime kadar sızan soğuk havayı umursamadan evden çıkmak için adım attım, yalın ayaklarım buz gibi taşa değince içimdeki soğukluk mümkünmüş gibi artmıştı. Dişlerimi birbirine kenetleyip karanlık geceye bir adım daha attım. Ondan bu kadar çabuk kurtulacağımı düşünmek, sanırım planladığım en saçma şeydi. Yabancı adam yaklaşık on adım ilerde, sırtı bana dönük şekilde gökyüzünden yağan karla karışık yağmuru izliyordu. Beni yağmurdan koruyan çatının aksine onun sığınacak bir şeyi olmadığı için saçları ıslanmıştı. Fakat bunu pek de umursuyormuş gibi durmuyordu. Ellerini cebine koymuş gerilen geniş sırtı ve üzerinde sadece ince bir tişört ile öylece duruyordu. Acaba üşümüyor mu, diye merak etmekten alıkoyamadım kendimi. Ben öylece durmuş onu izlemeye devam ederken bakışları gecenin karanlığında bana döndü. Karanlığı yaran gözlerinin akları parlıyordu. Bakışları bana odaklanmış, avına saldırmak üzere olan kaplan edasıyla izliyordu. Yüzündeki ifadesizlik maskesi, öyle kusursuzca işlenmişti ki ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Boş ve sabit bakan gözlerindeki boşluk, içine bir kere düşünce çıkmanın mümkünsüz olduğu kuyu gibiydi. Bu yüzdendi bakışlarından kaçma isteğim, ah bir de annemin sözleri... Annem hep, 'bir insanın gözlerinin en içine bakarsan, unutman imkânsız olur' demişti. Çünkü gözler asla unutulmazmış, tıpkı koku gibi... Gözlerimi gözlerinden kaçırdığım sırada ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı, içimde geriye doğru adım atmam için perçinlenen isteği göz ardı ettim. Büyük adımlarıyla aramızdaki mesafeyi tamamlayıp tam önümde durdu. Spor ayakkabısı ile çıplak ayak parmaklarım arasında milim mesafeler kalmıştı. Üstüme düşen gölgesi altında küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten alıkoyamadım kendimi. Boğuk sesiyle "Nereye böyle küçük kaçak?" diye sordu. Bakışlarım çıplak ayaklarımda asılı kalmışken kararlı çıkan sesimle "Evime gideceğim."dedim. "Oysa bana her şeyi anlatacağına dair söz vermiştin." Bakışlarım hızla yüzüne çıktığında kısılı gözleriyle bana bakmakta olduğunu gördüm. "Söz falan vermedim, sen beni bir şeyler anlatmak zorunda kalmam için mecbur bıraktın." Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı, bir nefes kadar uzağımda duran yakınlığı afallamama neden olurken sık aralıklarla aldığı sıcak soluğu, yüzüme çarpıyordu. Bu farklı bir histi, sıcaklığı unutan tenim karıncalandı. "Bana her şeyi anlatmadan bu evden gitmene asla izin vermeyeceğim. Yoksa beynimin algılayamadığı şeyler yüzünden, çıldırmam an meselesi." Taviz vermeyen ifadesi ve sert sözleri üzerine çıkmaz sokakların duvarları üzerime gelmeye başladı, duvarlar daraldı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Kum saatinden hızla akan kumların, son tanecikleri de böylece akmış oldu. ⚡️ Aniden bastıran yağmur, evin camlarına hızla vurmaya başladı. Bakışlarım, camdan kayan yağmur taneciklerinin süzülüşünü büyük bir dikkatle takip ediyordu. Zapt edemediğim düşüncelerim ise tıpkı cama çarpan yağmur gibi kalbimi dövüyordu. "Hadi başla." Bakışlarımı yağmur taneleri ile bezenen camdan ayırdım, zihnindeki seslere kulaklarımı tıkayıp karşımdaki koltuğa rahatça oturan adama baktım. Dakikalar önce sonuçsuz kalan kaçma girişimimi görmezden gelip beni evinin salonuna getirmişti. Duygusuz olmasına özen gösterdiğim bakışlarım ve tahammülsüz çıkan düz sesime"Neden seni ilgilendirmeyen mevzuları öğrenmeye bu kadar meraklısın?"diye sordum. Bakışlarıma karşılık verip bana ifadesiz bakan gözleri ile dik dik baktı, mahkeme duvarını andıran yüz ifadesinden ne düşündüğünü anlamak imkansızdı. Öylece durmuş yüzümü inceliyordu, fırsattan istifade eden gözlerim, solgun ışığın aydınlattığı yüzünde dolandı. Kestane rengi, geniş alnına dökülen saçları düz ve sürekli ellerini içinde gezdirdiği için dağınıktı. Saçlarıyla aynı renk olan gür kaşları, iri çekik gözlerini vurguluyordu. Yeşil gözleri esmer teninde adeta mücevher gibi parlıyordu. Gözlerim, düz burnundan köşeli çenesini süsleyen kirli sakallarına kaydı. Bakışlarımı yüzünden gezdirmeye devam ettim, tek çizgi halini alan kırmızı dolgun dudaklarına kayınca hızla geri çekip yutkundukça hareket eden adem elmasına indirdim. Doğrusu yakışıklı bir adamdı, ondan ziyade çekici ama soğuk bir duruşu vardı. "Benim evimin balkonuna düşüp o tuhaf dönüşümü gerçekleştirdiğin an da mevzu, beni ilgilendirmeye başladı. Bu yüzden beni daha fazla incelemek yerine konuşmaya başla." Mahcup bakışlarımı üzerinden çektim. Sarf ettiği sözlerin aksine ses tonu o kadar umursamazdı ki bu iki çelişkiyi aynı anda hissettirmesine şaşırmıştım. "Hadi, sabaha kadar seni bekleyemem." Sıkkınca gözlerimi yumdum, oflamamak için kendimi zor tutuyordum. Ona ne anlatabilirdim ki, beni ne kadar anlardı? Her şeyden önce içimden bir ses ona anlatmamam gerektiğini fısıldıyordu. "Algılama problemin mi var? Başla dedim sana." Gözlerimi devirdim, "Saçma bir inadın var," diye homurdandığımda kaşları havalandı. Hayretle "Ne dedin sen?" diye sorduğunda omuz silktim. Duyduğu şeyi tekrarlamak yerine isteksizce konuşmaya başladım. "Olanları ben de bilmiyorum, gördüğünün ötesinde bir şey yok." Tam konuşacağı sırada çalınan kapı sesi, içine düştüğüm durumdan kurtardı beni. Rahatlamış yüz ifademi görünce parmağını bana doğrultup gözlerini kıstı. "Sakın kurtulduğunu sanma, bu mevzu kapanmadı. Şimdi yatak odasının yanındaki odaya git ve beni bekle." Ayağa kalkıp elime geçen fırsata sıkıca sarıldım. O kapıya yönelirken ben de yatak odasının yanındaki odaya girdim. Gözlerim karanlıkta gezinirken bir süre alışmasını bekledim. Yabancı bir ses"Çağın, naber kardeşim?"diye bağırdı. Ah, demek adı Çağın'dı. Tam o sırada yıldırım çaktığı için oda kısa bir anlığına olsa aydınlandı. İsminin anlamı, yıldırım olan adam, gökyüzünün öfkesiydi... Hayatıma bir yıldırım gibi düşen bu adama, ismi yakışıyordu. Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp karanlığa alışan gözlerimi odada gezdirdim... Buradan gitmeliydim. Odanın yere kadar uzanan camlarına ilerleyip sürgülü camını yavaşça çekip açtım. Odaya dolan soğuk havaya aldırmadan aceleci adımlarımla pencerenin dışına adım attım. İnce ince yağan yağmurun altında, hızla yürümeye başladım. Yerdeki soğuk taşlar ayaklarımın altına batıyor, soğuk jilet gibi tenimi kesiyordu. Bunları umursamadan koşmaya başladım, içgüdülerim bana rotamı sessizce fısıldıyordu. Koşarken birkaç kere burkulan bileğimi ve sıyrılan eşofmanın açık da bıraktığı bileklerimi çizen kuru dalları görmezden gelip, ormanın karanlık kuytusuna karıştım. Beni her zamanki gibi yanıltmayan içgüdülerim sayesinde ana caddeye çıkmam zor olmamıştı. Asfaltlı yola adım atınca yorgunca durup ellerimi dizlerime yasladım. Nefes nefese kalmış, bedenim salgılanan yüksek adranalinden dolayı titriyordu. Yaklaşık on beş dakikadır koşuyor olmalıydım, doğrulunca tenimden akan soğuk ter damlalarının sırtımdan süzülüşünü hissettim. Ciğerlerime buz kırağı gibi batan birkaç kesik soluk ardından yorgunca yürümeye başladım. Evime gitmek istiyordum ama o kadar bitkin bir haldeydim ki yolu nasıl tamamlayacağımı bilmiyordum. İçime dolan çaresizliği göz ardı ederek yürümeye devam ettim. Fakat bedenim aldığı hasarlardan dolayı güçsüzdü, iyileşme sürecim diğer insanlara göre daha hızlı olsa da kendimi bugün çok fazla zorlamıştım. Başım dönmeye başlayınca adımlarım tökezledi, durup nefes almaya çalıştım. Tam o sırada yüzüme vuran araba farı, kısa süreli körlük yaşamama neden oldu. Elimle kısılan gözlerimi kapayıp yoğun ışığın yarattığı rahatsızlığı azaltmaya çalıştım. Kapanan kapı sesi ardından tiz bir ses "Rüveyha, sensin gerçekten. Gecenin bu saatine burada ne işin var?"diye bağırdı. Bakışlarım sesin sahibine döndü. "Polen?" İri gözlerim, aynı bölümde okuduğum arkadaşımın üzerinde şaşkınlıkla dolandı. "Evet benim de-" bakışları üzerimde gezindi,"Bu halde burada ne işin var? Başına bir şey mi geldi?"diye sordu. Telaşla gözlerimi kaçırdım, ne söyleyecektim ben şimdi? Telaşla yutkunurken aklıma gelen ilk şey fütursuz dilimden döküldü. "Şey ben, ben sevgilimle tartıştım. Sonra sinirle çıktım evden." Şüpheli bakışlarıyla "Ayakkabılarını bile giymemişsin." dedi. "Evet öyle gerekti, beni bulmadan gitsem iyi olacak." Arkamı dönerken kolumu tuttu, kullandığı numaralı gözlük arkasından bakan mavi gözleri, ciddiyetle bakıyordu. "Yoksa sana zorla bir şey mi yapmaya çalıştı?" Çatılan kaşlarımla "Hayır hayır, öyle bir şey değil." diye itiraz ettim. "Gerçekten gitmem gerekiyor." deyip kolumu elinden kurtarmaya çalıştım. "Bak-" rüzgarın yüzüne döktüğü kıvırcık sarı saçlarını geriye doğru attıktan sonra "bu halde tek başına seni bırakmam. Bu yüzden arabayla gideceğin yere bırakayım seni."dedi. Polen ile üç yıldır aynı sınıfta olmamıza rağmen pek samimi olmasak da sınıfta neredeyse konuştuğum tek kişi oydu. Yabancı adamın beni bulmasını istemiyordum ve sanırım gücüm tükenmişti, bu yüzden teklifini kabul edip kırmızı arabasına bindim. Başımı arabanın koltuğuna yaslayıp gözlerimi yumdum. Ayak tabanlarım sızlıyordu, esasında bedenimdeki tüm kemikler sızlıyordu. "İyi görünmüyorsun?" Ağırlaşan gözlerimi zor da olsa aralayıp yola bakan Polen'e döndüm. "Tartışma ve fazla koşu sonucu pek iyi hissetmiyorum." Bakışlarını kısa bir an için yoldan ayırıp bana dikti. "Bak eğer sana bir şey yapmaya kalktıysa lütfen söyle. Babamın eli kolu uzundur, yanına kâr kalmaz." Başımı hızla iki yana salladım. "Hayır öyle bir şey yapmadı, şey o sanırım beni aldatıyor." Aklıma gelen ilk şeyi söyleyince derin bir sessizlik oluştu. "Ben ne diyeceğimi bilmiyorum." "Önemli değil, bu konuyu konuşmayalım lütfen. Sen bu saatte burada ne arıyorsun?" Konuyu değiştirmek adına sorduğum soru üzerine sıkkınca ofladı. "Bizim ev İstanbul'un dışında sayılır. Babamla tartışınca arabayı alıp çıktım evden. Geceyi bir otelde geçireceğim sanırım." Bu sözler ardından ikimiz de susup kendi düşüncelerimize daldık. Sadece yolu tarif etmek için konuştuğumuz süre haricinde geçen dakikalarda zihnim, o adamla doluydu. Beni evde görmeyince nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum. Ah umarım yaşanan şeyleri kısa sürede unutabilir, bugün yaşananlar herhangi bir sorun teşkil etmezdi ve o, kısa süreli dahil olduğum hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi. Araba önceden ailemle yaşadığım iki katlı evimizin önünde durunca Polen'e döndüm. "Teşekkür ederim." "Rica ederim." Arabadan inerken bakışlarım arabanın saatine takıldı. Neredeyse gece yarısı olmak üzereydi. O beni sokakta tek başıma bırakmamıştı, gecenin bu saatine ben de onu tek bırakmamalıydım. "İstersen bu geceyi ben de geçirebilirsin. Tek yaşıyorum." Yorgunca yüzüme bakıp kısa süre düşündü. "O kadar yorgunum ki sanırım bu teklifini geri çeviremeyeceğim." İnsanları ucubik hayatıma dahil etmeyi sevmiyordum aslında ama bir geceden bir şey çıkmazdı sanırım. Yaralı ayaklarımla küçük bahçemize girince saksının altındaki anahtarımı alıp kapıyı açtım. Eskiden yuva sıcaklığı veren evimin yüzüme çarpan soğuk havasının, içimde dinmeyen yarayı kanatan acısını görmezden gelip lambaları açtım. "Burası çok soğuk." Vücut ısım soğuk olduğu için faydasız sıcaklara ihtiyaç duymuyordum. Bu yüzden evin doğal gazları kapalıydı. "Evden çıkmadan önce doğal gazı kapatmıştım." Dış kapıyı kapattıktan sonra Polen'e salonu gösterip mutfağa girdim. Kombiyi açıp derecesini yükselttikten sonra tekrar içeri girdim.Başını kanepenin sırtına yaslayan Polen, gözlüklerini çıkarmış yüzünü ovuyordu. "Kombiyi açtım birazdan ev ısınır." İnsanlarla mümkün olduğu kadar az iletişimde bulunduğum için nasıl davranacağımı pek bilmiyordum. Birileriyle konuşmak beni geriyor ve rahatsız ediyordu. "Ayakların çok kötü bir halde." Polen'in endişeli sesi üzerine bakışlarım ayaklarıma kaydı. Çizilmiş, yer yer soyulmuş ve kanamış ayaklarım gerçekten de kötü bir haldeydi. "Sen otur ben banyodan bir bez falan alıp geleyim." Israrlarımı duymazdan gelince ona banyonun yerini söyleyip odama çıktım. Birkaç dakika sonra elinde tuttuğu bezle odama geldi. "Yatağa otur ve ayaklarını uzat." Dediğini yapınca o da yatağa oturup ayaklarımı dizlerinin üzerine çekti, ardından elindeki bezle yavaşça ayaklarımı silmeye başladı. Canım acıdığı için yüzümü buruşturup tırnaklarımı avucumun içine geçirdim. "Çok acıyor olmalı, ayakkabılarını bile giymeyecek ne yaşamış olabilirsin ki? Yoksa onu yatakta biriyle mi bastın?" Dehşetle açılan gözlerine şaşkınlıkla baktım. Ne diyeceğimi bilmediğim için "Onun gibi bir şey."dedim aceleyle. "Erkeklerden bir kez daha nefret ettim." Polen sinirle söylenirken ayaklarımı yavaşça silmeye devam etti. Ardından makyaj masamın üzerindeki kremi alıp yaralı ayaklarıma sürdü. "Umarım yarına daha iyi olur. Hadi uyu sen, ben de aşağıdaki kanepede uyurum." Ayağa kalkınca gergince yüzüne baktım. Uzun zamandır kimseden bu denli bir ilgi görmediğim için nasıl davranacağını bilmiyordum. Gözlerimi ayaklarıma dikip "Şey teşekkür ederim."diye geveledim. "Teşekkür edilecek bir şey yok Rüveyha. Kim olsa aynısını yapardı." Polen dolaptan nevresim, çarşaf ve yastığını aldıktan sonra odamdan çıkıp aşağı indi. Bir an önce uyumak istiyordum, yatağımın içine kıvrılıp gözlerimi yumdum. Zihnim ve bedenim öyle yorgundu ki sadece saniyeler içinde derin bir uykunun kollarına düşmüştüm. ⚡ Kulaklarımda çalınan yağmurun senfonisi, ruhumun boynuna dolanan kabusumun kanlı ellerini, yavaşça çekti. Hatırlamadığım rüyam kalp ritmimi arttırmış ciğerlerimi soluksuz bırakmıştı. Gözlerimi yavaşça açıp beyaz tavana baktım. Her sabah burnuma dolan is kokusu ile uyanmaktan nefret ediyordum. Kabusumu hatırlamıyor olsamda ne gördüğümü ciğerlerime sinen koku yüzünden adım gibi biliyordum. Alnıma yapışan terli saçlarımı geriye doğru iteleyip komodinin üzerindeki dijital saate baktım. Saat öğlen on ikiyi gösteriyordu. Anlaşılan uzun saatler boyunca uyumuştum. Bedenimi gevşetmek adına hafifçe gerinince kaslarımdaki sızı nüksetti. Dün geceye oranla daha iyi hissediyor olsamda henüz iyilememiştim. İyileşme aşamasında olan ayaklarımı yere sarkıtıp yataktan yavaşça doğruldum, Polen hâlâ evde mi diye merak ediyordum. Ona bakmak için odamdan çıktım. Paytak adımlarımla yavaşça merdivenlerden inerken üzerimde hâlâ dünkü yabancı adama ait kıyafetler vardı. Bunlardan kurtulsam iyi olacaktı. Mutfaktan duyduğum tabak sesi düşüncelerimi dağıtırken sesin kaynağına doğru yürüdüm. Evden gelen yabancı olduğu kadar tanıdık olan kokular eşliğinde mutfağa girdim. Polen, elinde turuncu bir bezle, uzun zamandır silinmemiş olan mutfak dolaplarını siliyordu. Ayrıca masanın üzerinde en son yıllar önce gördüğüm bir manzara vardı. Çeşit çeşit kahvaltılıklar düzenle dizilmiş, ocağın üzerinde ise çay fokur fokur kaynıyordu. Yemek yemeği pek sevmediğim için mutfağı pek kullanmaz, ev yemekleri yemezdim. Evimde bu kadar malzemeler yoktu, Polen ben uyurken almıştı. "Günaydın." Bakışlarımı Polen'e döndü. Temkinli bir ifadeyle "Sana da günaydın."dedim. Elindeki bezi bırakıp gergince gülümsedi. "Açıkçası benim için gün, dört saat önce aydı. Yabancıların evinde pek uyuyamadığım için erkenden kalktım." Bakışlarım temizlenen mutfakta dolandı. "Anlaşılan bu süre zarfında uyanmamı beklememişsin." Saçını kulağının arkasına iteledi. "Ben şey, boş oturmak istemedim bu yüzden marketten bir şeyler aldım ve evi azıcık temizledim. Umarım sorun olmaz?" Aslında olurdu, benim düzenimin bir yabancı tarafından değiştirilmiş olması pek hoşuma gitmemişti. Yine de başımı olumsuz anlamda sallayıp masaya oturdum. Polen de karşıma geçip hazırladığı yiyeceklerden atıştırmaya başladı. Benim çelimsiz derecede zayıf bedenimin aksine etine dolgun çekici bir fiziği vardı. "Sen neden yemiyorsun?" Polen yarısı ısırılmış patatesime bakarak sorduğu soru üzerine omuz silktim. Yemek yemeyi pek sevmiyordum, kelebek suretindeyken açlık hissetmiyor, geceleri ise sadece ayakta kalmak adına bir şeyler atıştırıyordum. "Canım pek istemiyor." Polen benim gibi omuz silkip iştahla yemeğine devam etti, ben de tabağımdaki yiyeceklerle oynamaya... "Tatilin nasıl geçiyor?" Sohbet etmeyi pek sevmediğim için kısa cevaplara sığındım. "Aynı." "Bu dönem dersler haylice zordu değil mi, özellikle osmanlıca dersi." Aslında haklıydı, okuduğumuz tarih bölümü haylice zordu. Fakat ders çalışmaktan başka işim olmadığı için pek zorlanmıyordum. "Evet öyleydi." Çayından bir yudum alıp gülümsedi. "Neyseki bitirmemize az kaldı." Bende ona yorgunca gülümsedim. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra mezun olacaktık. Ama ondan sonrasında ne yapacağımı bilmiyordum. Şu an ikinci öğretimde okuduğum için derslerim akşam saatlerindeydi. Bu yüzden arada derslere gecikmek haricince pek sorun çıkmıyordu. Çalan yabancı telefon sesi üzerine Polen ayağa kalktı. "Babam arıyor olmalı, sanırım gitme vaktim geldi. Onu daha fazla cevapsız bırakıp kızdırmak istemem." Polen telefonu cevaplayıp babası ile konuştuktan sonra hızlı hareketlerle mutfağı toplayıp evden çıktı. Arkasından şaşkınlıkla bakarken tuhaf bir kız olduğunu düşündüm. Ya da asıl tuhaf olan kişi bendim ve normal insanlar bana anormal geliyordu. Ayağa kalkıp salona geçtim her yer fazlasıyla temiz görünüyordu. Krem rengindeki kanepeye oturup televizyonda rastgele bir kanal açtım. Gözlerim ağır ağır kapanırken dün geceki adamı anımsadım. Yeşil gözleri, gözlerimin önünde belirirken, onu merak ettim. Akıl dışı olaylar yaşamıştı, umarım kısa sürede atlatabilirdi. Onu aklımdan çıkaramadığım dakikalarda hâlâ bitkin olan bedenim yüzünden uyuya kalmam kaçınılmaz olmuştu. ? Şubat ayının keskin soğuk havasına inat kış güneşi, normal bir kelebeğe oranla büyük olan kanatlarımı ısıtıyordu. Bilinçsizce gökyüzünde uçarken arada ağaç dallarının üzerine konuyordum. Bilincim tam olarak yerinde değildi, tabiatıma uygun olarak davranıyordum sadece. Kendimi yönetemiyordum. Hayatımı ağır yükünü, narin bir kelebeğin omuzlarına yüklemiş yaşamaya çalışıyordum. Ama son dakikalardı, lanetimin bitmesi ve benim insan halime dönmeme az kalmıştı. Evime doğru uçmaya başladığımda bir şey oldu. Önce tuhaf bir rüzgar çıktı, ardından kanatlarım benim hakimiyetimden çıktı. Yönüm değişirken rüzgarın ahengine kapılan kanatlarım, ters yöne doğru uçmaya başladı. Nafile çabalarım ardından tanıdık evin açık pencere camından içeri girmiştim. O tanıdık koku içime süzüldü. Neler oluyordu algılayamıyordum, sadece kanatlarım kokunun kaynağına doğru uçuyordu. Zihnim bulanırken ona doğru uçtum ve ona kondum. Tam sıcak boynunun üzerine, kokunun en yoğun olduğu yere... Sonrası arafın belirsizliğinde asılı kalan ruhum, katran karasına bulanan bilincim ve kulağımda hayal ile gerçek arasında sıkışıp kalan o buğulu sesi işittim. "Tenim, tenine Feraşe." *Feraşe: Pervane anlamına gelen kelebek
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE