Senin için / Asli1909

3975 Kelimeler
YAZAR ADI: asli1909 (ASLI GENÇ GÜRIŞIK) KITAP ADI: Senin için Son zamanlarda bel fıtığı rahatsızlığı nükseden Haluk Bey, acıyla ayağa kalkarken, şansızlığına hayıflandı. Allah, ona birbirinden kıymetli üç kız evlat verdikten sonra, bir de erkek evlat nasip etmişti. Ama ne evlat! Hayatı eğlenceden ibaret olan serseri oğlu, bir gün sonu olacaktı. Kendisi yaşındaki arkadaşları emekliliklerinin keyfini sürüp, dünya turlarına çıkarken, o bütün gününü şirkette geçiriyordu. Oysa ki oğlunun doğduğu gün, veliahdının dünyaya geldiğini düşünerek, umutlanmıştı. Böylece, bir gün oğlu koltuğuna oturduğunda, gözü arkada kalmayacaktı. Ancak yıllar içinde anladı ki, bayrağı teslim edebileceği kişi, kendi evladı değildi. Gözü, işten başka her şeyde olan Zafer'in, asıl ilgi alanı kadınlardı. Yaşadığı sorunlu ilişkilerin medyaya kadar yansımasından sonra, aldığı kararla oğlunu şirkette çalıştırmaya başlamıştı. Böylece az da olsa onu kontrol altında tutabilecekti. Başlangıç olarak ona sorumluluklar versede, Zafer hiçbirinde başarılı olamadı. Daha doğrusu, babasının ona güvenerek verdiği hiçbir işi, yüzüne gözüne bulaştırmadan tamamlayamadı. Belki, ona yüklenen sorumlulukları birazcık ciddiye alsaydı, böyle olmayacaktı. Ama Zafer'e göre, devasa bir servete sahipken, çalışmaya ne gerek vardı. Sabah şirkete geldiğinden beri ortalarda görünmeyen oğlunu görmek için odasına girerken, içeriden çıkan kızla yüz yüze geldiler. İnsan kaynaklarında çalışan kızı görür görmez tanımıştı. Haluk Bey yaşına rağmen, bir kere gördüğü kişiyi asla unutmayacak hafızaya sahipti. Tabii, işe bir ay kadar önce başlayan personeli gözünün tutmaması da, onu unutmamasının başka bir nedeniydi. Fazlasıyla rahat olan bu kızdan, hiç hoşlanmamıştı. Bir daha ki sefere, iş alımlarında daha dikkatli tercihler yapmasını söylemek için, en kısa zamanda personel müdürüyle görüşmesi gerekiyordu. İçeriye girdiğinde, Zafer, küçük bir not kağıdının üzerine bir şeyler karalıyordu. Babası, sadece ilk satırın Tuğçe'm diye başladığını gördüğünde, oğlu hemen kağıdı ters çevirdi. Bu Tuğçe, sekreteri Tuğçe olamazdı herhalde! Zafer, "Hoş geldin baba," dedi, adamın dikkatini dağıtmak için. İstediği gibi de oldu. Haluk Bey masanın önündeki koltuğa kurulurken, az önce odadan çıkan kızı sordu. "Ebru ile ne işin vardı senin?" Zafer sıkıntıyla gömleğinin yakasını açarken, ne cevap vereceğini düşünüyordu. Ebru'dan, kendisine asistan bulmasını istediğini söylerken, hiç inandırıcı görünmüyordu. Üstelik babası da, sana inanmıyorum der gibi, bakıyordu. Çünkü Zafer'in henüz, asistana ihtiyaç olan bir konumu yoktu ki. Daha da panikleyen genç adam, babasının çalışanlarıyla ilgili uyarılarını tekrar yapmasından çekinirken, yine gömleğinin yakasını çekiştirdi. Çünkü bu uyarılar saatlerce sürebiliyordu. İşte o an, Haluk Bey Zafer'in yakasındaki mor ruj lekesini fark etti. Az önce kapıdan çıkan kızın dudağındaki rujun, aynı tonuydu. Sinirlenen adam, ayağa kalkıp oğlunun masasına yaklaşırken, son derece öfkeli görünüyordu. "Ben de şirkette çalışmayı kabul ettiğinde, adam olacağına dair umutlanmıştım. Bir kere daha yanılttın beni. Sana defalarca, çalışanlardan uzak durmanı anlatmıştım ama görüyorum ki hiçbir şey anlamamışsın!" Zafer ayağa kalkarak, "Ama baba!" derken, odaya en küçük ablası geldi. "Bir gerginlik mi seziyorum?" Kızının gelişi az da olsa Haluk Bey yatıştırmıştı. Ancak odada kalıp oğluyla tartışmamak için, kapıya yöneldi. "Ben odamdayım!" dedi ve tam kapıyı açarken, arkasını dönmeden Zafer'e seslendi. "Tuğçe'den ve diğerlerinden uzak dur! Bu konuyu sonra tekrar konuşacağız. Yırttın sanma!" Babasının gidişinin ardından, genç adam derin bir nefes aldı. Kendinden cevap bekler gibi bakan ablasına, dişini sıkarak gülümsedi. "Yemin ederim bu adamın her yerde gözü kulağı var. Radarından bir türlü çıkamıyorum!" Ablası çocukluğundan beri, ne zaman başı belaya girse arkasını toplardı. Gerçi sadece ablası da değil, başta anneleri olmak üzere, ailenin bütün kadınları Zafer'in çevresinde pervaneydi. Bu nedenle fazlaca şımardığını, kendisi de inkar etmezdi zaten. Ablası onun haline gülerek, biraz takıldıktan sonra, "Yaşlı kurdun burnu kokuyu hemen alıyor tabii," dedi. "Sen şimdi baba mı boş ver de, yarın akşam ki kutlama için ne yapıyoruz, onu söyle." Ertesi gün, anne ve babalarının otuz altıncı evlilik yıl dönümleriydi. Yakın akraba ve aile dostlarının yanında, şirket çalışanları da bu kutlamada hep bir araya gelirdi. Özellikle anneleri, yıl dönümlerine çok önem verdiği için, bütün kardeşler haftalar öncesi hazırlıklara başlardı. ☆☆▪☆☆ Kutlamanın yapılacağı gün geldiğinde, ablaları birbirleriyle şıklık yarışına girerken, Zafer haline şükretti. Bu kadınların güzellik takıntıları, ona çok komik geliyordu. Aynanın karşısında omzuna dökülen, dalgalı, kumral saçlarını toplayıp at kuyruğu yaptı. En son yurt dışı seyahatlerinden birinde aldığı, gümüş küpeleri taktıktan sonra babasının görmekten nefret ettiği sakallarını düzeltti. Smokinini de giyince hazırdı. Bu gece gerçekten çok eğlenecekti. Tam kapıdan çıkarken, unuttuğu parfümünü sıkmak için geri döndüğünde, Tuğçe'den mesaj geldi. Aşkım ben geldim ama seni göremiyorum yazıyordu. Ona cevap yazdığı anlarda, ikinci bildirim sesi gelince, neşesi daha da arttı. Bu sefer ki Ebru'dandı. O da, Minik tavşanın gözleri her yerde seni arıyor, yazmıştı. İki kızı aynı anda idare etmek ona heyecan versede, zaman zaman kadınların gazabından korktuğu oluyordu. Çünkü, tırnaklarını gösterdiklerinde, melekten şeytana dönüşe biliyorlardı. Ama ne yapsın, huyu kurusun, adrenalinsiz bir hayat ona göre değildi. Kızlara cevap yazıp aşağıya indiğinde, neredeyse konukların tamamı gelmişti. Annesi onu uzaktan görür görmez, gururla gözleri ışıldadı. "Oğluşum ne kadar da yakışıklı görünüyor, öyle değil mi hayatım?" Haluk Bey, smokin de giyse serseri görünüşünden bir şey kaybetmeyen oğluna göz ucuyla bakıp, karısının kulağına eğildi. "Eşek kadar oldu, şuna oğluşum deyip durma. Zaten senin yüzünden bu çocuk bu hale geldi." Karısı kocasının sözlerine içerleyerek, "Ama o benim çocuğum. Hem de en küçüğüm," dedi. Haluk Bey dişlerini sıkarak karşı çıktı. "Tabii, çocuk ya. O çocuk dediğin kazık, iki dakikada çocuk yapıp, dokuz ay sonra kucağına verir. Şu abartılarından vazgeç artık!" Karı koca, otuz altı yıllık evlilikleri süresince, hep çok iyi geçinen bir çift olmuşlardı. Tabii oğulları dünyaya gelinceye kadar. Sadece, söz konusu Zafer olduğunda ters düşüyorlardı. Anlaşamadıkları tek konuydu oğulları. Yoksa, iki eş arasında olması gereken her şey vardı evliliklerinde. Karşılıklı sevgi, saygı, anlayış ve elbette ki tutku. Bunca yıla rağmen, hâlâ ilk günkü kadar heyecan doluydu birliktelikleri. Kutlamaların başlayıp, misafirlerin keyifli vakit geçirdiği dakikalarda, Zafer kütüphanede, Ebru'yu bir köşeye sıkıştırmakla meşguldü. Kız üzerine giydiği süper mini, derin dekolteli elbisesiyle bir anda gözdesi oluvermişti. Tabii ateşli hatunu gören genç adam, fırsat yaratmaktan çekinmedi. Ebru, "Şimdi burada mı istiyorsun?" dediğinde, Zafer çapkınca gülümsedi. "Benim için yerin ve zamanın önemli olmadığını, sana daha önce ispat etmiş olmalıyım." Onun sözleriyle Ebru kahkaha atarken, "Tabii ya, şirkette babanın masasının üzerinde yaptıklarımızı hâlâ unutmadım. Seni azgın şey!" dedi. "Bir kadını nasıl doyuracağını çok iyi biliyorsun." Kızın her söylediği odada yankılanırken, genç adam bir tuhaflık olduğunu hissetti ama o an, bunu düşünecek durumda değildi. Ses sistemine bağlı olan minik hoparlörden habersiz, soluk soluğa konuştu. "Kalçalarını şaplaklamayı ne kadar sevdiğimi, sana daha önce söylemiş miydim?" Salondaki herkes, kütüphanede konuşulanları yüzleri kızararak dinlerken, Haluk Bey gür çıkan sesiyle oğlunun ismini haykırdı. "Zafeeer!" Tuğçe ve Ebru'nun her şeyin farkına varıp, işten atılmayı göze alarak yaptıkları bu oyun, genç adamın hayatının dönüm noktası olacak, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bazı kadınlar incindikleri zaman, yaktıkları ateşte yanmayı tercih edecek kadar tehlikeli olabiliyorlardı. ❤❤❤❤ Yıl dönümü kutlamaları kütüphane rezaleti yüzünden mahvolmuş, dolayısıyla konuklar evden erken ayrılmak zorunda kalmıştı. Ve daha ilk dakikadan, evde yaşananlar sosyal medyada tahminlerinden daha büyük yankı yapmıştı. Haluk Beyin yükselen tansiyonu normale dönerken, gözlerinin içine bakan karısı, "Daha iyi misin hayatım?" dedi. Orta yaşlı adam, ona evlilikleri boyunca hayatım diye hitap eden kadından, ilk kez gözlerini kaçırdı. Çünkü o güne kadar karısı Azize, bir kere bile gözyaşı döktüğünü görmemişti. Şimdi dolan gözlerini görmemesi için, bakışlarını ondan uzak tutmaya çalışıyordu. "Lütfen konuş artık benimle! Bu hale gelmesinin sebebi sensin de istersen ama ne olur sessiz kalma!" Karısının kendini suçlu hissetmesine dayanamayan adam, yüzünü ona çevirirken, neredeyse ağlamak üzereydi. Allah biliyordu ya, kendini tutmakta hiç bu kadar zorlandığı olmamıştı. "Kendini boş yere suçlayıp durma hatun. Beş parmağın beşi de bir olmuyor ki," dedi ve çatallaşan ses tonuyla konuşmasına devam etti. "Kızlarımıza bir bak. Evlat ayrımı yapmadan, onları da sen yetiştirdin. Bu güne kadar, bir kere bile yüzümüzü kızartacak bir hata yaptılar mı? Neden onlar Zafer gibi değiller. Arada bir tane defolu çıkıyor işte." Kocasının defolu demesiyle Azize Hanım belli belirsiz gülümsedi. "Haklısın ama bu böyle gitmez ki. Onu adam edecek her yolu denedik. Sevgiyse, bir evlada verilecek en büyük sevgiyi verdik, ilgiyi gösterdik. Çocukluğundan beri sorumluluk verip, üstesinden gelmesini bekledik ama hiçbir zaman, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeyi beceremedi. Ne ceza, ne mükâfat onun üzerinde hiçbir şey etkili olmadı. Biz daha ne yapacağız hayatım. Belki biraz geç kaldık ama acaba bir psikologdan yardım mı alsak?" Evet, karısı haklıydı. Her ne kadar oğlunu şımartacak girişimlerde bulunsada, onun iyi bir adam olabilmesi için, aynı zamanda mücadele de etmişti. "Yirmi yedi yaşına gelmiş, kazık kadar herifi, bu saatten sonra hangi doktor düzeltebilir ki!" diyerek, psikolog fikrini reddeden adam, aklına gelen fikirle düşünmeye başladı. Anne ve babaları odalarından çıkmazken, büyük ablası Sema, Zafer'i azarlamakla meşguldü. "Bu kadar ileri gidebildiğine inanamıyorum! Üstelik birde babamızın masasının üzerinde! Senin yüzünden, neredeyse erken doğuracaktım!" Sema, belirginleşen karnını okşayarak kardeşine söylenirken, genç adam, cevap verme der gibi bakan eniştesiyle göz göze geldi. Tam bu sırada, ortanca ablası Sinem konuşmaya başladı. "Haftalardır bu gece için hazırlanmıştık ama bütün emeklerimiz, heyecanımız, sayende yerle bir oldu. Bizi rezil ettin!" Diğerleri konuşur da, küçük abla Gizem durur mu? "Bugüne kadar her konuda yanında durduk, arkanı topladık ama bunu bize yapmayacaktın. Senden bu kadarını beklemezdim. Kendi evimizde, üstelik anne ve babamızın evlilik yıl dönümünde, bu yaptığın hoş görülemez!" Onlar konuştukça, Zafer yerin dibine girdi. 1.82'lik boyuna rağmen sanki o kadar küçülmüştü ki, kendini filler savaşının ortasında kalan, minicik bir karınca gibi hissetti. Her an birisi üzerine basarak ezebilirdi. Herkes büyük salonda suspus olmuş suçlayan gözlerle Zafer'e bakarken, evin hizmetçisi Nazan, buzlu su getirip genç adama uzattı. "İsterseniz biraz daha buz ekleyebilirim." Zafer buzlu suyun ne anlama geldiğini, Nazan'ın zevkle gülen gözlerinden anlayabiliyordu. Birkaç defa takıldığı kızın yüzüne ters ters bakarak, başıyla istemediğini belitti. Şayet, ağzını açmaya kalksa onu parçalamaya hazır kadınlarla sarılmıştı çevresi. Vakit gece yarısını geçerken, Azize Hanım içeriye girdi. "Hadi herkes odasına gitsin. Hepiniz çok yoruldunuz." Annelerinin sözlerine karşılık kimseden çıt çıkmadı. Eğer babaları tüm olanlara rağmen, esip gürlemiyorsa fırtına yakın demekti. Ve çıkacak kasırgadan kimse nasibini almak istemiyorsa susmalıydılar. O an Zafer'e acıyarak bakan herkes, odadan çıkmak için ayaklandığında, Azize Hanım oğluna, "Baban, sabah saat 10:00 da şirkette olmanı istedi," dedi. İşte bu haber bittiğinin resmiydi. Neden, evde olaylar sıcağı sıcağınayken değil de, ertesi gün şirkette konuşmak istiyordu? Ne planlıyor olabilirdi ki? Genç adam, ortada anormal bir durum olduğunun fazlasıyla farkındaydı. Yaptığının bir bedeli olduğunu biliyordu elbet ama neden bu hatanın bedeli bu gece biçilmiyordu, anlam veremiyordu. Annesi bile neden bu kadar sessizdi. İşte ilk kez o an, korkmaya başladı. Kötü bir şeyler olacaktı. Zafer sabah kalktığında, Haluk Bey çoktan evden çıkmıştı. Kahvaltıda annesi de dahil olmak üzere, hiç kimse yüzüne bile bakmadı. Kahvaltıdan sonra evden çıkmadan, bahçede beyaz gülleriyle çocuğu gibi ilgilenen kadının yanına gitti."Çok özür dilerim anne. Sizi üzmek istemezdim," dedi. Ama Azize Hanım sırtını oğluna dönerek, güllerinin bakımlarına devam etti. İçi kan ağlasada, ona, yokmuş gibi davranmak zorundaydı. Hatasını anlaması için buna mecburdu. Kendi içinde savaşırken, oğlu arkasından yaklaşıp başını omzuna yasladı. "Sen benim kalemsin. Sığındığım, korunduğum, acılarımı saran, sevinçlerime ortak olan tek kadınsın. Ne olur bağışla beni." Zafer'in sözleri nihayet sonuç verdi. Azize Hanım annelik duygusuyla sonunda pes etti. Gerçi daima böyle olmamış mıydı? Sadece ona karşı değil, kızlarına karşıda hiçbir zaman öfke besleyemezdi ki. "Ah oğlum ah! Bir gün yaptıklarınla yüreğime indireceksin," dedi. Genç adam kollarını annesinin beline dolayarak, onu biraz yukarı kaldırınca ayaklarını yerden kesti. "Annelerin bir tanesisin sen!" "Oğlum indir beni! Hem acele etsen iyi olacak, babaların bir tanesi de seni bekliyor." Azize Hanımın sözleriyle Zafer'in vücudu buz kesti. Çünkü, babasını yumuşatmak, annesi kadar kolay olmayacaktı. Hatta imkansızı zorlayacaktı. "Cezam hakkında küçücük bir ip ucu verebilir misin ana kraliçem? Beni bekleyen şeye hazırlıklı gitsem hiç fena olmaz." Annesi gülümserken, başını olumsuz anlamda sağa sola salladı. "İnan bana ne olduğuyla ilgili hiçbir fikrim yok. Yalnız, giderken kendine azcık çeki düzen versen iyi olur." Annesinin uyarısıyla hızlıca duş alıp, ablasının düğününden sonra ilk kez, takım elbise giydi. Babası iş yerinde kılık kıyafete çok önem verirdi, bilirdi. O nedenle küpeleriyle vedalaşmasının ardından, kumral saçlarını ensesinde topladı. Eğer kıyabilseydi, sakallarını da keserdi ancak o kadar da değildi. Babası ağır kokuları sevmediğinden, bu günü atlatıncaya kadar, tıraş losyonuyla idare etmeye karar verdi. Tam hazırlığını bitirip evden ayrılmak üzereyken, durdu. Acaba çelik yelek giyse miydi? Saat 10:00 da babasının odasının önüne geldiğinde, üç kişiyi çalışma masasını odadan çıkartırken gördü. Gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp tekrar açtı. Dedesinin babasından kalan, antika sayılabilecek masa, odadan atılıyorsa, cezası tahmininden çok daha büyük olacaktı. İlk kez korkuyla ürperip, ortadan kaybolmak için sol topuğunun üzerinde geriye döndüğünde, babasının sesini duydu. "Zafer!" Haluk Beyin sesi bütün katlardan duyulurken, genç adam asık olan surat ifadesini, gülen yüzle değiştirerek, yönünü babasına döndü. "Geldim babacığım!" Baba oğul içeriye girip kapıyı sertçe kapattıklarında, bütün şirket çalışanları odadan gelebilecek seslere odaklandılar. Haluk Bey, Zafer'in takım elbise giydiğini gördüğünde şaşırmadı değil. Her zaman, ağzı yüzü bir yana kaymış tişörtler ve kot pantolon giyen oğlundan, bu kadar şık olmasını ummuyordu. Hemen kafasındaki düşünceleri savuşturan adam, moda programı havasını es geçerek, direkt konuya girdi. En sert ses tonu ve bakışıyla "Şimdi hemen, en yakındaki erkek kuaförüne gidip şu saçını, sakalını kestiriyorsun! Annene, karşıma adam gibi gelsin demiştim ama iletmedi sanırım," dedi . Zafer, babasını ilk defa bu kadar katı, bu kadar merhametsiz görüyordu. Başka zaman olsa, onun emrine karşı çıkmak için bir neden bulabilirdi belki, fakat şu an edeceği tek kelime, kıyameti koparabilirdi. Bunu, onun gözlerindeki kararlılıkta görebiliyordu. Liseden sonra asla vazgeçmediği saç ve sakallarından kurtulmak çok zor olacaktı, biliyordu ama olsun. Yine uzarlardı nasıl olsa. Eğer bir gece öncenin cezası buysa, başka yolu yoktu, katlanacaktı. Kendini teselli edecek doğru cümleleri ararken, Haluk Beyin sesi odada bir kere daha yükseldi. "Duymadın mı?" Genç adam yutkunarak, artık yerinde olmayan masanın bıraktığı boşluğa bakarken, söyleyeceği tek bir şey vardı. "Duydum." İki saat sonra erkek kuaföründen çıkan Zafer, birisi dokunsa ağlayacak haldeydi. Şirkete giriş yaptığında, öylesine dalgın, kendini o kadar başka hissediyordu ki, güvenlik görevlisi bile onu, kartını okutup turnikeden geçerken tanıyabildi. Babasının odasına gitmek için asansörü beklerken, cep telefonuna mesaj geldiğinde gördüğü fotoğrafla yüzünü buruşturdu. Ebru ve Tuğçe, soğuk biralarını birbirlerinin şereflerine havaya kaldırırken, çekmişlerdi bu fotoyu. Cadılar, nispet yapar gibi resmen kutlama yapıyordu. Hızlıca telefonu kapatıp cebine sokuştururken, asansörde nihayet gelebilmişti. Öğle yemek saati nedeniyle asansörden çıkan birkaç genç hanım, ilgiyle onu süzdüklerinde, erkek olmasa ağlardı. Demek o kadar kötü görünüyordu. Hemen yirminci katın düğmesine bastı. Neyse ki kendinden başka kimse binmemişti. Asansörün aynasında kendi yüzüne bakarken, bundan daha kötü bir an olamayacağını düşündü. Suratı bu haliyle tıpkı yolunmuş tavuklara benziyordu. Ya saçına ne demeli. Erkek tıraşı isimli bir modelin olması, bu devirde inanılacak şey değildi. On yedi yaşından beri kendini böyle görmemişti. Yıllardır alıştığı saçları ve sakalı olmadan, kendini çıplak gibi hissederken, kapı açıldı. Bakalım babası bu halinden memnun kalacak mıydı? Küçücük bir çocuk gibi, böyle cezalar almak, ne kadar da onur kırıcıydı. İçinden şansına küfür ederek, babasının odasının kapısını çaldığında, orta yaşlı adamın tok sesini işitti. "Gel!" Zafer içeri girdiğinde, babası yeni masasında kahvesini içiyordu. Oğlunu görünce, saatler sonra ilk kez sert yüzü yumuşadı. İçinden, sonunda bir kılığa girebilmiş çok şükür dedi. E ablaları ve annesi olmadığına göre, onu köşeye sıkıştırması daha zevkli olacaktı. Zaten bu konuşmayı, şirkette yapmak istemesinin sebebi de bu değil miydi? Oğlu tam karşısına geçtiğinde, ona, masanın üzerindeki zarfı almasını işaret etti. Genç adam merakla zarfa uzandığında, daha açmadan burnuna pis kokular gelmişti. "Al al, çekinme! Al ve aç!" diyen babasının sesiyle zarfı açtığında, yüzünde tuhaf bir ifade oluştu. "Adana'ya otobüs bileti mi?" ❤❤❤❤ Zafer, zarfın içindeki iki bin lirayı ve otobüs biletini anlamaya çalışırken, babası gerekli açıklamayı yaptı. "Yeni maaşın ve yeni işin hayırlı olsun evladım. Şimdi arabanın anahtarlarını ve cüzdanındaki kredi kartlarını masanın üzerine bırak." Genç adam, babasının anlatmak istediklerini idrak etmekte zorlandı. Durumu anlayan Haluk Bey, izah etmeye başladığında, Zafer'in rengi atmaya başladı. "Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Elindeki imkanları verdiğim gibi geri alıyorum. Tekrar bu imkanlara sahip olmak için, emek verip kendini bana ispatlayacaksın. Aksi halde, seni mirasımdan men etmek için hukuki yollara başvuracağım." Zafer tam da "Ama baba!" demişti ki, Haluk Bey, "Daha bitirmedim!" diyerek, uyarısını yaptı. "Adana'da başlatacağımız kentsel dönüşüm projesi için çalışacaksın. Görevin, sana verilen bölgedeki mahalle sakinlerini ikna etmek. Kadınları etkilemek için kullandığın dilini, ev sahiplerini ikna etmek için, çekinmeden kullanabileceğini düşündüm. Nasıl olsa hayatta en iyi yaptığın şey bu. Benim oğlum olduğunu hiç kimse bilmeyecek. Gerçi medyadaki serseri görünüşünden sonra, seni bu halinle kimse tanıyamayacağından, kendini saklaman zor olmayacak. Çünkü, her gün işe takım elbise ve kravatla gideceksin. Ayrıca, senin için cömert davranarak, iki bin lira maaşla çalışmana karar verdim. Bir saatte harcadığın parayı, bir ayda kazanmak nasıl bir şeymiş artık öğrenmenin vakti geldi." Haluk Beyin sözleriyle daha da sarsılan Zafer, bu kadarının fazla olduğunu düşünürken, aklına Adana'da yaşayan ablası geldi. Eniştesi oradaki dokuma fabrikalarının müdürüydü. Yani babasının ima ettiği kadar ezilmesi, söz konusu değildi. Onun aklından geçenleri tahmin eden babası, "Sakın Sema Ablana güvenme!" dedi. "Çünkü ablan ve enişten, sana en küçük maddi yardımda bulunmayacaklarına, sana kapılarını açmayacaklarına dair bana söz verdiler. Tabii sadece onlarda değil, Gizem ve Sinem de, annenle birlikte bana söz verenler. Aksi halde aynı ceza, onlar içinde geçerli olur. Öldüğümde benden tek kuruş alamazlar. Bundan sonra tek başına ayaklarının üzerinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmeden, dönmeyi aklının ucundan bile geçirme." Genç adam ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ne kadar reddetmeye çalışsada, babasının verdiği karardan dönmeyeceğini çok iyi biliyordu. Onunla inatlaşması, hayatını daha da zorlaştırmaktan öteye gidemezdi. Gerçi bundan daha kötüsü olabilir miydi ki? Artık çevresini kuşatan fıstık gibi kızlar, şuurunu kaybedene kadar içtiği zamanlar olmayacaktı. Sinirle avuçlarını sıkarken, bağırmamak için kendiyle mücadele ediyordu. İki bin lira maaşla nasıl geçinirdi? Birde bu yetmezmiş gibi, on iki saatlik yolu bir saatte uçakla gitmek varken, otobüsle gönderilmekte neyin nesiydi? Babası bu kadar vicdansız olamazdı. Onun suspus hallerini gören babası, konuşmaya devam etti. "Beni el aleme rezil ettin. Hem de kendi evlilik yıl dönümümde. Senin yaptığın kepazeliklere son vermek için, beni buna sen zorladın Zafer. Şimdi odamdan çık ve bir an önce eve gidip hazırlıklarına başla. Akşam 20:00 da otogarda ol." Zafer, kaskatı kesilen vücuduna rağmen, hızlı hareket ederek arabasının anahtarını ve cüzdanındaki kartları çıkartıp masanın üzerine sertçe bıraktı. Hiçbir şey söylemeden, odanın kapısına ilerlerken, kör talihine lanetler yağdırıyordu. Tam kapıyı açıp kendini dışarıya atacakken, babasından alay eder gibi çıkan sözleri duydu. "Sonunu düşünen kahraman olamaz evladım." Kapıyı çekerken içinden, yuh artık dedi. Onun tanıdığı, her daim ciddi olan babasının içine, Polat Alemdar kaçmış olamazdı değil mi? Asansöre ilerlerken, arkasından duyduğu kahkaha sesiyle daha da sinirlendi. Resmen dalga konusu olmuştu. İki kadın yüzünden düştüğü durumu, ömrünün sonuna kadar unutmayacaktı. Asansöre binip aynada kendisiyle bir kere daha yüz yüze geldiğinde, yeşil gözleri öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Ama küçük bir çocuk gibi ağlayamazdı. Şirketten çıktığında, kendini boşlukta hissetti. Çünkü artık binebileceği bir arabası yoktu. Elini cebine attı. Cebinde sadece yüz elli lirası vardı. Birde babasının verdiği zarfın içindeki iki bin lira. Başına gelenler şaka gibiydi. Yoksa şaka mıydı! Yakınından geçen bir taksiyi çevirip, gideceği adresi söyledi. Eve ulaştığında, onu ablaları ve annesi karşıladı. Sanki bir cenaze havası varmış gibi, hepsi yüzüne hüzünle bakıyordu. Daha fazla sabredemeyen Azize Hanım, kollarını oğluna sardı. "Ah kuzum ah! Hem bizi hem de kendini ne hallere düşürdün," diyerek, gözyaşı dökmeye başladı. Daha o ağzını açmadan küçük ablası Gizem, "Anne, babamı ikna etmenin bir yolunu bulamaz mıyız?" diye sordu. "Maalesef kızım. O kadar dil döktüm, Nuh diyor peygamber demiyor. İnadı tuttuğu zaman biliyorsunuz, ölse verdiği karardan dönmez." Ablaları, anneleriyle birlikte kara kara düşünürken, Zafer onlara inanamıyordu. Bir gün önce bütün silahlarını kuşanan aile kadınları, uysal birer kediye dönüşmüşlerdi. Onlardan uzaklaşıp odasına giderken, annesi, "Nereye oğlum?" dedi. "Hazırlanmaya!" Odasına girdiğinde, bavulunun hazırlanmış olduğuna inanamadı. Babasının ofisinden çıktığından beri yalan gibi gelen Adana yolculuğu, gerçeğe dönüşmüştü. Yatağının üzerine oturduğunda, geçen ağustos ayında ablasının düğünü için gittiği şehri hatırladı. İçi bunaldı. Babası aslen Adanalı olsada, hayatı boyunca sadece iki kere gittiği şehir, cehennemi olacaktı. Hele o sıcağı, insanın tenini yapış yapış yapan nemi yok mu, çekilir gibi değildi. Üzerindeki şoktan kurtulmak için silkelenmeye çalışırken, odaya ortanca ablası Sinem geldi. Babasının kararına ne kadar bozulduğu anlaşılmasın diye, hemen telefonunun ekranını açıp, daha ablası ne yaptığını sormadan, "Kız arkadaşlarımla vedalaşmalıyım," dedi. Sinem, onun haline üzülsede, bir yanı babalarının haklı olduğunu biliyordu. İflah olmayan kardeşi, iyi bir dersi hak etmişti. Sesine şirinlik katarak, "Hangisinden başlamayı düşünüyordun? Eğer hepsini tek tek arayacak olursan, korkarım otobüsü kaçırırsın," dedi. Genç adam tebessüm etti. Sonrada umursamaz bir tavırla elindeki telefonu yatağın üzerine fırlattı. "Sanırım haklısın. Şimdi birisini arayıp diğerini aramazsam olmaz. İyisi mi hiçbirisini aramamak." Sinem, kardeşinin sol yanına oturarak, elini teselli edercesine omzuna attığında, odaya diğer iki ablası geldi. Gizem, diğer yanına geçtiğinde Sema da karşısında durdu. "Biz de bu akşam dönüyoruz. Enişten senin için de uçak bileti aldıracaktı ama babam engel oldu, çok üzgünüm," dedi. Zafer sesini çıkarmadan bakışlarını yere çevirdiğinde, ablası devam etti. "Hadi artık eğme başını. Bu dünyanın sonu demek değil ki. Kısa süreliğine gidiyorsun. Hem biz de oradayız." Onları sessizlikle dinleyen Gizem, suskunluğunu bozdu. "Ben yerinde olsam, mücadele eder, babamı utandırırdım. Sonuçta babam bu işi başaramayacağını düşünüyor. Sakın ola onu haklı çıkartacak bir şey yapma. Sadece kendini değil, bizi de üzersin." Diğerleri de Gizem'i desteklediğinde, Zafer ilk kez gülümsedi. "Başaramayacağımı sanıyor ama yanılıyor. Benim beceriksiz birisi olmadığımı görecek ve yanıldığı için pişman olacak." Akşam 20.00 da babası hariç bütün aile fertleri, onu yolcu etmek için otogardaydı. Hepsine sıkı sıkı sarılırken, anne yüreği dayanamayan Azize Hanım, daha önce çıkarttığı, boynundaki kolyeyi ve parmağındaki yüzüğü, bin beş yüz lirayla birlikte cebine sıkıştırdı. "Baban bütün takılarıma ve hesaplarıma el koyduğu için, şimdilik bunlarla idare etmeye çalış." Hayat arkadaşına verdiği sözü, ilk kez bozan kadın, gözyaşı dökerek oğluna sımsıkı sarıldı. "Allah'a emanet ol yavrum." Otogardaki vedalaşmadan sonra otobüs harekete geçtiğinde, Zafer, kendini izleyen kalabalığa içi kan ağlayarak el salladı. Hayatı hiç tahmin etmediği bir biçimde şekillenirken, isyanlarla dolu yüreğinde hüküm sürecek aşktan habersiz, yolcuğu böylece başlamış oldu. Adana'ya geldiğinde sabah olmuştu. Gece hiç uyumamış olduğu halde, kafasındaki düşünceler yüzünden, kendini olması gerekenden daha zinde hissediyordu. Şehir merkezindeki bir otele yerleşip, babasının verdiği zarfta ismi yazan adamı aradı. İsmini duyan adam, hemen görüşecekleri adresi bildirdi. Duşunu alıp temiz kıyafetlerini giyindikten sonra, öğleden önce kendine verilen adrese doğru yola çıktı. Neyse ki adamın söylediği adres, otelin yakınlarındaki bir iş merkezinin içindeydi. Yolda giderken çevresini inceledi. Onun hayalinde ki Adana, şehirden çok kasabaya benzerken, ne kadar yanıldığını fark etti. Düşündüğünden daha gelişmiş bir şehirdi. Ama sıcağı ve nemi tam da hatırladığı gibiydi. Boğazını saran iki ele dönüşen kravatını gevşetmeye çalıştı. Nefes almaya ihtiyacı vardı. Haziran ayında, üstelik böyle bir sıcakta kravat takmak, saçmalığın daniskasıydı ancak emir büyük yerden gelmişti bir kere. On dakika sonra geldiği adreste görüşeceği kişi, onu güler yüzle karşılarken, yeni kurulan ofisin dağınıklığı için, "Kusura bakmayın, henüz tam olarak yerleşemedik," açıklamasını yaptı. "Haluk Bey inşaat işine gireceğini söylediğinde, aslında inanamamıştım. Dokuma ve inşaat çok farklı alanlar." Adam bir yandan konuşurken, diğer yandan bilgisayardan çıktı alıyordu. O an, adamın arkasındaki duvarda asılı Atatürk portresinin yanında duran, babasının portresini gördü. Sanki cam çerçevenin arkasından, gözüm üzerinde, bu işi de yüzüne gözüne nasıl bulaştıracaksın, merakla bekliyorum. der gibi bakıyordu. "Buyurun Zafer Bey!" Adamın sesiyle kendine gelen Zafer, ona uzatılan A4 kağıdı aldı. Üzerinde en az yirmi tane adres vardı. Kağıdı incelerken, tekrar yanındaki adam konuştu. "Siz ev sahipleriyle gerekli görüşmeyi yaparken, biz de sözleşmeleri hazırlarız. Şimdi size vereceğim dosyada bir sözleşme örneğimiz olacak, şöyle bir göz atarsanız sevinirim. Ayrıca akşamüzeri tekrar ofise gelirseniz, inşaat mühendisi ve mimar arkadaşlar 17.00 gibi burada olacak. Onlarla küçük bir toplantı yapar, merak ettiklerinizi sorabilirsiniz. Bu işle ilgili bir eğitim almanız şart, biliyorsunuz." Zafer elindeki dosyayla ofisten ayrılırken, geride bıraktığı adam patronunu aradı. "Efendim oğlunuz şimdi çıktı, bilginiz olsun," dedi. Haluk Bey keyiflenerek, sırtını oturduğu koltuğa gömdü. "Kızlar konusunda elinden uçanla kaçan zor kurtuluyordu. Bakalım aynı beceriyi, mahallede de gösterebilecek misin serseri oğlum?" Zafer, mahallenin olduğu semte geldiğinde, çevresine bakındı. İlk adresi soracağı bir bakkal gördüğünde, sevindi. Bakkal dükkanındaki adam, önce ona şüpheyle baktı. Çünkü bu şehirde, öyle herkese sorduğu adres gösterilmezdi. "Neden arıyorsun? İcra memuru falan mısın? Yoksa kan davası mı?" Genç adam, ona ters ters bakan adamın sorularına inanamıyordu. Bu insanlar korumacı mıydı yoksa meraklı mı anlam veremeyerek, kendini tanıttı. Kentsel dönüşüm projesini duyan adam, hemen köşe başındaki evi gösterdi. Tam teşekkür edip eve doğru adımladığında, yanından hızlı geçen bir adam ona çarparak, yolun kenarına savrulmasına neden oldu. Daha neye uğradığını anlamadan, kendine çarpan adamın arkasından, elinde döner bıçağıyla koşan, iri yarı adamı gördü. Üzerine üzerine geliyordu. "Allah'ım nereye düştüm ben!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE