“Anlattın ama anlamsızdı. Bunu ne yapacağız?”

2157 Kelimeler
Günlerden bir gün ders bitiş zili çaldı. Öğlen arasından sonraki ders Bilgisayar Destekli Grafik Tasarım dersi olunca bilgisayara maruz kalma sürem zihnimi ve özellikle göz çevremi epey zorlamıştı. Bunu sevmiyordum. Beni agresif ve huysuz birine çeviriyordu. Son dört saat süresince buna maruz kaldığımız düşünülürse, şakaklarıma müthiş bir ağrı sinmişti. Başımın ağrımaya başladığı bu anlarda su içmeyi ihmal ettiğim için kendime kızmam mümkündü. Böyle günlerde zaten yeterince teknolojik aygıta maruz kalıyordum, bir de üstüne kalkıp bedenimi susuz bırakınca olanlar bundan ibaretti. Dehşet bir baş ağrısı. Umarım soğuk hava çarpmaz, sinüzit ağrısı ile felaket bir akşam geçirmek istemiyorum. Başımın ağrıyan noktalarını parmaklarımla sıvazlarken, "Bu adamın bilgi düzeyi beni mahvediyor." diye hayıflandım. Henüz çantamı toplamakla meşguldüm. Zaten döner sandalyelerde oturmaktan hazzetmeyen birisiyken, üstüne saatlerdir burada oturmak ve blok yapılan dersin etkisiyle iyice sersemlemiş bir halde olduğum ortadaydı. "Biliyorum, haklı." dedim sonra. "Bir sürü şey biliyor. Bildiklerini paylaşmak istiyor, anlıyorum. Ciddiyim." derken çantama eşyalarımı tıkmış ve yanı başımda duran arkadaşımla göz göze gelebileyim diye, hafiften doğrulup ona bakmıştım. "Ama süre kısıtlı. Bunu anlaması gerekir. Bu kadar kısa sürede bu zihinlere yüklenmek..." Dersin yoğunluğu beni bezdirmişti. Haliyle hoşnutsuz olduğumu saklamak istemedim. Başımı iki yana sallayarak, tahammülsüzce çantamı boynumdan geçiriverirken sağ yanıma doğru asıverdim. Bu esnada Gökçen'in yüzünü sıyıran tebessümü görebiliyorum. Onun, bilgisayarı çok sevdiğini biliyorum. Zaten Gökçen sosyal medyada paylaşımlar yapan birisiydi. Haliyle bilgisayar üzerinde çok fazla vakitler harcıyordu. Bunların bir günde kaç saat olduğunu bilmesem de Gökçen'e şu dört saatlik dersin koymayacağını biliyordum. Gerçi yüzü pek keyifli göründü, belki de tek keyifli olan odur. "Grafik tasarımdasın Esin. Bir zahmet alış. Hem-" derken beni sinir ediyor ve ben de onun önünden söylene söylene ilerlemeye başlıyorum. Ardından bu halimi fark ederek, "Hey, yanılıyor muyum? Alındın mı kız? Aa, ayıp ama." diye lafı tıkıştırmaya niyetleniyor. Amacı ise; beni sinir etmek, durumdan kendine keyifli bir hatıra eklemek. Aman Gökçen. Konuşması üzerine ona doğru dönmüş, kendisinin hala gülümsüyor olduğunu görmüştüm. Sanırım onun hali, normal zamanda normal bulabileceğim bir haldi ama başım ağrırken, susuzluğumu fark etmişken ve bilgisayara bir hayli öfkeli olan zihnime karşılık Gökçen'in gülümsüyor olması... Umarım beni daha fazla sinir etmez. "Hadi ama neşelen Esin. Bak, ders bitti." dedi. Gülümsemesine devam etti. Gülümseyişine bir an takılı kalıyorum. Onun küçük bir yüzü var. Gülümsediğinde yüzü daha da küçülüyor gibi sanmam tuhaf olmasa gerek. Muhtemelen. Kemikli ve zayıf çenesi olduğundan ötürü de yanakları epey içe göçüyor, onun bu gülümseyişi, kendisinin bir anime karakterini andırdığını ve birden yok oluvereceğini düşünmeme neden oluyor. "İkizler burcu da değilsin ki, bu huysuzluğun neyin nesi?" Aman! Ona ters ters bakıyorum. Dikkat etmesi gereken bir hususu ise ona hatırlatmak gerekir: Bu lafları ediyor etmesine ama o, yanımda yürüyordu. Benim sağım solum belli olmazsa kendini ansızın tepetaklak bulabilir, neme lazım. "Tamam tamam," dedi önce. "Kızma." diye ekledi. "Ya*şak Güliz gitmeseydi bari." deyip de konuşmasına devam ederken, eteğini kısaltmakla meşgul olacak ve parmakları, hırkasının altına doğru, eteğini kat kat katlamak için kaybolacak. Onun bu haline karşılık ben de kendisine tip tip bakacağım. Bu keyifsizliğimi hemen fark etmesi gerekecek. Keza öyle oluyor, fark ediyor çünkü gözleri kısılıyor, ince parmakları ile ince telli saçlarını tutuverip, yanaklarının içe göçmüş kemiklerinden kulak arkasına doğru itiveriyor. "Okul çıkış saatindeyiz Esin. Tahmin edersin ki, tam karşımızda erkek güzelleri var. Biraz allanıp pullanmanın kimseye zararı dokunmaz. En azından... Her neyse, Güliz yoksa makyaj malzemeleri de yoktur." "Erkekler için mi makyaj yapacaksın?" diye soruyor, merdivenlere yönelirken henüz kalabalık olan koridorda, tek tük görünen tanıdık yüzlerin hareketlerini seyrediyorum. İnsan olmanın böyle garip huyları vardır: Ansızın bir şeyi merak etmek ve izlemek gibi. "Yoksa bir yere mi gideceksin Gökçen?" Sorumun ardından bana şöyle böyle sinsice gülümseyiverdi. "Gün yeni başlıyor bebeğim." dedi, kalçasını iki yana salladı. O esnada, onun yukarı doğru katlamaya başladığı eteğinin altından, dizlerinin üstünü kolayca görebildim. "Beni tanıman bazen kötü bir şey Esin." Kötü bir şey mi? Kendisine şaşkın bir yüzle bakıyorum. Şaşkın halim umurunda olmuyor ve omzunu silkeler gibi sallıyor. "Evet, bir mekan buldum ve onu önceden inceleyeceğim..." derken birkaç adımla öne doğru ilerlemiş, bu acelesine yorum yapamadığımı gördüğü gibi hızlanmadığımı da görmüştü. Açıkçası hızlanmak istemedim. Çünkü birazdan okuldan çıkacaktım ve çıktığım alanda Fatih olmayacaktı. Kısaca, Fatih'in okulda olmama ihtimali varken acele etmeme gerek yoktu. Neticede onların dersleri bizim derslerden yarım saat kadar önce başlıyor ve aynı şekilde erken bitiyordu. Ki, bu durumda Fatih'in dersi de erkenden bitmiş oluyor. Büyük ihtimalle dersten sonra okuldan çıkmıştır. İnanın bana onu göremeyeceğim diye baş ağrım bir kat daha artıyor. Ah Fatih, ah. "Biriyle anlaştım." dedi Gökçen. "Tophane'de buluşabileceğimizi söyledi. İş birliği gibi düşün. Ben de bu üniformalarla," derken üzerini işaret ediyor. "Ne kadar olgun görünürsem kârdır. Bilmem anlatabildim mi, Esin bit*h?" Anlattın ama anlamsızdı. Bunu ne yapacağız? "Dikkat et." diyorum okul kapısına varır varmaz. Yanımızdan birkaç kız daha geçince yana kayıyorum ve onu daha rahat görmek istiyorum. Tabii onun umurunda değildi. Sonuçta istediği düzen çok başkaydı, buralardan çok daha fazlasını hak ettiğine inanıyorum, bunları elde edebilecek akıl ve yeteneğe sahip olduğunu savunuyordu. Haliyle eteğini kısaltmak için katlamasının veya makyaj yapmasının saçma olduğunu düşünmemi anlamanızı umuyorum çünkü bunlar, Güliz için yersiz hamlelerdi. "Ederim ederim." diyor alayla. "Öpüyorum seni, uzaktan uzaktan." Sonra arkasını dönüyor, ceketinin şapkasını başına geçirip iki okulun ortak alanına ilerliyor, ilerliyor, birkaç adım sonra ise çıkış kapısına varıp dışarı çıkmış oluyor. "Umarım ters bir şeyler yapmıyorsundur Gökçen." diyorum kaybolmakta olan bedenine bakarken. Umarım. Böyle söyledim söylemesine ama ne Gökçen duydu ne de kendisi görüş açımda kaldı. Pekala. Birkaç adımla okul merdivenlerini iniyorum ve boşalmaya başlayan okuldan ortak alana yöneliyorum. Çünkü çıkış kapısı, bu ortak alanın ortasında duruyordu ve her iki okulun öğrencilerinin orayı kullanması şarttı. Eh, diğer okulun öğrencilerinin bizden yarım saat önce okulu terk ettikleri düşünülürse, bu durumda kapıdaki öğrenciler yalnızca bizim okuldan olacaktır. Bu görüntü alışıldık. Eğer... Fatih'i görmek isterdim. İçim daralır gibi olunca bir an düşüncelerimden utanıyorum. Neticede bir insan için düşüncelerimi şekillendirmem ve rastladığım görüntüye burun kıvırmam hoş değildi. Bazen öyle olur ki - belki okul hayatım bittiğinde böyle olacaktır - sadece bu görüntüyü bile özlediğimi düşünecek olurum. Sonuçta ne olacağını bilmiyorum ama tecrübelerle konuşan birçok insan, yetişkin olmanın sorumlulukları yerine, bu ana dönmek istediklerini ve birine sevgiyle bağlanma arzusuna kapıldıklarını söylüyorlar. "Ah ah." Kendi kendime yaylana yaylana ilerliyorum. Öte yandan soluma bakıyor, onların okulunun nasıl da sessiz ve sakin göründüğünü düşünüyorum. "Bazen böyle olmalıdır Esin," dedim kendime. "Yaşamda her zaman her isteğimiz olmaz." Olmaz. Başımı iki yana sallarken çıkış kapısına vardım. İşte ne olduysa orada oldu. Farkında olmadan öne çıktım, biri yanımdan seslendi, bir hava akımı ensemi yaladı, saçlarım havalandı ve az sonra arkamda büyük bir gümbürtü duyuldu. Ne oluyor? Aceleyle geriye doğru, çıkış kapısına dönüyorum. Serin kasım ayının esintisini sırtıma vermişken, çıkış kapısından az önce çıkmıştım ve orası bir - iki kişinin geçeceği düzende sessizdi ama şu an, evet, tam şu an kapının girişi - bana birkaç adım uzak olan şu mesafe - küçük bir telaşa kapılmış, bir avuçtan fazla insanla kaplanmıştı. Bunun nedenini ilk bakışta anlayamadım ama Fatih'in kahverengi, uzun saçlarının dalgalı buklelerini buradan kolayca görebilmiştim. Ve o, yerdeydi. Üstelik bir başkasıyla. Bir başka bedenle. Bir kız bedeniyle. Bir kızla birlikte. Daha doğrusu Fatih yerde uzanmış, kaldırımı kaplamışken; Fatih'in göğsü ise üzerine düşmüş olan kızın saçlarıyla kaplanmıştı. Senin bedeninde başka bir bedenin telleri duruyor, bunun benim gözlerimden nasıl göründüğünü bilebilir misin? Göğsüme dokunan bir baskı hissettim. Hayali bir baskı. Beni olduğum yerde duraklatmış, dudaklarımı aralık bırakırken şaşkınlıkla sarmalamıştı. Ancak en kötüsü şu histi. Neydi bu? Neden bütün dünyayı kötü hisler kaplamış gibi duygularım ağzımda? Sanki hislerimi kusabileceğim. Oysa ne ahmakça, insan duygularını nasıl ağzından dökebilir? Aptal. Öne adım atamadım. Eğer öne çıkarsam onları daha net görebilecektim ve ben, bunu isteyemeyecek kadar afallamıştım. Muhtemelen çarpışmışlardı. Acaba hangisi diğerine çarpmıştı? Veya bu çarpışmayı nasıl başarabildiler? Biraz mantıksız görünüyor. Sonuçta az önce okul kapısından çıktım ve orada herhangi bir kargaşa yoktu ama şimdi dikkat edince, sanki iki taraf acele etmiş gibi görünüyor. Yine de bu bile anlamsızdı. Nasıl desem, onlar çarpışmadan evvel bir serinlik yaladı ensemi. Bu serinlik bir bedenden gelmişti. Hemen yakınımdan geçen bir bedenden ve o - Fatih'ti. Acele eden Fatih'ti. Eğer zamanda birkaç adım geri gidebilseydim onunla çarpışacak mıydık? Keza o zaman birbirimize temas edecek, birbirimize en yakından bakacaktık. Üstelik bu - Ayıp. Sevgini kirletiyorsun Esin. Sevgin böyle bir arzuyu hak etmiyor. O ara, benim gibi onları izleyenlerden biri öne çıktı, "İyi misiniz?" diye sordu. Bir kızdı. İkisinin bedenlerine en yakın olan oydu. Yere doğru hafifçe eğilmiş, yerdeki bedenlere yukarıdan bakıyordu. "Yere çok sert düştünüz?" Öyle mi? Sert bir düşüş olduğunu fark etmemiştim. Konuşan kişiye kısa bir an bakakalıyorum. Onların çarpıştıkları ilk anı gördüğüne nedense o anda ikna oluyorum. Belki bu şahit kızı biraz daha inceleyebilir; bizim okul üniformasını giyen bu kızcağızın kim olduğunu hatırlayabilirdim ama gözlerim hemen bu kişiden uzaklaşmak, yere dönmek ve Fatih'i bulmak istediler. Bir ihtiyaç gibiydi. Bizzat döneyim, bakayım demiyordum ama eğer, sahiden yere düşüşleri sert ise ve altta uzanan Fatih ise, bu durumda bir taraflarını incitmesi muhtemeldir. Ardından Fatih'e döndüm. Öylece durmuş, gözlerini yummuş ve kırışmış yüzüyle keyifsiz görünüyor. Üstelik elleri havada; kendisine yaslı duran ve kendisinin üzerine düşmüş bu kızcağıza mümkün mertebe temas etmeme gayretinde. İşin aslı, onun orada ne aradığını anlayamıyorum. Onların okulları yarım saat önce boşalmıştı. Ne demeye geri dönmüştü ki? Bir şeyi mi unuttu? Olabilir. Yine de merak ediyorum. Merak ediyor olmam sevgimi kirletir mi? Sonuçta kimselere bir şey demiyorum? Ah, işte insan, birisi hakkında veya bir şey hakkında meraka kapıldı mıydı, davranışlarının ölçüsünü neye göre yapacağını şaşırıveriyor; kendisine mi uymalı yoksa merakını celp edenin isteklerine mi? Düşününce şöyle; derin merak anlarına, kimsenin maruz kalmak istemeyeciğine kanaat getiriyorum. Neticede insandık, özelimiz olmalıydı. Sınır aşıldı mı, kişisel olan birçok şeye saldırı olmuş olurdu. Yoksa ben yanılıyor muyum? "Pardon," dedi yere düşmüş - aslında Fatih'in üzerine düşmüştü- olan kız. Anladığım kadarıyla saçları görüş açısını kapatmıştı, bu nedenle ilk olarak onları yüzünden çekmek istedi. Tabii, ellerini Fatih'in göğsünden çekebilseydi. Çekemedi. Çünkü dengesi sarsıldı, kolları titredi ve ağırlığını Fatih'in göğsüne vererek abandı. "Çok özür dilerim." "Ahh!" diye feryat ediyor Fatih. Tahammülsüz ve sinirli bir hali var. Elleri yine aynı yerde, havada duruyor ama ille de kıza dokunmuyor. Hatta parmaklarını avuçlarına gömüyor, öfkesini kendi içine hapsetmeye çalışıyor. Yine de kıza temas etmemeye özen gösterdiğini söyleyebilirim. "Pardon pardon." diyor kızcağız ve az önce onlara eğilmiş olan kız da derhal öne atılıyor, yerdeki kızın koltuk altlarından tutuyor, kızı çekiştiyor ve "Gel Tülay. Tutun bana." diyerek ikaz ediyor. Adı Tülay'mış. Fatih ile temas eden kızın adı Tü- Kes şunu! "Affedersin." dedi Tülay bir kez daha. Sonra birkaç hamleyle, Fatih'i biraz daha incitirken yerinden doğrulabildi. Peşi sıra Fatih'e dönecek oldu ama Fatih hızla toparlandı, esnekliği ve atikliğini gözler önüne sererken, "Sorun değil." diye geveledi. "Umarım iyisindir." Aniydi. Birden konuştu, hızla çıkış kapısına ilerledi ve aralığı kapatan kızlara, "Geçebilir miyim?" deyiverdi de onların hantal hareketlerini beklemeden yanlarından geçti, ortak alana girdi ve kendi okullarına doğru ilerledi. Hey, demek istedim. Dur biraz Fatih, diyebilir miydim? Sanmam. Ancak durumuna bakmak, iyi olup olmadığını kontrol etmek isterdim. Kaldı ki, bir kez daha konuşmasını rica edebilirdim. Sesi... Bilmiyorum. Yeterince duyabilmiş miydim? Sanki bir an konuştu ve bir an gözden kayboldu. Elimde olsa, onun bedenini gözümün önüne getireceğim, orada durmasını söyleyeceğim ama işte, elimde değil. Üstelik o, hızlıydı. Neden biraz daha konuşmadı? Konuşsaydı sesini duyardım. Sesini pek bilmediğimi görmüyor musunuz? Bu isteğim ondan. Hem o, incinmiş olamaz mı? Onunla ilgilenirdim. Yarası varsa kontrol etmek gerekir ama o, aceleciydi. Bir şeyini mi unuttu? Eğer unuttuysa geri çıkacaktır. Ama bir şeyini unutmadıysa ve okulda uzun sürecek bir işi olursa o - Okulda ne işi olabilir ki? Onların okulu boşaldı. Buna cevap veremiyorum. Kendimi halsiz, yorulmuş ve karmaşık bir halde buluyorum. Halbuki az önce iyiydim, yalnızca okuldan çıkmıştım ve eve gidecektim. Fakat şimdi, yani nasıl desem, her şey olabilirmiş gibi ama bir o kadar da olamazmış gibi hissediyorum. Şuna bak, yakınımdaydı ama yakınımda olamayacak kadar hızlıydı. Şimdi o- Başımı iki yana sakince salladım. Bu bir uyarıydı, kendime telkindi. Onu hatırlatıyor, Fatih'i. Ona sadece bir beden muamelesi yapmamam gerektiğini söylüyor. O vardı ve ben olmasam dahi bir yaşantısı olacaktı. Ona dair şeylerde onun izni olmadan izimi bırakabilir miydim? Yoo. Bu saygısızlıktı. Ki, Fatih ve Fatih için duyduğum sevgi bu saygısızlığı hak etmeyecek kadar kıymetliydi. "Oh, Fatih miydi o?" dedi kız. Hani şu yere eğilen, Tülay'ı doğrultan kız. "Amma da ballısın Tülay. Demedi deme, büyük aşkın kokusu bu." Nasıl? Yerden henüz kalkmış ve Fatih'in gittiği yöne bakan Tülay, saf saf bir surat ifadesiyle, "Öyle mi dersin?.. Aslında... Şey, o çok sert. Çok geniş... Miş." deyiverdi. Peşi sıra kıkırdadı ve utangaç bir tebessümle çevresine baktı. "Ayy, Fatih ile çarpıştık. İnanamıyorum." Yanındaki kız yine söze karıştı. "Kesinlikle bir aşk doğuyor." Öyle mi? Nasıl bu kadar eminsin? Bir şey diyemedim ama duyduklarımın beni üzdüğünü, düşündürttüğünü de itiraf etmeliyim. Kaldı ki, Fatih hakkında konuşuyorlardı. Neye göre bunu söylemişlerdi? Sonuçta hangi birimiz Fatih'i tanıyor, hangi birimiz onunla iletişime geçiyor da ne düşündüğünü bilebiliyor? "Aynı filmlerdeki gibi." dedi bir kız. Hangisi olduğuna odaklanamadım, kıkırtısını duydum ve düşen omuzlarımı yeni fark ederek doğrulttum. Filmlerden mi medet umacağız? "Ne şanlı kızsın Tülay. Turnayı gözünden vurdun he..." diyor Tülay'ı yerden kaldırmış olan bedenin ağzı. Kahkahasını işitiyorum, dönüp bakmıyorum ve kendi yoluma gitmem gerektiğini kendime bir kez daha hatırlatıyorum. Kimsenin yaşantısına doğrudan müdahale edemezsin, sakın bunu unutma Esin.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE