"Merhaba," dedim önce. Birkaç kişiye bakabilirim sandım ama kaşlar çatılmaya başlanmış. Yüzlerde eğrelti durmaya başlayan, kinayeyle sarmalanmış bir hal vardı. Sanki herkes bir şeyi bilebilir ve biri ağzından kaçırınca gerçekler aşikâr olacakmış gibi. Üstelik ilk girişi kem küm ederek söyleyeceğimi düşünmüştüm ama onların bana bakışlarında duran ifade, beni geri gerim geriyor. Olabileceğim en rahat hali bulmalıymışım da ağızlarının payını verebileyim. "Ben Esin... Karşı okulda, kız meslek lisesi üçüncü sınıf öğrencisiyim."
O zaman birilerinin ağzından hoşnutsuz birkaç nida düşüyor.
Birisi, "Hadi ama, bu bir şaka mı?" diye soruyor. Bunun şaka olduğunu ona düşündürten şeyin ne olduğunu sormak istiyorum ama o aralıkta Fatih ile göz göze gelince, diğerleri gibi hoşnutsuz oluşunu fark etmenin ağrılığına kapılıyorum.
"Tam bir ..." diyor birisi.
Bu hoşnutsuzluğu görmek yeterince berbat hissettirmişti. Onlarla aramızda olan farkların gayet tabii bilincindeydim. Biliyorum, onların okuluna ve onlara karşı çok fazla aptalvari davranışlarımız olmuştu ama bunu onlardan alenen duymak, hele ki bizden yaşça büyük olan hocamla birlikte duymak . . .
Berbat bir his.
Ki, eğer kulaklarım beni yanıltmadıysa ve Neriman hocanın yüzü allak bullak olduysa, birisi aptal diyor. "Evrendeki bütün aptal öğrenciler." diye de ekliyor.
Fakat bizim Neriman hoca durur mu? Yüzü beyazladı da ifadelerin buz kesti ya, duyduklarını sindirememek kadar, bir avuç gençten açık açık hakaret görmenin hezimetiyle, "Gençler, isterseniz sözlerinize dikkat edin." dedi.
Ancak karşı tarafta huysuzluk yapmak isteyenler hala vardı. "Hocam bizim size söylediğimiz bir şey yok. Lütfen üzerinize alınmayın. Hocamızsınız. Başımızın tacısınız. Biz bir okul dolusu cahil ve görgüsüze laf söylüyoruz."
Bir okul dolusu cahil ve görgüsüz.
Bu mu? Biz bu muyuz?
Değil misiniz? Öyle değil mi Esin? Bu görgüsüzlükleri sen de yapmadın mı? Hala yapmıyor musun? Söyle kendine, söyle Esin. Onları görmek için-
Hayır, Fatih'i görmek için.
Fatih'i.
Yalnız Fatih'i görmek için pencereye çıktım.
Sadece bu.
"Cahil ve görgüsüz mü?" diye sordu Neriman hoca. Kaşları fena çatılmış. Bedeni kaskatı. Yüzü zaten kireç gibi. Az sonra gözlerinden bir akım geçebilse, derhal ortalığı ateşe verirdi. "Bulunduğun yer bir eğitim kurumu. Karşındaki ise bir eğitimci. Hakkında çirkin laflar sarf ettiklerin ise bir öğrenci kitlesi... Aynen sizin gibi. Tek farkları farklı yaşamlarda, farklı mizaçların yetişmesi. Eğer onlara da bir koç tayin edilse, muhakkak sporla ilgilenirlerdi. Eğer onlara da sizlere sunulan imkanlar verilseydi muhakkak daha iyilerini yapabilirlerdi. Burada mesele; az imkanlarla sınırlarını zorlayan öğrenciler mi, yoksa imkanlarıyla caka satan ve ağzı bozuk söylevler türeten bir başka öğrenci mi? Ha?"
Neriman hocam... Siz neymişsiniz be?
Şaşkınca ona bakıyorum. Araya girip bir şey demeye yüzüm olsa ne diyeceğimi de bilmiyorum ama bu kadının günler önce, bana tasarım afiş işi hakkında teklif sunduğu o gün, evet o gün, kendi öğrencileri hakkında sarf ettiklerini hatırlıyorum ya, daha da şaşırıyorum. Bu kadın da az önce konuşan öğrenci ve diğerleri gibi düşünüyordu: Bizlerin; camlara tünememiz, bu okulun öğrencilerini sürekli izlememiz ve kaba tabirle onları dikizlememiz hoş olmayan bir davranış ürünüydü. Ama nasılsa, Neriman hoca bu konuyu onların ağızlarına sakız yapmaya niyetli değildi. Üstelik öğrenciyle öğrenci olabilecek kadar laf yapma gayretindeydi ve bu, şey, beklenmedikti.
"Bizi yanlış anlıyorsunuz hocam." dedi Semra. Hocaya bakarken başını yana doğru eğmiş, arkadaşlarını korumak isteyen bir öğrencinin cesaretine kapılmıştı. "Siz konuyu imkanlara getiriyorsunuz hocam ama az önce de dediğiniz gibi, burası bir eğitim kurumu. Üstelik devlete ait bir eğitim kurumu. Buradaki imkanları bizler biliyorduk. Buradaki imkanları herkes biliyor. Onlar da biliyorlardı. Hala da biliyorlar. Kim olsa bu imkanları seçer. Bu yüzden burayı seçtik. Burayı seçmek için de senelerce dirsek çürüttük. Eğer o çok sevgili öğrencilerinizin imkanlarla alıp veremedikleri yoksa, onların da buraya girme imkanlardı vardı. Devletin bu konuda ayrıştırıcı bir politikası yok. Sınava gir, yüksek puan al ve kazan diyor. Bu zor olmamalı... Hadi diyelim bunu yapamadılar, o zaman teneffüs aralarında bile pencere kenarlarına akın etme saçmalığı da neyin nesi? Koridora çıkamıyoruz. Koridoru bırakın, ortak alana çıkmaya ödümüz patlıyor."
Ne?
Böyle hissettiğinizi bilmiyordum. Cidden. Bu berbatmış.
Bir de onlardaki bu deli cesaretin kaynağını merak ediyorum. Sonuçta bir rahatsızlık yaşamışlardı. Bu rahatsızlığı dile getirmekten çekinmemişler ve açık açık ifade ederken de duruşlarını bozmamışlardı. Kaç insan böyleydi? Kaç insan söylediğinin arkasında durabilecek kadar deli cesaretine kapılabilir? Ben mesela, bu denli ağzıma geleni kolayca söyleyebilir miyim?
Ancak o zaman içimde bir kırgınlık oluşuyor. Kendimi Fatih'e bakarken yakalıyorum ama o, umutsuz bir durumla karşı karşıya kalmış gibi Neriman hocaya dikkat kesiliyor ve öte yandan arkadaşlarını izliyor. Sanırım kendini durumu kontrol altına alabilecek yegâne kişi gibi hissediyor.
Peki sen Fatih, sen de öyle mi düşünüyorsun?
Aslında bizim okulu boş ver, benim hakkımda böyle mi düşünüyorsun?
Sanırım bu hayal kırıklığıydı beni afallatan. Belki de bu yüzden sıradan bir konuşmadaymış gibi, gayet sakince araya gire sözleri sarf ediyorum. "Belki haklısınız ve belki değilsiniz. Okulumuzda sizin okulunuzun olduğu tarafa bakan kaç pencere var? 20 mi? 30 mu?" Birileriyle göz göze geliyorum. "Diyelim 50. 50 olmaz ama gönlünüz kalmasın. Ha? Her teneffüs bu pencerelere en az 10 kişi yerleşse, 500 olur. 500 kişi diyorum. O da üst limit. Bu hesaba göre her teneffüs oraya en fazla 500 öğrenci bakabilir. Oysa okulumuz iki binden fazla öğrenciyi ağırlıyor. Peki sorarım size, geriye kalan en az bin beş yüz öğrencinin hakkını nasıl oluyor da aptal kelimesine sığdırabiliyorsunuz? Her neyse. Buraya sizleri yakından görmeye gelme amacımız pencerelerin uzak kalması değil."
Ve hop!
İçimdeki hayal kırıklığının sesi bu kadar hüsranla konuşmuş oluyor. Gerisi ise herhangi bir konuda kendinden taviz vermeyen Esin'in seslenişini içeriyor. "Biz buraya bir afiş tasarımı için geldik. Sanıyorum ki, her takımın bir afişe ihtiyacı var. Bunun için okul müdürümüz ve okul müdürünüz gerekli görüşmeleri yapmış. İsterseniz bundan sonrası için onların söylediklerine kulak verelim?"
Bir garip sessizlik çöküyor ortama. Amacım kimseyi rencide etmek değil. Amacım kendimi ve okulumu ve belki arkadaşlarımı hakarete maruz bırakmak hiç değil. Bir miktar Fatih'i görmek istemiş ama bir miktardan epey fazla bir şekilde Fatih'e kırılmıştım. Ne bileyim, bana karşı bir yakınlık beklemişim. En büyük ihtimalle sevgimin gücüne inanmışım. Sanmışım ki, sevgim bizi sarıp sarmalayacak ve Fatih'te, bana karşı derin hassasiyetler oluşturacak.
Oysa ne büyük yanılgı.
"Kusura bakmayın hocam," diyerek bir ses giriyor araya. Fatih'miş. Fatih'in sesi. "Bu aralar arkadaşlarımız yoğun tempo ile çalışıyorlar. Haliyle anlamsız uğraşlara vakit ayıramayacak kadar meşgulüz. Bu yüzden amaçsız davranışlara karşı bir antipatik bir tutum sergiliyorlar. Lütfen kusura bakmayın. Biraz ağır sözler sarf edildi."
Nasıl?
Anlamsız uğraşlar mı? Üstelik amaçsız davranışlar.
Bir şey ensemden tutmuş ve saçlarımı çekmiş gibi sarsılıyorum. Gözlerim birkaç kez kırpışıyor, ifadelerimi sabit tutmaya ve bana bakan yüzlerden bazılarıyla özellikle göz göze gelmeye çabalıyorum. Nasıl olurdu dediklerimin, nasıl olmamalıydı oluşunun hayretindeyim. Doğrusu bu.
Zaten az sonra herkes toparlanıyor. Neriman hoca birkaç yanıt daha veriyor ve sonra Selim hoca dedikleri kişi geliyor. Diğer koçların erkenden çıktığını, şu an bu kapalı salonda basketbol, voleybol, futbol, yüzme ve tenis öğrencilerinin olduğunu belirtiyor. Ha bir de elinde tuttuğu fotoğraf makinasını bana uzatıyor. Bu süreçte bunu kullanabileceğimi, nasıl kullanacağımı kılavuzundan veya sosyal medyadaki videolardan öğrenebileceğimi söylüyor. Üstelik diğer herkesin aksine bana bol bol gülümsüyor, tasarımlarıma hayret ettiğini ve Neriman hocanın beni seçişinin bir tesadüf olmadığını itinayla söylüyor. Hatta benimle gurur duyduğunu, bu işi çok güzel başaracağımı da belirtiyor.
Hepsi bu.
Fatih ise, aynen bedeni gibi bir yabancı olarak benden uzakta, oysa aramızda, önceki hatıralara göre daha az bir mesafede durarak işin akışının nasıl gerçekleşeceğini dinliyor.
Ah Fatih. Ah.