Burnuma ilişen koku ile araladığım gözlerimi yan tarafıma çevirdim. Hemen elimin yanında başucumda papatyaya takıldı gözüm. Papatyayı alıp etrafa baktığımda kimse yoktu. Buraya koyan kişiyi tahmin edebiliyordum. Ne zaman gelmişti, ne zaman koymuştu bilmiyordum. Yattığım yerden kalkıp başörtümü düzelttim. Elimdeki papatyaya bakmaktan vazgeçtiğim an kendime gelebilmiştim. Etrafta kimse yoktu. Banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra odaya geçip üzerimi değiştirdim. Gözüm papatyaya takıldığında mutfağa gidip ufak bir bardağa su doldurduktan sonra odaya geçerek papatyayı suya koydum. Yapraklarını usulca okşadım. İçimdeki kasvetin bir papatya yaprağı kadar temiz ve pak olmalıydı ama ben günden güne daha fazla kirleniyordu. Bana dokunması, beni bu hayatın içine hapsetmesi büyük yıkımım oluyordu. O an kapının tıklatılmasıyla içeriye giren orta yaşlardaki kadın gülümseyerek bana baktığında kim olduğunu anlayamadan elindeki tepsiyi gördüm.
“Günaydın kızım.” İçeriye geçip tepsiyi masaya koydu. Kadına bakmakta ısrarcıyken kadın sakinliğiyle beni rahatlatmak ister gibiydi.
“Siz?” dedim soruma cevap bekler gibi.
“Bu evin demirbaşı.” Gülerek söylese de pek tepki vermedim. Elini sallayıp, “Sen bana bakma, burada çalışıyorum uzun süredir. Adım Halime,” deyince başımı usulca salladım. İsmimi bildiğini varsayarak kendimi tanıtma gereği duymadım.
“Gerek yoktu çıkarmanıza aslında, kahvaltı yapmayacaktım.” Halime Hanım kızgın bir ifadeyle bakıp, “Şu sizli bizli kelimeleri bırakalım önce. Bir şeyler yemelisin, aç acına olmaz,” dese de susmakta ısrarcıydım. Kadın gülümsemeye devam ediyordu hâlâ.
“Kahvaltını yaptıktan sonra istersen birer kahve içeriz.” Geçiştirmek adına başımı usulca salladım. O bana sıcak davransa da üzerimdeki bu öfke hissiyle nasıl davranacağımı bilemez duruma gelmiştim.
Odadan çıktığında ben de tepsideki kahvaltıyla bakıştım. İştahsızlığım hâlâ devam ediyordu. Azda olsa yemeye gayret ettim ama birkaç lokmadan sonra bulanan midemle geri çekildim. Aşağıya inmek istemiyordum, bu yüzden tepsiyi antreye bıraktım.
…
Namazı kılmamın ardından vücudumdaki yoğun susuzluk hissiyle aşağıya indim. Ev o kadar büyüktü ki, her halükarda bu eve yabancı kalıyordum. Mutfağa girdim. Halime abla yemek işiyle uğraşıyordu. Dün kahve teklifini reddettiğim için o konu üzerinde pek konuşmadık. Getirdiği yemekleri ise yememiştim, o ise hiç bıkmadan getirmişti. Geldiğimi görünce tencerenin kapağını kapatıp bana döndü. Elini yıkayıp havluyla kuruladıktan sonra, “Bir şey mi oldu kızım?” diye soruşuna karşılık bir an neden geldiğimi unuttum.
“Ben, su alacaktım.”
“İstersen hemen köşede sürahi var. Ona doldur, sık sık aşağıya inmezsin.” Dediğini yapıp hemen ilerideki dolaptan boş olan sürahiyi aldım. Su doldurduğum sürahi ile geri dönecektim ama Halime abla, “Dün kahve içememiştik, hazır evde kimsede yok çıkmasan mı yukarıya,” deyişiyle durdum. Aslında hiç kalmak istemiyordum ama yukarıya çıkmakta istemiyordum. Çok sıkılmıştım. Uyumak bile iyi gelmiyordu artık. En azından Yiğit yokken oturabilirdim. Kabul ettiğimi görünce, “Nasıl içersin kahveyi?” diye sordu.
“Sade.” Cevabım ile kahveleri yapmaya başladı. Sanırım bundan memnun olmuştu. Bu ev, bu hayat o kadar yabancıydı ki bana sanki bir an başka bir dünyaya gelmiş gibiydim. İkimizde susuyorduk ve daha fazla susmak istemeden ona, “Ne kadardır buradasın?” diye sordum. Halime abla cezveyi ocağa koyup altını kıstıktan sonra bana döndü. Merak ettiğim birçok konu olsa da şimdilik çok derine inmek istemiyordum. Gülümseyişi çoğalırken bu kadarına katlanmak zordu. Üzerimdeki o hissi atmalıydım artık.
“Çok uzun kızım, neredeyse Yiğit oğlumun bebekliğini bilebilecek kadar çok.” Kaşlarım hafiften aralandığında aralarındaki bağı görebiliyordum. Bu evde çalışandan çok aile yakını gibi olmalıydılar.
“Ben…” dedim bir şeylere cevap arar gibi. “Belki sen biliyorsundur abla.” Halime ablanın yüzü kısa bir süre düştüğünde hızla bakışlarını çekip pişen kahveyi fincanlara döktü. Anlaşılan yine cevap yoktu bana. Cevap vermeyeceğini bile bile bu soruya girişmem bile hataydı. Halime abla kahveyi önüme koyduğunda kahveden bakışımı çekmedim bir müddet. Fincanı soğumuş ellerimin arasına alıp bir müddet parmaklarımı fincanda gezdirdim. Halime abla elini kolumun üzerine koyup, “Benim bu konularla ilgili pek bilgim yok kızım, bunun cevabını verecek yetkide de değilim,” demesi ile burukça gülümsedim. Cevap vermek yerine kahvemden bir yudum aldım. Kızmalı mıydım Halime ablaya bilmiyordum bile. Belli ki Yiğit herkesi tembihlemişti. Ne zaman birinden bir şey öğrenmeye çalışsam alaşağı oluyordum.
“Eee sen anlat. Ailende buralı mı?”
“Evet, buralıyız. Babam bir mahallede din görevlisi. İki kardeşiz. Çok büyük bir aile değiliz aslında. Sen burada teksin sanırım?”
“Eşimde burada benim gibi çalışıyor. Daha çok bahçe ve serada zaman geçiriyor. Oğlum başka bir şehirde öğretmen, arada bir gelir gider.” Sesindeki özlemi hissettim. O an içeriye eşi girdi. Üzerindeki kıyafetleri toprak olmuştu. Beni görünce Halime ablaya döndü. Halime abla, “Zeynep,” deyince adam biliyormuşçasına gözlerimin içine baktı. “Nasılsın kızım?” diye sormayı ihmal etmedi.
“İyiyim teşekkür ederim.” Cevabımla yüzü düştü. Halime ablaya dönüp, “Bir saate merkeze geçeceğim,” deyince Halime abla anlamışçasına yanımızdan ayrılınca adını öğrendiğim Hasan abiye, “Sizden bir şey isteyebilir miyim?” dedim. Kabul etmeyeceklerini bile bile umut bağladım. Gerekirse yalvarırdım. Ama artık kaçmak dışında başka hamlelerde de bulunmalıydım.
“Beni bu evden çıkartın, lütfen.” Hasan abi zoraki bir gülümseme ile, “Yapamam kızım,” deyince gözlerim doldu. Yardım istemek bazen o kadar acizceydi ki kendimi küçülmüş hissediyordum. Kimse bana yardım etmezken umduklarımın tekmesini yemek istemiyordum.
“O zaman telefonunuzu verin. Sizde korkuyorsunuz belli ki, söylesenize bir kızınız olsa bu durumda olsa ne yapardınız?” Sorum ile Hasan amcanın benim gibi gözleri doldu. Sertçe yutkunup cebinden telefonu çıkarıp uzattı. Kocaman gülümsedim. “Sadece beş dakika tamam mı?” Heyecanla elinden telefonu aldım. Dolu gözlerle, “Teşekkür ederim,” dedim. Mutfaktan çıkıp salona geçtim. Önce etrafı inceleyip ezberimdeki numarayı aradım. Önce açmadılar, tekrar aradım. Duyduğum ses babama aitti. Elimi kalbimin üzerine koyup dudaklarımı araladığımda elimdeki telefon hızla çekildi. Ne olduğunu anlayamadan karşımda Yiğit’i gördüm. Elindeki telefonu öfkeden sıkıyordu. Bütün umutlarım yerle bir olurken ona aynı öfkeyle bakmaktan vazgeçmedim.
“Hasan abi!” Bağırarak söylenmesi ile Hasan abi yanımızda belirdi. Elini önünde bağlamış, Yiğit’e bakmaktan çekinir bir hale bürünmüştü. Yiğit telefonu Hasan abiye verip, “Bunu bir daha görmek istemiyorum,” dedi. Sesi oldukça sertti. Saygısız!
“Kusura bakma oğlum.” Hasan abi yanımızdan ayrılırken, “Herkesin senden korkmasını istiyorsun değil mi?” dedim yüzüne vurduğum gerçekle. Ama ben ondan korkmuyordum. Gerekirse ona karşı çıkardım.
“Sen nasıl görmek istiyorsan o şekilde düşünüyorsun. Sana açıklama yapmamın bir gereği yok bu yüzden.” Gözlerimi kısıp öylece yüzüne baktım. Bir ifadeye denk gelememenin öfkesini yaşıyordum. O kadar rahattı ki, artık kendime hâkim olmakta zorluk yaşıyordum. Eğer yasakları bilmeseydim, onu çekip vururdum.
“Gördüğümü söylüyorum ben. Acımasız adamın tekisin.” İğrenerek baktım yüzüne. Tiksindim ondan. “Kalbin kötülükten başka bir şey görmemiş.” Sessizce dinlediğinde daha fazla üzerine gittim. Korkmadım; çekip vursa, neden öldürmedin derdim bu sefer. Benim korkacak bir durumum yoktu. “Söylesene, inkâr etsene… Küçücük zerre iyilik yok kalbimde desene, bu yüzden yapayalnız olduğunu söylesene. Yalnızsın, yapayalnız. Hep de öyle kalacaksın. Kimse seni sevmeyecek, hiç kimse… Buna ben de dâhil…”
Kolumu tutup beni köşeye çektiğinde sırtımın duvara çarpması ile bir an irkildim. Sertti ama canımı acıtmamıştı. Yüzündeki öfke son dediklerimle meydana çıktı. Alnındaki damar öfkeden belirginleşti. Son dediklerim onu incitmiş olmalıydı. Buna sevindim.
“Söyleyemiyorsun, gerçekler bu kadar ağır işte.” Yine sustu. İçimdeki öfke harlandıkça harlandı. “Hangi cezaya sığdıracaksın artık beni. Öldüreceksen öldür artık.” Bağırdım. Ne onun beni böyle korkutmasına izin verecektim ne de beni buraya hapsetmesine… “Senden nefret ediyorum anlıyor musun, nefret ediyorum…”
Susmamamın bedelini elini yan tarafımızda duran aynaya sertçe vurmasıyla ödedim. Olduğum yere çığlık atarak sinerken ayna tuzla buz oldu. Titredim. Yüzü gerildikçe daha fazla korktum. Birazdan ya öldürecekti ya da daha fazla canımı yakacaktı.
“Devam et,” diye bağırdı. Sesi evi abluka altına almıştı. Herkes bize bakıyordu, en kötüsü de kimse bir şey yapmıyordu. Birazdan beni öldürse herkes seyirci kalacaktı. Gerçekler bunlar mıydı sahi? Kimse kimseyi zerre kadar önemsemiyor muydu? “Devam et Zeynep. Benden ne kadar nefret ettiğini biraz daha haykır.” Elinden damlayan kan duvarı baştan aşağı boyadı. Öyle öfkeliydi ki bir an neler yapacağını kestiremedim. Dibinde öylece sindim. İki kolumdan tutup beni kendine çekti. Gözleri gözlerime olabildiğince yakındı. Lacivertlerindeki ölüm hissini iliklerime kadar hissettim. Nefesinin yüzüme değişi cehennem kadar yakındı. Gözlerimden akan yaşa takıldı bu sefer bakışları. Bir süre orada oyalandı. Gözlerindeki ateş sönüverdi. Bir şeyler mırıldandıktan sonra yine duvara vurdu. Bu sefer vuruşu yavaşken hızla yanımdan çekip gitti. Çenem titriyordu, kıpırdayamıyordum bile. Olduğum yere çökerken yanıma koşan Halime abla ile hıçkırıklarım arttı. Bedenimi avucu arasına alan titremeye engel olamıyordum. Bacaklarımı kendime çektim. Artık tek hissettiğim kulaklarımda yankılanan sesti.
“İyi misin kızım?” Önce parçalanmış aynaya sonra bana baktı. Bir şeyim olmadığına kanaat getirince, “Odaya çıkalım hadi,” deyip beni oturduğum yerden kaldırdı. Beraber odaya geçtiğimizde köşede duran komodinden sürahiyi alıp bardağa su doldurdu. Suyu bana uzattığında titreyen elimle bardağı alıp suyu içtim. Halime abla bir yandan sırtımı sıvazlıyor bir yandan sakinleşmem için bir şeyler diyordu ama ben hiçbirini dinleyemiyordum. Dinleyebilecek akıl bırakmamıştı ben de. Öfkesinin nüksedeceği duruma mahal vermiştim ama bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim. Ben ise duygu patlaması yaşayarak onu bu duruma getirmiştim. Yine olsa yine yapardım ama artık gücüm kalmamıştı. Kendimi savunamayacak hale gelmiştim.
“Yalnız kalabilir miyim?” Halime abla sessizce beni onaylayıp odadan çıktı. Ağlamam şiddetlendi. Köşeye çöktüm ve bacaklarımı kollarımın arasına aldım. Başımı gömdüğüm dizlerimin arasında ağladıkça ağladım. Artık hiç iyi değildim. Banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım. Biraz önceki yaşadıklarımız kendimi ifade edemememde en büyük etkendi. Suçu hafifmiş gibi bir de bana hesap soruyor oluşu kendisini ne denli küçük düşürdüğünden habersizdi. Yüzümü ardı ardına yıkayıp banyodan çıktım. Aklıma gelenle kapıyı kilitledim.
Camı hafiften aralayıp büyük denizliğe oturdum. Dışarıda hafiften yağan bir çise vardı. Kaçıp gidemediğim evden izlemekle yetiniyordum dışarıyı. Hapsedilmiştim, özgürlüğüm elimden alınmıştı fakat çok uzun sürmeyecekti. Bu evden de Yiğit’ten de kurtulacaktım. Yaptıklarının hesabını vicdanıyla ödeyecekti.
Sıkıntıyla soluyup başımı duvara yasladım. Saatlerce oturdum. Güneşin batışını izledim. Kapıyı kilitlediğimden tıklatılan kapının arkasındaki kişilere girmesi için müsaade etmedim. Oturduğum yerden kalkıp önce namazımı kıldım. Saatlerce ezberimden Kur’an okudum.
Kendimi iyi hissetmediğim için yatağa uzandım. Titremem hiç geçmiyordu, üşüyordum da. Yanan gözlerim ve beynimde uğuldayan sesler vücudumun halsiz düşmesinde büyük etkendi. Uykusuzluk, açlık buram buram bastırmıştı vücuduma ve ağlayarak kapatmıştım gözlerimi. Ne bir şey duyabiliyordum artık ne de hissedebiliyordum. Tek hissettiğim çatlayacakmış gibi ağrıyan başımdı. Açmak istiyordum gözlerimi ama yapamıyordum. Sanki bütün iradem ele geçirilmişti. Kolumu kaldıracak halim, konuşacak mecalim kalmamıştı.
…
Beynimde uğuldayan ses daha fazla arttı. Kırpıştırdığım gözlerim en sonunda karanlık odayı seçebildi. Başımdaki keskin ağrı biraz daha azalmış gibiydi. Hareketlendim ama kolumda hissettiğim iğne acısı ile başım yastıkla buluştu. Odada gezindi bakışlarım. Köşede onu gördüm. Neden bu haldeyim diyerek kendimi sorguluyordum şu anda. Bana bakıyordu, tepkisizdi.
“Aç kalarak beni değil kendini cezalandırdığını fark etmiyor musun?” Duygusuzca konuştu. İnsan önce hal hatır sorardı ama o direkt emirler veriyordu. Özür dilemeyi bile bilmiyordu.
“Bu seni ilgilendirmez.”
“Beni ilgilendirdiği için değil, hasta olup da birilerini uğraştırma diye.”
“Uğraşmanı isteyen ben değildim.” Bu sefer yataktan kalkmayı başardım. Kolumdaki serumu söktüm. Ne kadar süredir uyuyordum bilmiyordum. Lavaboya geçtim. Ona daha fazla tahammül edemezdim. Hem iyiydim, biraz baş dönmem vardı ama iyiydim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra odaya geri döndüm. Yoktu, gitmişti. Bu beni rahatlattığı gibi odanın içindeki kasveti de yok etmeye yetti. Aç değildim ama susamıştım. Sürahide boştu.
Köşedeki boş sürahiyi alıp odadan çıktım. Kimse yoktu ortalıkta, mutfağa geçip su doldurdum. Biraz zor inmiştim. En azından bahçede biraz hava almak istedim. Mutfak kapısından bahçeye ulaştım. Soğuk hava yüzüme çarpınca kendime geldim. Aslında hava iyiydi ama ben üşüyordum. Çok durmadan içeriye geri girdim. Sürahiyi alıp geriye döndüğümde uzak köşede oturan Yiğit dikkatimi çekti. Tekli berjere oturmuş dışarıyı izliyordu. Işık yanık değildi ama dışarının loş ışığı üzerindeydi. Bana sırtı dönüktü. Elindeki sigarasıyla meşgulken merdivenlere yöneldim. Birkaç basamak attığım anda, “Oradan acımasız gözüküyorum değil mi?” deyince durmak zorunda kaldım. Beni fark etmişti. Yanına gitmeden buradan dinledim onu. Sigarasını tablaya bastırıp, “Acımasız gören bir tek sen değilsin,” deyip konuşmasını sürdürdü. Ayağa kalkıp bana döndü. Üzerindeki beyaz gömleğin birkaç düğmesini açmış, dağınık bir görüntüye mahal vermişti. Elindeki yaraya özensiz sardığı bez kan içerisindeydi. Bakışlarımı elinden çekemedim. Oldukça büyük gözüküyordu yarası.
“Değil misin?” dedim onu alaya almak ister gibi. Hafiften gülümsedi. Öyle bir dağılmıştı ki, görünenden uzak bir hale bürünmüştü. Öyle bir dağılmıştı ki dağılmışlığında kendini kaybetmiş gibiydi.
“Sen öyle diyorsan öyleyimdir o zaman.” Yanıma yaklaşıp derin bir bakışın içine hapsetti beni. “Sadece zamanın getirdikleri, senin gözünde canlanan tek neden,” diye devam etti. Sesindeki bıkkınlığı o an fark ettim. Öfkeli bakışların söndüğünde yanımdan çoktan uzaklaşmıştı. Merdivenlerden ağır ağır çıktı. Elimde sürahi ile öylece kalakaldığımda kendime gelerek merdivenlerden çıktım. Odasına çoktan girmişti. Kapısı hafiften aralıktı. Odaya geçemeden kapı aralığında onu gördüm. Elindeki sargıyla uğraşıyordu. Pek becerdiği söylenemezdi. Hatta hiç beceremiyordu. Bir an duraksadım. Yapıp yapmama konusunda kararsız kalsam da yapacaktım. Ne yapacağımı bilmez bir vaziyette elimdeki sürahiyi köşedeki rafın üzerine koyup odasına girdim. Beni görünce şaşırdı, ben de kendime şaşırmıştım aslında.
Yanına gidip elindeki kirli gazlı bezi aldım. Önündeki ekipmanları kendime çekip elindeki yarayı temizledim. Beceriksizliği yüzünden her yere bulaştırmıştı. Bana baktığını fark ettiğimde kısaca ona bakıp hızla bakışlarımı çektim. Hiç çekilmiyordu aslında bakışları benden. Sakinliği beni şaşırtıyordu bir yandan. Elini temizlemeyi bitirince gazlı bezi eline doladım. Diğer eli bana uzandığında geri çekilip, “Dikiş atılması gerekiyor, hastaneye git,” diyerek geri çekildim. Havada kalan eli indi. Sanki bu ona ıstırap veriyordu. Lakin bu kadarını bile yapmam mucizeydi. Ayaklandım. Tek bir söz söylemeden odadan çıktım. Hiç normal değildi, odama geçmem gerekirken elini sarmam aslında sadece ona acıdığımdandı. Acizdi, birini böyle elinin altında tutacak kadar aciz… Kapı aralığından bana bakmasına rağmen ondan uzaklaştırdım kendimi.
…
Ellerimi birbiriyle birleştirip ayaklarımla ritim tutup salıncağı hafiften ırgaladım. Bugün evde kalmak yerine bahçede oturmayı tercih etmiştim. Dünden bu yana Yiğit’i görmedim, görmek itememiştim daha doğrusu. Evde miydi onu da bilmiyordum. Ondan köşe bucak kaçıyor, kendimi bu evden soyutluyordum. Önüme uzatılan kahveye baktım. Yanıma oturan kişi Ezgi’ydi. Elindeki kahveyi alıp kupayı avuçlarımın arasına sıkıştırdım. O bana bakarken ben ona bakmamakta ısrarcıydım. Ezgi ise bana anlayışla yaklaşırken sessizliğini bozmasını istemiyordum.
“Uyumadın mı?” Ağır çekimle başımı ona çevirdim. Gözaltlarımdaki kızarıklığı soruyordu. Sorduğu sorunun cevabını biliyordu aslında. İsteği benimle sohbetti.
“Uyumadım.” Aslında buraya geleli doğru dürüst uyuduğum söylenemezdi. Ezgi konuşacaktı ama çekiniyordu. “Uyuyabileceğimi de zannetmiyorum.”
“Haklısın ne diyeyim.”
“Keşke haklı olmasam… Ya da ne bileyim bunlar hiç yaşanmasaydı.”
“Keşke… Sadece biraz zaman ver ha, en azından bazı şeyler yerine otursun.” Anlamsızca Ezgi’ye bakıp, “Zaman beni tüketiyor artık,” dedim. Sesim yorgun ve bıkkındı. Bilmediklerimin arasında çıldırmamak için zor duruyordum. Konuşacakken duyduğum seslerle Ezgi ile ayaklandık. İçeride büyük bir kargaşa vardı. Hızla eve geçtik. Salona ilerleyemeden kapıda gördüğüm kişilerle kalbimin atışı hızlandı. Bu babamdan başkası değildi. Yanında Turgay amcamla, Bahadır vardı. Şimdi her şeyin koptuğu yerdeydik. Günlerin verdiği büyük kargaşa babamların buradaki oluşu ile son buldu.