Lina sabaha karşı ter içinde uyandı. O geceki rüya diğerlerinden farklıydı. Bu kez yalnız değildi. Sislerin arasında, gözlerini tanıdığı ama kim olduğunu bilmediği bir adam vardı. Her adımı, her bakışı kalbini sıkıştırmıştı. Ama en garip olanı, onun da rüyasında Lina’ya “seninle konuşmam gerek” demesiydi. Uyandığında hâlâ kulağında çınlayan tek cümle buydu.
Saat sabahın altısıydı. Mira hâlâ uyuyordu. Ama Lina'nın içi içini yiyordu. Bu yalnızca bir rüya değildi, bir şey onu çağırıyordu. Giyinip gizlice dışarı çıktı. Ayakları kendiliğinden, evlerinin hemen arkasındaki, büyükannesinden kalan malikâneye doğru gidiyordu sanki. Burası, Lina’nın dedesinden gelen mektupta bahsedilen, ailesinin geçmişiyle bağlarını taşıyan gizemli bir yerdi.
Kapının paslı menteşeleri inledi. İçeriye girdiğinde, havada eski odun ve toz kokusu vardı. Tam ortadaki büyük salona vardığında, duvardaki eski bir tablo dikkatini çekti. Yıpranmış çerçevesinde, genç bir kadının gözleri sanki canlıymış gibi Lina’ya bakıyordu. Bu, ailesinin karanlık geçmişinin bir parçasıydı. Lina’nın içini ürperten bir hisle, tablonun arkasındaki gizli bölmeyi fark etti. Parmakları titreyerek bölmeyi açtı. İçinde eski mektuplar, tozlu günlükler ve bir kutu vardı.
Tam o sırada bir ses duyuldu.
“Buralarda ne işin var?”
Lina irkildi. Arkasını döndüğünde Ariel’i gördü. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Sanki o da tüm geceyi burada geçirmiş gibiydi.
“Rüyam... beni buraya getirdi,” dedi Lina, fısıltıyla.
Ariel’in yüz ifadesi bir an değişti. Sanki bir sırrın ortaya çıkması an meselesiydi ama yine de kendini tuttu. “Rüyalar bazen geçmişin yankısıdır. Bazen de geleceğin sesi.”
Lina onu anlamadı. Ama Ariel’in gözlerinde bir kırılganlık gördü. O mesafeli, soğuk adamın ardında, kırık bir geçmişe sahip yalnız bir çocuk vardı. Lina, günlüklerin arasından çıkan, gözyaşı şeklinde bir taş ve onun etrafında kıvrılan üç halkadan oluşan sembolü gösterdi.
“Bu işareti daha önce gördüm,” dedi Lina.
Ariel tereddüt etti. Sonra cebinden, aynısı olan bir kolye çıkardı. “Bu,” dedi Ariel, “benim lanetim.”
O an her şey değişti. Lina bir adım geri çekildi ama gözlerini Ariel’den ayırmadı.
Ariel başını eğdi. “On sekiz yaşıma bastığımda başladı. Aynı sembolle mühürlenen bir kehanetin parçası olduğum söylendi. Gece rüyalarım gerçek oluyor. Ama en kötüsü... dokunduğum herkes zamanla ya beni terk ediyor ya da acı çekiyor.”
Lina’nın kalbi sıkıştı. “Ve sen de rüya görüyorsun,” dedi Ariel, gözlerini ona dikerek. “Senin de bu hikâyede bir yerin var.” Lina inkâr etmedi. Bu kadar tanıdık bir acıydı ki bu; yalnızlık, suçluluk ve korku. Yüzüne bakarken şunu hissetti: Bu adam korkunç bir geçmiş taşıyor olabilir, ama içinde hâlâ bir umut vardı.
Aynı saatlerde Mira da uyanmıştı. Lina’nın yatağı boştu. İçinde bir sıkıntı vardı. O sadece Lina’nın sırdaşı değildi. Aynı zamanda bu üçgenin kırılma noktasıydı.
O gün akşam saatlerinde, okulun bahçesinde üçü bir araya geldi: Lina, Mira ve Kael. Ariel sessizdi. Mira gergindi. Lina'nın gözleri ise her şeyi söyleyecek kadar açıktı ama susuyordu.
Mira aniden konuştu. “Lina… Sana anlatmam gereken bir şey var. Ama önce bir şey sormam lazım. Rüyanda... yanında biri var mıydı?”
Lina başını salladı. “Evet. Ve işaret aynıydı. Ariel'in gösterdiği sembol.”
Mira gözlerini kapadı. “O adamı ben de görüyorum.”
Hava bir anda soğudu. Sessizlik, konuşulanlardan daha yüksek bir gürültüye dönüştü. Şimdi her biri biliyordu: Bu sıradan bir rastlantı değil, onları birbirine bağlayan karanlık bir yazgının içindeydiler.
Ve biri onları izliyordu.
Koridorun sonundaki gölgede Kael belirdi. Gözlerinde donuk bir ışık, dudaklarında sinsi bir gülümseme vardı.
“Çember tamamlanıyor,” dedi fısıltıyla. “Zaman daralıyor.”