Ada’nın aracından indiklerinde etraflarını gri taş binalar, dar sokaklar ve eski lambalar sardı.
Burası geçmişte kalmış gibiydi.
Modern hayatın unuttuğu bir zaman dilimi.
Metin’in adresini internetin derinliklerinden bulmuşlardı.
Ufak bir blog sayfası, yorum kısmında yazılmış bir lokasyon.
Teyit etmesi zor ama umut dolu.
Eski bir kulübenin önünde durdular.
Kapısında pirinç bir tabela:
“Zamanın Gölgesi – M. K.”
Elis nefesini tuttu.Burası rüyasındaki yerdi.
Kapıyı yavaşça itti.
Kapı gıcırdadı.
İçerideki hava yoğun, neredeyse kadim kokuyordu.
Eski kitaplar, lambalar, haritalar, taşlar…
Ve tezgâhın arkasında biri doğruldu.
Gözlüklerini düzeltti.
Karşılarında 60’larının başında, ince uzun bir adam duruyordu.
Saçları beyazlamış, gözlükleri kalın çerçeveliydi.
Bu gerçek olamazdı.Elis’in rüyasında gördüğü adamın gözleriyle aynıydı.
Soğuk değil, ama derin.
İçini görebilen bir çift göz.
Metin başını hafifçe eğdi.
Tıpkı rüyadaki gibi.
Ada, etrafa hayranlıkla bakarken fark etmemişti Elis’in nefesini tuttuğunu.
Elis sadece kısık bir sesle fısıldadı:
“Burası…”
Başını çevirdi.
Eski lambalar.
Taş döşeli zemin.
Camın kenarındaki çatlak bile…
Rüyasında yürüdüğü sokaktaki yerdi burası.
Sadece… gerçekteydi.
Elis’in gözleri Metin’deydi.
Ama asıl savaşı içinde yaşıyordu.
Rüyalarının gerçek olduğunu kabul etmek, deliliğin sınırlarında yürümekti.
Ama etrafındaki her şey o kadar tanıdıktı ki…
Bu bir tesadüf olamazdı.
Etraftaki sessizliği Metin’in sesi bozdu:
“Elis ve Ada…” dedi.
İsimlerini sormadan.
“Bekliyordum sizi.”