Zeynep önündeki yemeği usul usul karıştırırken taştığını son anda fark etti. Göğsünde sinsice gezinen bir sıkıntı vardı. Dün duyduklarını daha atlatamamıştı. Evin içinde adeta bir ruh gibi geziyordu Her şeyi akışına bırakmıştı artık. Anası, düğün için ne giyeceğini sorunca, kafasına dank etti. Bugün köyde düğün vardı.Herkes davetliydi önce gitmeyeceğim dedi, sonra Emine'nin ısrarıyla razı oldu.
-"Kızım hasta olacaksın ne bu böyle? "demişti, Emine, "anamdan zar zor izin aldım zaten kurban olayım Zeynep gidelim düğüne ,hem belki Yakubumu görürüm orda "diye ısrar edince Emineyi kıramamıştı.
Benim fazla bir esvabım yok diye son kozunu oynadı. Dert ettiğin o olsun kızım hadi bize gidelim orda hazırlanıp gideriz diyen Emineye minik bir tebessüm gönderdi el mecbur gidecekti belki biraz kafası dağılırdı.
Zeynep aynaya baktığında kendisini tanıyamadı. Emine’nin ısrarıyla giydiği mor çiçekli entari, beline oturmuş, ince yapısını olduğundan da narin göstermişti. Yanaklarına sürdüğü allıkla, gözlerinin içi bir başka parlıyordu bu gece. Yeşil gözlerini ortaya çıkaracak kara sürme sürmüşlerdi gözlerine. Emine’nin dokunuşları, saçlarına iliştirdiği minik pullar, alnının ortasına kondurduğu küçük bir kına noktası… Hepsi Zeynep’in içine ince bir kıpırtı salmıştı. Sanki ilk kez, sadece çalışmak, ev çevirmek, yufka açmak için doğmamış gibi hissetmişti. Sanki bu gece birileri onu fark edebilirdi.
Genç kız, arkadaşını şöyle bir süzdü
"Ayy valla Zeyno çok güzel oldun ,köyün gençleri kuyruk olacak kapında"
-"Fazlamı oldu acaba ya ben üstümü değişeyim"
-"Yok kız saçmalama hatırım için bak valla darılırım" deyince konu burda kapandı.
Zeynep güzeldi. Bunu fark ediyordu ama içinde kendini güzel hissedecek ferahlık yoktu. Kürşat'ı düşündü. Selvi'yle evleniyor dedilerdi. İçinden bir ses hâlâ inanmak istemese de, bir şeyler kopmuştu o söylentilerden sonra.
İki genç kız yola düştüler. Köy meydanı düğünle şenlenmişti. Davul-zurna sesi, köyün dört bir yanından duyuluyordu. Kadınlar en güzel yazmalarını takmış, gençler toprak kokan meydanda gülüşerek geziniyordu. Gecenin serinliği köy sokaklarına dolmuştu .Yol boyunca ikili yan yana yürürken, uzaktan gelen davul zurna sesleriyle heyecanları da artıyordu. Köyün meydanına kurulan büyük sahne, rengarenk ampullerle donatılmış, kadınlar bir tarafa, erkekler bir tarafa ayrılmıştı. Herkes kendi yerinde ama gözleri başka yerdeydi.
Kadınların oturduğu bölümde, örtüler dizilmiş, minderler yayılmış, büyük teyzeler, genç kızlar, çocuklar hep bir ağızdan konuşuyordu. Bazısı laf arasında kızları gösteriyor, "Bak bak, o kız da iyice serpilmiş," diyordu. Diğerleri ise Zeynep’in anasının dul kaldığından, kızın çok çalıştığından, bahsediyordu. Gözleri gelin ve damadı buldu. Bu gece Kürşat'ın çocukluk arkadaşı Harun'un düğün gecesiydi.
Harun, başındaki beyaz takkesi ,sırtında kahverengi yeleğiyle, tam bir Anadolu delikanlısıydı. Sert yüz hatlarının içinde gözleri her zamanki gibi yumuşaktı. Gülüşü samimiydi. Gözlerini her çevirdiğinde, yanında duran narin kadına kayıyordu.
Ve Gelin, Ayşe . Sessiz, uysal ama yüreği dağ gibi bir köylü kızıydı. Kınadan kalma kırmızı tül başına örtülmüş, alnına düşen tel tokalar, gözlerinin içine ince ince gölge düşürmüştü. Üzerinde beyaz, sırmalı bindallı… Etekleri yerde sürünüyordu ama yürüdükçe usulca dalgalanıyordu. Elini Harun'un koluna iliştirmişti. Öyle çekingen, öyle derinden bağlı…
Zeynep bir an bakakaldı. Öyle mutluydular ki, bu mutluluk köyün karmaşasına rağmen gözlerinden akıyordu. Aralarında öyle bir dil vardı ki, söze gerek yoktu .İçten içe imrendi acaba kendisi de bir gün böyle olabilecekmiyidi?
Emine Zeynep’in kulağına eğildi:
“Harun, bu kızı kaçıracaktı Ayşe'nin annesi istemedi başta ama Ayşe razı olmadı. Dedi ki, anamın elini öpmeden gitmem. Harunda kalktı anasına gitti çok uğraştı Ayşe için helallik aldı. Öyle kıymetli yani…”
Zeynep iç çekti. İçinde tuhaf bir boşluk hissetti. O sırada meydanın ortasında “Zeybek” havası çalmaya başladı. Ayaklar yere sağlam basıyor, eller omuz hizasında titriyordu.
Kürşat ağa oyuna başladı. Kollarını iki yana açmış, dizlerini kırarak yavaşça yere inmişti. Etrafında dönen bakışlar, onun her adımına saygıyla eşlik ediyordu. Toprağa bastıkça sanki içinden bir hırs, bir asalet fışkırıyordu. Halil’in düğünüydü belki ama bu meydanda herkes onun varlığını hissediyordu. Kollarını iki yana açışı, yere bastığı anki kararlılığı, alnından süzülen terin dahi çekiciliği vardı .Zeynep, sevdiği adam izledi sadece o da değil bütün ahali ağalarını izliyor genç kızlar derin bir iç çekiyordu.
-“Vay be,” dedi Emine, Zeynep’in kulağına eğilerek. “Ağa yine döktürüyor.
Zeynep gözlerini kaçırdı. Gözlerini kaçırdığı yer, tam da Selvi’nin olduğu yerdi. Selvi, köyün en gösterişli kızlarından biriydi. Babası, Kürşat’ın babasıyla eskiden beri dosttu.
Sarı saten bir elbise giymiş, saçlarını iri iri dalgalandırmıştı. Göğsüne taktığı altınlar, kulaklarındaki büyük halka küpelerle gülümserken, gözleri sürekli Kürşat’taydı. Kürşat ise belli ki sadece oyundaki figürlerine odaklanmıştı ama Zeynep, onun bakmadığı yerleri bile kıskanıyordu. Zeynep, bakmıyorum diye kendi kendine söz verse de, kalbi başka türlü atmaya başladı.
O sırada kalabalığın arasından Hasan belirdi. Kürşat’ın kardeşi. Bakışları iyice bir genç kızı süzüyordu . Zeynep, başını eğdi, bu iş iyice yolundan sapmaya başlamıştı Kürşat ağa kendini fark etsin isterken kardeşi Hasan gözlerini üstüne dikmiş çekmiyordu.
Emine’nin kolunu çekti: “Ben biraz hava alacağım,” dedi. Emine fırsat bu fırsat dedi: “Ben de Yakup’la görüşeceğim, gel sen de benimle azıcık, arka taraf kalabalık değil.”
Düğün evinin arka tarafında, ceviz ağaçlarının altında biraz ilerlediler. Emine, Yakup’a doğru yürürken Zeynep biraz geride durdu.
-"Geç kalmam merak etme seni zora düşürmem "diyen arkadaşını başını sallayarak onayladı.
Usulca beklemeye başladı. Ay ışığı toprağa vuruyor, etrafı zar zor aydınlatıyordu. Tam o sırada, arkasından bir ses geldi. O sırada iki gölge yanaştı yanına.
-"Zeynep değil mi bu? Off şunun kalçalarına bak"
Zeynep arkasını döndü, köyde adı çıkmış iki gençti bunlar. İçini korku kapladı tenhada kalmış ne yapacağını şaşırmıştı. hemen kaçacaktı ki adamlardan biri Zeynep’in kolunu yakaladı.
-“Bir dur hele, iki çift laf edelim. Böyle süslenip püslenip gelmişsin, yakından bakmadan olmaz.” Diyen genç kendisine göz koyan ayyaş Oğuzdu adamın nefesi leş gibi içki kokuyordu.
Yanındaki adamı "sen etrafı gözetle koçum" deyip gönderdi.
Zeynep kendini çekmeye çalıştı.
-"Dokunma bana pislik herif "diye bağrındı ama düğün sesinden kimse duymazdı onu . Oğuz genç kızın boynunu öpmeye çalıştı.
"offf mis gibide kokuyorsun kime süslendin kız bu kadar'' diye pis pis konuştu .
Zeynep geriye doğru bir adım attı ama ayağı taşa takıldı. Tam düşecekken başka bir el tuttu onu. Teni yanmaya başlamıştı ,sert ama koruyucu bir tutuştu bu. Arkasına döndüğünde Kürşat ağanın yakışıklı çehresini gördü.
-"Cibilliyetini siktiklerim" diye kükredi. Oğuza sağlam bir kafa geçirdi kemiğin kırılma sesi kızın midesini bulandırmıştı ve anın heyecanıyla zangır zangır titriyordu. Oğuzun burnundan akan kan üzerindeki gömleği batırmıştı. Yere yatmış kalkamıyordu Kürşat ağa sağlam bir tekme geçirdi yerdeki bedene .
-‘'Utanmıyonmu lan savunmasız kadını köşelerde sıkıştırmaya"
-"Ağam valla bu kız kuyruk salladı bana kaş göz etti buraya çağırdı "deyince Zeynep neye uğradığını şaşırdı gözleri şokla açıldı. Kürşat şöyle bir karşısındaki kıza baktı bu tarlada gördüğü arada bakışlarını yakaladığı kızdı .
-"Kalk lan yavşak deyip adamı kolaylıkla yakalarından tutup ayağını yerden kesti" Oğuzun yüzü kıpkırmızı kesildi .
-"Bir daha bir kadına dilini uzatırsan senin o dilini keser sana yediririm "deyip tükürürcesine konuştu.
"Abi valla bir daha çıkmam karşına" deyip ayakları mabadına değe değe kaçtı.
Zeynep şaşkınlıkla Kürşat’a baktı. Elini göğsüne bastırmış hâlâ nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Kürşat’ın gözleri Zeynep’in üzerinde gezindi . Süslenmişti. Saçları kabartılmış, yanaklarına allık sürülmüş, giydiği entari üzerindeki çiçeklerle adeta dans ediyordu. Kürşatın içinde bir sinir kabardı.
-" Bana bak kadın ne halt ediyorsun sen burda" dedi, kaşlarını çatarak.
Zeynepin artık cinler tepesine çıkmıştı bu adam öküzün tekiydi hem kendini kurtarmış hem de kaba kaba konuşuyordu sanki suçlu kendisiydi .
-"Adım Zeynep, ağam hem ne bağırıyorsunuz bana size hesap mı verecem? Siz tarlada çalıştırdığınız ırgat kimlerdendir bilmez misiniz ?'diye çıkıştı kendi bile şaşırmıştı ettiği laflara ama artık ne olacaksa olsundu.
-"Ben gelmesem o sikik herif az daha ırzına geçecekti .Bu kadar süslenip kadın başına tek gelmişsin buraya" diye bağırdı.
Zeynep şaşkınlıkla ona baktı. Daha az önce onun sayesinde kurtulmuştu ama şimdi karşısında duran adam, neredeyse onu azarlıyordu.
-"Ben… ben Ne yaptım ki? Hava almaya gelmiştim hem herkes süsleniyor düğün bu sonuçta. "
Kürşat bir adım daha yaklaştı. Bakışları keskinleşti. Gözlerini Zeynep’in boynundaki küçük boncuklu kolyeye, saçındaki süslere kaydırdı.
-"Böyle giyinip milletin içinde ne geziyorsun sen? Kim gördü, kim baktı haberin var mı? Bir genç kıza yakışıyor mu bu haller?"
Zeynep’in gözleri doldu. Beklediği bu değildi. Ne minnet, ne iltifat… Sadece öfke vardı içinde . Ve kırgınlık. Kendi savunmasına sarıldı.
-"Ya sen beyim başın bağlı evleneceksin ama gelmiş burda beni süzersin sana yakışır mı?"
Kürşat bir an duraksadı. Sanki söylediklerinden kendi de rahatsız olmuş gibiydi ama hemen toparladı kendini. Kızın son söylediğini duymazdan geldi.
-" Seni korumamı yanlış anlama sakın Sonuçta köyün ağasıyım köyümdeki hiçbir kadının adı çıksın istemem ."
Zeynep gözlerini yere indirdi. Kalbi sızladı. Ne o güzel elbise, ne o kadar süs… Hiçbiri işe yaramamıştı. Beni önce kendi sevdandan koru be adam diye haykırmak istedi.
-"Tamam…"dedi usulca." Daha beni korumanıza gerek yok ağam"
Ardından arkasını döndü ve yürümeye başladı. Kürşat arkasından baksa da bir şey söylemedi. İçinde büyüyen kıskançlığı bastırmak için ellerini yumruk yapmıştı. O güzellik… neydi öyle . Onun dünyasında sevgi, sadece sahip çıkmakla ölçülürdü. Ve sahiplenmek bazen en büyük kırgınlıkla başlardı.