Halil İbrahim gelmişti.
Arabaların motor gürültüsü, yere basan güm güm ayak seslerini duyduğum an anlamıştım. Fırat ve adamları da anlamıştı tabii. Herkes silahını doğrultup onu bekliyordu. Başımda dikilen bir adam da kafama namluyu dayamıştı. Deli gibi korkmama rağmen hala bir damla gözyaşı akmamıştı benden. Dondurulmuştum sanki.
Hislerim alınmış gibiydi.
Kapıdan girip Fırat’ın karşısına dikildi hepsi. O günü anımsadım ister istemez. Alparslan yaralı olmasına rağmen o bile gelmişti. Ne yazık ki sadece altı kişilerdi. Fırat’ın arkasında on beşe yakın adam vardı. Herkes birbirine bakıyordu.
Kimse göz ucuyla bile olsa bana bakmadı.
“Dosyayı getirdin mi?”
Fırat’ın sesiyle Halil İbrahim’in elinde tuttuğu siyah dosyayı fark ettim. Silah çekmemişti hiçbiri. Öyle ellerini kollarını sallayarak içeri girmişlerdi. Kafaları biraz kırıktı gerçekten.
“Önce kız arabaya geçsin.”
“Sence ben işimi şansa bırakır mıyım Halil İbrahim?”
Öfkeleniyordu. Yumruklarını sıkmaya başlamıştı. “Kızı bırak,” dedi dosyayı hava kaldırırken. “Benimle gör işini.”
“Sen zaten elimdesin, neden yapayım?”
“Elinde olmadığım için.”
Kimse ne olduğunu anlamadan kafama silah dayayan adam beni omzumdan tutup kaldırdı, çığlığım herkesi şaşırttı. Adam beni sırtımı yasladığım kolonun arkasına çekti. O an bir iki el silah patladı. Polis sirenlerini duydum. Adam silahını tutarken cebinden çıkardığı bıçakla ellerimi bağlayan ipleri kesmeye başladı.
“Tuhaf birisin, gerçekten!”
Aynı zamanda bana söyleniyordu. Titremekten konuşamadım bile. Diğer adamların hiçbiri neden yanımıza gelmiyordu, bilmiyordum.
Ellerim çözülüp özgürlüğüme kavuşunca Fırat’ın sesini duydum. “Burada bitmedi,” diyordu. “Burada bitmedi, Halil İbrahim.”
Polis sirenleri yaklaşırken silahlı adam beni yeniden koluma girip yerden kaldırdı. Ne ara çökmüştüm onu da bilmiyordum. Bacaklarım hamur kıvamındaydı, ayakta zar zor duruyordum. Arabaya bindirildiğimde hala çıt çıkaramamıştım. İki arabayla gelmişlerdi. Biz ana yola çıktığımızda polis araçları sirenlerini çalarak yanımızdan geçti.
Kimse konuşmuyordu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sessizliği bozan Cihat oldu. Ön yolcu koltuğunda oturan Halil İbrahim, bir anlığına arkasını dönüp bana baktı. Göz göze geldiğimizde başımı çevirdim hemen. “Önce eve, sonra gitmek isteyen istediği yere gider.”
Bana laf soktuğunu anlamamak için salak olmak gerekirdi. Yine de sessizliğimi korudum. Çok fena korkmuş haldeydim, dizlerim hala titriyordu, canım acıyordu. Kimseye laf yetiştirecek durumda değildim.
Tanıdık mahalleye girene dek sessizlik hakimdi arabaya. Durduğumuzda hala boş boş camdan dışarı bakıyordum. “Yardım lazım mı?” diye sordu Alparslan açık kapıdan eğilip hala oturan bana bakarak. O an herkesin çoktan indiğini fark ettim. Yavaşça kayarak açık kapıya yaklaştım. Arabadan inip yere bastım, bacaklarım tutmadı. Düşmeden hemen önce yakaladı belimden. Onu hafifçe iteleyip titreyen bacaklarımla içeri yürüdüm. Kimseye bakmadım, kimseyle konuşmadım. Salona girdiğimizde ayakta dikilmeye devam ettim. Halil İbrahim dosyayı masaya fırlatıp attı, ceketini çıkarıp koltuğun üstüne bıraktı.
O konuşmadan İpek ileri atıldı, kollarını göğsünde birleştirmişti. “Ne oldu kendi başının çaresine bakabilen kız, niye yine buradasın?” dedi alay eder tavrını kuşanıp. Ondan gözlerimi kaçırdım, yere bakıyordum.
Otuzlu yaşlarının başında görünen bir kadın bana doğru adım attığında otomatik olarak geriye kaçındım. “Bakıyım bir,” dedi sonra yüzüme dokunup. O an ne halde olduğumu hatırladım. “Dudağın patlamış krem sürelim.”
Beni koltuğa oturttu, ilk yardım malzemeleri getirmeye gitti. O kadın dışında herkes salondaydı artık. Erkekler masadaki sandalyeler yerleşmişlerdi. Annesi dün ki tekli koltuğundaydı. Halil İbrahim ve İpek ayaktaydı.
Kucağıma koyduğum ellerime çevirdim bakışlarımı. Üstümdeki sweatin kollarını yukarı sıyırdım. İpler tahriş etmişti tenimi. Kan oturmuştu bağladıkları yer.
“Dün ahkam kesiyordun bağıra bağıra. Bugün kuzu gibisin maşallah,” diye konuşmaya devam etti İpek. Onu umursamadan sağ elimi kaldırıp dudağımın acıyan yerine dokundum. Kan kurumuştu muhtemelen. “Kime diyorum? Abi burada kalmayacak değil mi?”
Kadın geri dönüp ilk yardım malzemeleriyle bir şeyler yaparken “Canınızı hiçe saymaya gerek var mıydı?” diye patladı İpek. “Ne olacak şimdi? Bağrımıza mı basacağız bu kızı? Dün inim inim inletti bu evi! Tek hatırlayan ben miyim?”
“İpek!”
Konuşan dudağıma krem sürmeye başlamış kadındı. “Sus bir Allah aşkına!” dedi sinirle. Ardından bana döndü yumuşak bakışları. Parmakları çeneme gitti, bir noktaya dokundu, canım yandı, inledim. “Mosmor yapmış şerefsiz,” diye söylendi.
Boş sandalyelerden birini çekti Halil İbrahim. Tam karşıma oturdu. Bacağını diğerinin üzerine atıp sırtını gerdi.
“Seni kimse zorla burada tutmayacak. İstersen yaraların temizlenince gidersin, istersen bugün burada kalırsın. Tercih senin.”
Gözlerimi kaçırdım. Konuşacak gücüm yoktu.
“Ne demek tercih onun? Abi sen iyi misin? Neler dedi bu kız sana?”
Cihat oturduğu yerden doğruldu, Halil İbrahim’e doğru yürüdü.
“Kısır döngüye giriyoruz böyle. Duymadın mı? Kendi ayaklarıyla gitmiş Fırat’a. Evine gitmesi daha doğru Halil İbrahim. Burada olduğunda sende o da çıldırıyorsunuz.”
Cihat’ı duyunca güldüm istemsizce.
“Bana dönecek ev mi bıraktınız?”
Kelimeler ben farkına varmadan döküldü dudaklarımdan. “Biz değil,” diye yükseldi Cihat anlamadığım şekilde. “Fırat şerefsizi yaptı her şeyi ama sen yine bize yükleniyorsun.”
“İsmini bile bilmediğimiz bir kız bizimle mi yaşayacak abi?”
İpek hala kendi derdindeydi.
“Peki benim Fırat’la işim neydi?” dedim bakışlarımı yere indirirken. Halil İbrahim’in oturduğu sandalye devrildi, öyle bir hırsla kalktı ki ayağa. “Onun hesabını sen vereceksin. Niye gittin Fırat’a? Sana dedim, sana tehlikeli dedim. Burada kal dedim. Dinlemedin. İstediğini yap bundan sonra. Bu zavallı seni odalara kilitlemeyecek. Bir daha da hiçbir insanı tehlikeye atmam senin başının buyrukluğu yüzünden. Bilesin.”
“Yeter!”
Ben bile irkildim moraran yerlerime krem süren kadın bağırınca. “Kızın halini görmüyor musunuz siz ya? Kuş gibi titriyor geldiğinden beri. Yüzüne bak, şu kızın yüzüne bak Halil İbrahim. İyi bak.” Başımı kaldıramadım. “Vurmuşlar kıza. Üstüne başına bak. Bileklerine bak, kan oturmuş, el insaf edin be. Gidebilirsin diyorsunuz. Bu korkuyla nasıl sokakta yürüyecek bu kız? Evine mi gitsin Cihat? He? Öyle mi? El kadar kızı koruyamadınız diye yüzünüz kızaracağına başınızdan savuyorsunuz öyle mi? İsmini bile bilmediğin kız öyle mi İpek? Kadın kadına bunu yapıyorsa ben sana ne diyeyim daha? Ayrıca soracağınız çok şey var bu kıza ama hesap değil işte.”
Kucağımda titremeye devam eden ellerimi avuçlarına aldığında başımı kaldıramadım hala. Önüme çömeldi. Ellerimi okşadı. Sıcacık kahverengi gözleri yüzümde dolandı.
“İyi misin gülüm sen?”
Yavaşça çenemden tutup kaldırdı başımı.
“İyi misin?”
Biri pimimi çekti sanki o an. Hıçkırığım yankılandı odada. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Nefes bile alamıyordum. Gözyaşlarım ardı ardına akarken kadının biraz doğrulup yanıma oturduğunu ve kollarını sırtıma doladığını hissettim. Saçımı okşayan eli de olunca hiç tutamadım kendimi. Ne hıçkırığımı ne ağlamamı durduramadım.
“Geçti,” dedi kadın duymak istediğim tek şeyi söylerken. “Geçip gitti.”
Geçmemişti. Bende yarası kanayan o kadar çok şey vardı ki hiçbiri hiçbir yere gitmiyordu.
“Kalk, bir banyoya sokalım seni.”
Beni ayağa kaldırıp banyoya doğru götürdü. Yine kimsenin yüzüne bakmamıştım. Koridorun sonundaki banyoya girdiğimizde “Bekle burada,” dedi. Hıçkırıklarım kesilmişti, gözyaşlarım durmuyordu, usul usul ağlıyordum hala.
O sırada etrafa bakındım. Aynadaki yansımam gözüme çarptı. Gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Dudağımın sağ tarafı patlamıştı, çenemin üstünde yer yer morarmıştı. Saçlarımın arkasında birbirine girip yolunmuş kısımlar vardı. Yanağımda kızarık ve hafif şişti.
Kadın kapıyı açınca irkildim.
“Al, temiz hepsi.”
Verdiklerini aldım. Havlu, lif, iç çamaşırı, siyah eşofman takımı vardı.
Kapıyı kilitleyip hızlıca çıkardım kıyafetlerimi. Suyu açıp ısınmasını beklerken hala ağlıyordum. Nihayet ısınınca altına girdim akan suyun. Hızlıca banyomu yapıp verdikleri kıyafetleri giydim. Kapıyı sessizce açıp çıktım banyodan.
Halil İbrahim sırtını duvara dayamış bekliyordu.
“Gel, konuşacaklarımız var.”