Bunu hikâyeye eklerken daha etkili ve doğal bir şekilde şöyle yazılır:
Bir süre sonra gerçek, saklanamayacak kadar ağırlaştı.
Havin’in eşi onu sadece aldatmamıştı… aynı zamanda bunu en yakını sayılan bir akraba ile yapmıştı.
Bu haber köyde fısıltı gibi değil, taş gibi düştü. Herkes biliyor ama kimse yüksek sesle söylemiyordu. Çünkü bazı gerçekler konuşulunca daha da büyür sanılırdı.
Havin ilk duyduğunda uzun süre tepki vermedi. Ne bağırdı ne ağladı. Sadece sustu.
Ama o sessizlik, artık eskisi gibi değildi.
Bu sefer suskunluk güçsüzlük değil, içten içe yıkılan bir dünyanın sessizliğiydi.
Günler geçti. Ev aynı evdi ama Havin artık o evin içinde değildi.
Bir süre sonra dayanamadı.
Baba evine döndü.
Ama orada da karşısına aynı cümle çıktı:
“Sen gelmedin… git koca evine.”
Havin o an anladı ki, gidecek yeri yoktu.
Ne gittiği yer onu kabul ediyordu ne de kaldığı yer onu gerçekten tutuyordu.
Ve Havin’in hayatı, bir kez daha “nerede kalacağı belli olmayan bir yol”a dönüşmüştü.
Bunu da hikâyeye daha doğal ve duygusal şekilde şöyle bağlayabiliriz:
Zaman geçti…
Havin’in hayatında kırılmalar bitmedi ama hayat kendi akışını durdurmadı. Her şeye rağmen günler birbirini takip etti.
Evliliğinden sonra Havin’in çocukları oldu.
İki küçük hayat…
Onlar doğduğunda Havin’in içinde ilk kez farklı bir duygu kıpırdadı. Yıllardır susturulan kalbinin içinde küçük bir umut gibi… ama o umut bile tam olarak huzur getirmedi.
Çünkü Havin artık sadece bir anne değildi, aynı zamanda yorgun bir kadındı.
Bir yanıyla çocuklarına tutunuyordu, bir yanıyla kendi eksiklerini içinden taşıyordu.
Eşiyle arasındaki kırıklıklar ise hiç düzelmedi. O evde sevgi eksikti, güven eksikti, konuşmalar eksikti.
Ama çocuklar vardı…
Ve Havin, ne olursa olsun ayakta kalmayı onların hatırına öğrenmişti.
Yine de içinin en derin yerinde hep aynı boşluk duruyordu:
“Ben nerede kayboldum?”