Masaya oturdular biraz sonra, Garson siparişleri getirdi. Ela'nın önüne iki porsiyonluk kebap tabağı ve sıcacık künefe, Yeliz'in önüne ise karışık kebap tabağı konuldu. Ela çatalını alır almaz künefesine daldı ve büyük bir keyifle yemeye başladı. Adeta yemeği önünden alacaklar gibiydi.
Yeliz ona hayretle baktı. "Yok, başka açıklaması olamaz bence senin miden yok. Direkt öğütüyorsun," dedi gülerek. "Şu yediklerinin çeyreğini yesem iki yıl diyet yapmam gerekir."
Ela göz devirdi ve çatalını bırakmadan konuştu. "Vücudumun yüzde elli ikisi kas. Sende yağ depolamasan, biraz kas alsan, vücudun yediğini yakardı. Mızmızlanmayı kes ve anlat nasıl becerdin kaşını patlatmayı." dedi ve tekrar tabağına gömüldü.
Yeliz derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı. "Tamam, tamam. Dinle o zaman. Trafikte sıkıştım, biliyorsun ya İstanbul trafiği. Neyse, telefonda konumu açmaya çalışıyordum. Öndeki araç kalktı, ben de ayağımı frenden çektim ama yanlışlıkla gaza bastım. Küt diye çarptım işte."
"Telefonla mı uğraşıyordun?" Ela kaşlarını çattı. "Yeliz, kaç kere söyledim sana, sürüş sırasında telefona bakma diye."
"Biliyorum, biliyorum. Ama senin yanına geç gelmiyim diye, alternatif konum bakıyordum." diye savundu kendini Yeliz. "Neyse, işte çarptım. İndim, özür diledim. Önce iri bir koruma geldi.'' dedi.
Ela'nın kaşları çatıldı, ''Bi dakika, koruma derken kime çarptın ki sen? Araçta çakar fln varmıydı? Veya özel plaka?'' diye sordu.
Yeliz omuz silkti, ''Bakmadım bile ama yoktu sanırım. Standart bir araçtı. Neyse, çok korkmuştum. Ama sonra..."
Yeliz'in sesi değişti. Gözleri parıldadı, yüzünde hayalperest bir ifade belirdi. "Sonra o çıktı arabadan abla."
"O derken?" Ela kaşlarını kaldırdı.
"O!" Yeliz neredeyse hayal âlemine dalmıştı. "Meleklerin yeryüzüne inmiş hali gibiydi yemin ediyorum. Uzun boylu, geniş omuzlar, jilet gibi takım elbise. Kumral saçları, o gülüşü... Gözleri çok farklı bakıyordu abla. Bana baktığında sanki içimi okuyordu."
Ela kahvesinden bir yudum aldı ve gözlerini devird.. "Sen iflah olmaz bir şıp sevdisin."
"Ne alaka?" Yeliz itiraz etti.
"Çocukluğumuzdan beri, aşık olman için yakışıklı olması yeterdi," dedi Ela. "Hayır, bu kadar flörtöz olmana rağmen hâlâ nasıl bekarsın onu anlamıyorum." diye homurdandı.
Yeliz'in yüzü düştü. Dudaklarını büzdü. "Evlenmeyi geçtim, düzgün ilişki bile yaşayamıyorum ki. Aldatıyorlar beni hep." dedi.
Ela güldü. "Çünkü fazla minnoşsun. Ne yaparsam yapayım nasılsa o gitmez kafasındalar."
Yeliz başını salladı. "Galiba haklısın. Ama bu sefer farklı olabilir. O adam... öyle bir şey vardı onda, bilmiyorum."
"Adı ne peki bu prensin?" diye sordu Ela.
"Bilmiyorum," Yeliz utanarak cevap verdi. "Sormadım. Çok şoktaydım. Zaten birşey söylemeden çekti gitti."
Ela başını iki yana salladı. "Adama aşık oluyorsun ama adını bile bilmiyorsun. Mükemmel olay tam senlik." diyerek güldü.
"Ama elimi tuttu abla!" Yeliz heyecanla devam etti. "Yarama dokundu. Çok nazikti. 'Canınızı yaktım' dedi. Ses tonu bile mükemmeldi."
"Tamam, tamam, anladık. Beyaz atlı prens bulmuşsun, Ama sonra toz olup uçmuş." dedi Ela gülerek. Künefesini bitirmiş, şimdi de kahvesini içiyordu. "Ama gerçekçi ol. Muhtemelen bir daha görmezsin onu."
"Kim bilir," Yeliz romantik bir sesle konuştu. "Belki kader bizi tekrar karşılaştırır." (Merak etme benim barbie bebeğim, Angelina'n o işi halledecek!)
Ela gözlerini devirdi. "Kader falan değil, İstanbul trafiği karşılaştırır sizi tekrar. Sen bu ayaklı felaket halinle yine bulur, onun arabasına çarparsın.."
Şimdi ikiside kahkahalarla gülüyordu.
Yeliz kebabını yavaş yavaş yerken, "Eee, iş konusu ne oldu?" diye sordu Ela.
Yeliz kahvesinden bir yudum aldı. "O konuda çok iyi durumdayım. İstanbul'da altı oteli, üç düğün salonu olan bir grup şirketten teklif aldım."
Ela'nın kaşları kalktı. "Hımm, ne pozisyonu için?"
"Organizasyon ve planlama müdürü olarak."
"Tam senlik iş aslında. Önceki işlerindeki tecrübelerinle aynı," dedi Ela.
"Evet aynı," Yeliz gururla başını salladı. "Ve maaş da çok iyi. Ama bir sorun var."
"Ne sorunu?"
"Patron biraz... garip biri sanırım. Daha tanışmadım ama çevremdekiler söyledi. Çok sert, soğuk, mesafeli bir adam. Kimseyle yakın ilişki kurmaz. Sadece işine odaklıymış."
Ela omuz silkti. "E, iyi işte. Profesyonel bir iş ortamı demek. Senin patronla işin yok ki, daha ne istiyorsun.."
"Ama korkuyorum biraz. Ya beceremezsem? Ya hata yaparsam?"
Ela Yeliz'in elini tuttu. "Sen harika bir hayalperestsin. Hayal ettiğin her şey, insanları rüya gibi bir aleme sürükler. Eminim çok başarılı olacaksın.." dedi.
Yeliz gülümsedi. "Teşekkür ederim abla. Sen hep bana güvendin. Bu sefer bende kendime güveniyorum.." diyerek güldü.
İkisi de sessizce yemeklerine devam etti. Sonra Yeliz konuştu. "Peki sen ne yapacaksın şimdi? Yani, İstanbul'a dönmüşsün, artık sürekli mi buradasın. Bir de iş ne?"
Ela duraksadı. Yeliz'e her şeyi anlatamayacağını biliyordu. "Bir görev için döndüm. Önemli bir görev."
"Ne tür bir görev?"
"Anlatamayacağımı biliyorsun," Ela yumuşak ama kararlı bir sesle cevap verdi. "Sen benim işimi düşünme, sadece istanbulda olsam da bir süre ortadan kaybolmam gerekebilir. Unutma beni görsen bile tanımıyormuş gibi davranmalısın.."
Yeliz'in yüzü endişeyle gerildi. "Abla, lütfen dikkatli ol. Annem çok endişeleniyor senin için. Ben de endişeleniyorum. Sende akademiye geçsene babam gibi. Yada annemin yanına istihbarat merkezine atama istesen."
"Merak etme," Ela gülümsedi. "Ben iyi eğitim aldım. Her şeyi kontrol altında tutarım. Belki bir gün isterim yerleşik hayat ama şuan düşünmüyorum.." dedi.
Yeliz'in yüz ifadesi hâlâ rahatlamamıştı. Endişe gözlerinde açıkça okunuyordu.
"Neyse, hadi kalkalım, akşam oldu neredeyse. Annemler bekler," dedi Ela, konuyu kapatmak istercesine. Sonra yan koltuktaki büyük hediye çantasını uzatıp, Yeliz'e verdi.
''Bu ne ?'' diye sordu Yeliz.
''Evde açar bakarsın, gittiğim ülkelerden sana aldıklarım..'' dedi ve kasaya yöneldi Ela.
Yeliz heyecanla gülüyordu. Ela'nın hediyeleri hep çok zevkli olmuştu. Bu yüzden çok merak ediyordu. Hemen kalan son kahvesini içti ve ayağa kalktı. Ödemeyi yaptılar ve çıktılar. Ela deri ceketini üstüne geçirdi, sonra elini uzattı.
"Anahtarı ver," dedi.
"Ben kullanırdım," dedi Yeliz.
Ama Ela'nın gözlerini kısmış tipini görünce sesi içine kaçtı.
"Irak'ta bile ölmemeyi başardım. İstanbul trafiğinde ölmeye niyetim yok," dedi Ela kararlı bir sesle.
Yeliz suratını buruşturdu ve anahtarı ona attı. Ela havada kaptı ve erkeksi bir tavırla araca yöneldi.
Arabaya biner binmez yakın koltuk mesafesinde her köşeden çıkan pembiş ve tüylü detaylarla pembe zehirlenmesi yaşıyordu. Direksiyonda pembe tüylü bir kılıf vardı, dikiz aynasında pembe ponponlar sallanıyordu, hatta koltuk minderleri bile pembe simli kumaştandı.
"Ya sabır," diye homurdandı ve anahtarı takıp kontağı çevirdi.
Motor çalıştı ve Ela gaza bastı. Yeliz yan koltukta oturmuş, dışarıya bakıyordu. İkisi de sessizce yola koyuldular.
Birkaç dakika sonra eve gelmişlerdi. Ela araçtan inerken eve doğru baktı. Oynadıkları bahçe, evin eski görüntüsünü aynen koruması, hatta kokusu bile aynıydı. İki katlı müstakil, tatlı bir evdi bu. Bahçedeki kiraz ağacı hâlâ oradaydı. O ağaca kaç kere tırmanmışlardı Yeliz'le. Kaç kere dalından düşüp dizlerini kanatmışlardı.
Gülümsedi. Göğsünde sıcak bir his yayıldı.
Yeliz onun duygusallaştığını anlamıştı. Koluna girdi ve mırıldandı. "Evine hoşgeldin abla." dedi.
Ela ona döndü ve gülümsedi. "Hoş buldum."
İçeri geçtiler. Kapının açılışını duyan Gülşah hemen koşarak geldi. Elleri hamurluydu, saç baş dağılmıştı ama ayakta kalmaya çalışıyordu. O dimdik, otoriter albay gitmiş, yerini tatlı bir anne almıştı.
"Hoşgeldiniz!" dedi neşeyle. Sonra ellerine baktı. "Ay çok kirliyim, elimi yıkayıp geliyorum!"
Mutfağa koşarken, o ara yukarı kata seslendi. "Mehmet! Kızlar geldi!"
Sonra merdivenlerden Mehmet indi. Gözlükleri, tıpkı Yeliz gibi kızıl saçları ve yüzünün biraz daha yaşlanmış hali... Ama hâlâ dimdikti, asker duruşu hâlâ vücudundaydı.
Ela'yı görünce hemen yüzünde kocaman bir gülüş oluştu. İlk iş onun vücudunu kontrol etti. Kollarına, yüzüne baktı. Yeni bir yara var mı diye araştırıyordu gözleriyle. Çünkü bir asker olarak, onlar daha güvenli şartlarda çalışırken, Ela ise gerçek babası gibi istihbarat subayı olmayı seçmişti. Bu yüzden hep yüreği ağzında yaşıyorlardı ama bunu Ela'ya belli etmiyorlardı.
Mehmet, Ela'nın sağlam olduğunu görünce rahatladı. Kollarını açtı.
"Gel bakalım kaçak seni," dedi.
Ela bir çocuk gibi gülüşle koşarak ona sarıldı. Mehmet saçlarını okşayarak kokladı onu. Kızının kokusu hâlâ aynıydı. Biraz çocuk kokusu, biraz da o tanıdık parfüm.
Yeliz, "Ama ben de kıskandım yaa," diyerek o da geldi sarıldı.
İkisi de Mehmet'in kollarında duruyordu şimdi. Mehmet gözlerini kapadı ve o anı içine çekti. İki kızı da yanındaydı. Daha ne isteyebilirdi ki?
Sonra Gülşah geldi. Ellerini yıkamış, üzerini düzeltmişti. Saçlarını toparlamıştı. Ama gözlerinde hâlâ o coşku vardı.
"Beni de alın," dedi ve sarıldı.
Dört kişi birlikte kucaklaştılar. Yeliz kıkırdıyor, Mehmet gülüyordu, Gülşah ise Ela'nın saçlarını okşuyordu.
Ela onların bu halini görünce kaderin ona güzel şeyler de verebildiğini anlamıştı. Ama kendini bu aileye bile layık görmüyordu. En azından babasının ve annesinin intikamını almadan mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi hissediyordu.
İçinde bir sızı vardı. Sanki mutluluğu hak etmiyormuş gibi. Sanki o gece, gardırobun arkasında kalan küçük kız, hâlâ orada saklanıyormuş gibiydi. O lanet yanık izli el, sanki hâlâ ensesindeydi.
Gülşah, Ela'nın yüzündeki ifadeyi fark etti. Onu biraz daha sıkı kucakladı. "Hoşgeldin kızım," diye fısıldadı. "Çok özledik seni."
Ela gözlerini kapattı. "Ben de sizi çok özledim anne."
Kucaklaşma bitti ve herkes biraz geriye çekildi. Mehmet gözlüklerini düzeltti. "Peki, şimdi ne yapacağız? Yemek hazır mı?"
"Daha hazır değil," dedi Gülşah. "Ama yakında olur. Siz oturun, ben mutfakta hallederim."
"Ben yardım edeyim," dedi Yeliz.
"Hayır hayır, sen de otur. Ela'yla sohbet edin. Ben hallederim."
Ela, "Anne ben yardım etmek isterim," dedi.
Gülşah ona baktı. Ela'nın gözlerinde samimiyet vardı. Gülümsedi. "Tamam o zaman, gel."
İkisi mutfağa girdiler. Tezgahta hamur açılmış, yanında da ıspanak doğranmış duruyordu.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu Ela.
"Gözleme," dedi Gülşah. "Ispanaklı, Senin favorin."
Ela'nın yüzü aydınlandı. "Cidden mi? Anne valla yıllardır yemedim, Haşhaş var mı? Bi iki tane de haşhaşlı atalım.."
"Ben haşhaşlı karışım hazırladım. İsteyeceğini düşündüm. Onun için özel olarak yaptım."
Ela duygulandı. Gözlerinde yaşlar belirdi ama hemen sakladı. "Teşekkür ederim anne." diye mırıldandı.
Gülşah ona döndü. Ellerini Ela'nın omuzlarına koydu. "Ela, bak bana. Yıllardır senin bazı köşelerine, sığınaklarına hiç erişemedim. Ama şunu bil. Hangi karanlığa düşersen düş, nerede ne şekilde zorlanırsan zorlan. Sen bizim kızımızsın. Bunu asla unutma. Her zaman yanındayız."
Ela başını salladı. "Biliyorum Annecim." dedi.
"Ve lütfen," Gülşah'ın sesi ciddileşti. "Kendini riske atma. Bu görev ne olursa olsun, senin hayatın daha önemli."
Ela gülümsedi. "Merak etme. Dikkatli olacağım."
Ama ikisi de biliyordu ki, Ela'nın önünde tehlikeli bir yol vardı. Ve o yolda, her şey olabilirdi.
Gülşah derin bir nefes aldı ve konuyu değiştirdi. "Hadi, yardım et bana. Hamuru aç şurada."
Ela kollarını sıvadı ve hamuru almaya başladı. İkisi sessizce çalıştılar. Mutfak, tandır kokusuyla, taze gözleme kokusuyla dolmuştu.
Salonda ise Mehmet ve Yeliz televizyon izliyorlardı. Yeliz, babasına yaslanmış, onun omzunda uyukluyordu. Mehmet, kızının saçlarını okşuyor, televizyondaki haberleri dinliyordu.
Bir süre sonra yemek hazır oldu. Gülşah seslendi. "Yemek hazır! Gelin!"
Herkes masaya toplandı. Gözlemeler ortaya konuldu, yanında da taze sebzeler ve ayran vardı. Herkes yerini almıştı... Kan bağı olmasa da, gönül bağı olan bu aile birlikteydi.
Yarın ise Ela için Fatih Karaye'lin evine sızma görevi başlayacaktı...