Bölüm 5

4074 Kelimeler
‘Güneşin kalbi aşkına doğacak parlak günler yakında…’ Anna, Kırmızı Klanının topraklarına geldiği ikinci günün sonunda yatağından çıkabilmişti. Hayatında ilk kez bu kadar uzun süren bir hastalık yaşıyordu. Bunun tek sorumlusu, hızla topraklarına ulaşmak için yangından mal kaçırır gibi davranan Andrew McNight’tı genç kıza göre. Yatağından doğrulurken, “Tabi, şimdi o sapasağlam dolaşsın etrafta, biz ölüyoruz burada!” diye fısıldadı. Oda hizmetçisi yemek yemeye gitmişti, bu yüzden hala biraz başı döndüğünden dolayı yataktan güç bela kalktı. Üstündeki geceliğin sabahlığını aldı yatağın karşısında duran tozpembe renkteki Josephine tarzı koltuktan. Andrew’un annesi Katherina’nın yardımıyla yavaşça toparlanmıştı ama hala tam manasıyla kendine gelememişti. Odasındaki şömineyi hep harlıyorlardı, sönmesine izin verilmiyordu. Çünkü Mavi Klanına göre Kırmızı Klanı daha soğuk topraklara sahipti. Katherina her saat başı kızın vücut ısısını kontrol ediyordu. Anna yemeklerini de odasında yiyordu. Hastalığından ötürü başı çok dönüyor, midesi çok bulanıyordu ve tüm bunlar yüzünden hareket kısıtlılığı yaşadığından yemeğe inmiyordu. Zaten inmek de istemiyordu.  “Resmen hayattan nefret ettim!” diyerek odasındaki cama yaklaştı. Yaşadıklarını düşününce ateşi yine yükselecek gibi oluyordu. Geldiği günden beri cehennem azabı çekiyordu. Biran önce toparlanmak istiyordu. Hayatta en sevmediği şeylerden biriydi hasta olmak. Camı açıp biraz hava almak için kolunu bile kaldıramıyordu. Hemen yoruluyor, çok çabuk uykusu geliyordu. İki gündür uyuyor, uyanıyor, yemek yiyor, şifacıların hazırladığı şuruplarını içiyor, biraz odasında dolaşıyor ve yine uyuyordu. Arada Kral Robert gelip durumunu kontrol ediyordu,  belli saatlerde Andrea geliyor onu biraz neşelendiriyordu, Katherina her saat başı odasındaydı ve bir de o iki yaşlı bunak vardı. Onlar da akşama doğru uğruyorlar, kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıp tekrardan çıkıp gidiyorlardı. Andrew ise hiç uğramıyordu. “Zaten onun meymenetsiz suratını görmek isteyen yok!” diyerek tıslayan genç kız dışarıyı izlemeye başladı. Kalenin dışında uzanan yola baktı, ardından sırayla başlayan evlere ve uzakta oluşmuş köye. Sonra gökyüzüne baktı. Hava yine kararmıştı. Yağmur geliyordu, camdan sızıp burnuna dolan toprak kokusundan bile bunu anlayabiliyordu. İki gündür Andrew’u görmüyordu. Havanın kararmasını iki yaşlı bunak buna bağlıyordu. İkisinin hep bir arada olması gerekiyordu o iki yaşlı bunağın Anna’ya söylediklerine göre. Ama adamın odasına uğradığı yoktu işte, Anna’nın elinden bir şey gelmiyordu. Anna yorgun gözlerini bu sefer kalenin avlusunda biriken askerlere çevirdi. Üstlerinde zırhları, başlarında miğferleri ve ellerinde kılıçları ile talime hazırlandıkları hemen anlaşılıyordu. Anna görüş alanına giren sarı bir başla daha da dikkat kesildi. Çünkü talimi veren Andrew’du ve üstünde hiçbir şey yoktu. Altındaki siyah pantolonu ve pantolonunun paçalarını içine soktuğu siyah çizmeleri haricinde adamın üstü çırılçıplaktı. Anna camda gözlerini kocaman açmış onları izlerken adamın ne yapmaya çalıştığını merak ediyordu. Kalenin ikinci katından gördükleriyle şok olmuştu. O soğukta adamın üstünde bir şey olmaksızın talim vermesine şaşırıp kalmıştı. Genç adamın elinde bir kılıç vardı. Ensesine ve alnına dökülen saçları terden derisine yapışmıştı. Başını öne atıp biraz salladıktan sonra vücudunu rahatsız eden parlak sarı saçlarından kurtuldu. Elindeki kılıcı askerine doğru savururken kollarındaki kaslar kasıldı. Anna büyülenmiş gibi adamı izlerken içinde yükselen dokunma arzusuyla baş etmeye çalışıyordu. Adamı iki gün önceki konuşmalarında kendinden öyle bir uzaklaştırmıştı ki onu görmediği iki gün boyunca özlemiş olduğunu fark etti. Adamın laf dokundurmalarını bile özlemişti. Gözlerine bakan yeşil gözleri özlemişti Anna. Neden özlediğini, neden bu tür duyguların içinde filizlenmeye başladığını bilmiyordu. Yıllar sonra neden kalbi böylesine bir heyecanla atıyordu, bir fikri yoktu.  Dikkatini tekrardan adama verdi daha fazla düşünmeden. Her hareketinde sertleşen kaslarına, göğsünde parlayan terlere, sinirle çatılan kaşlarına, kasıklarında duran pantolonuna… Her şeyine öylesine dikkatli bakıyordu ki Anna odaya birinin girdiğini bile fark etmedi. Bu yüzden yanında durup birden konuşmaya başlayan Andrea yüzünden tiz bir çığlık attı. “Çok sert duruyor değil mi?” * Andrew yaptığı hamlelerin askeri tarafından başarıyla savuşturulması ile mutlu olmalıydı. Ama mutlu değildi, ‘lanet olsun’ diyerek her kılıcını salladığında aklında O vardı. Anna. Aklından çıkmıyordu ki lanet olasıca kız. Onu düşünmediği bir anı bile yoktu ki. İki gündür görmediği gözleri özlemişti. Onu özlüyordu. ‘Lanet olsun, neden?’ diyerek kılıcını sallıyordu. Annesinden, babasından ve kardeşinden duyduklarına göre iyiydi ama çok bitkin düşmüştü. Hala kendine gelemiyordu. Onu öyle çok görmek istiyordu ki, askerinin karşı atağını fark edemedi ve kılıç kolunun çok yakınından geçti. Elindeki kılıcı bağırarak yere fırlattı. “Yarım saat ara veriyorum, yarım saat sonra herkesi burada göreceğim!” diyerek kaleye doğru ilerlemeye başladı. Başını bir an kaldırdığında kız ile göz göze geldi. Andrew olduğu yerde kaldı. Genç kız camda bitkince durmuş onu izliyordu ve yanında Andrea vardı. Andrew kızı kendisinden başka herkesin rahatça görmesine daha fazla sinir olup kaşlarını çattı ve tekrardan hızla yürümeye başladı. * Anna bir eline göğsünün üzerine koydu ve korkuyla gerilen vücuduna sakinleşmesi için emirler yağdırdı. “Hey, hey, korkutmak istememiştim ama kapıyı çaldım, uyuduğunu düşünüp odaya bir göz atacaktım ki senin çoktan uyanmış olduğunu gördüm. Lütfen sakinleş,” diyerek kızın sol kolunun ovalayan Andrea kızın sakinleştiğini fark edince elini çekti. “Tanrı aşkına! Seslenemez miydin? Bu kadar yakınıma nasıl gelebildin?” Anna kaşlarını çatarak Andrea’yı payladığında genç adam gülümsedi. “Hadi, hadi, kaytarmaya çalışma, abimi dikizlediğini fark etmediğimi mi sanıyorsun?” “Saçmalama Andrea!” “Aha! Abim de aynı tepkiyi veriyor! Birbirinize ne kadar çok benziyorsunuz!” diyerek kahkaha attığında Anna da gülümsedi. Andrea’nın karşısında çok fazla sinirli, soğuk veya uzak kalamıyordu zaten. Genç adam da şeytan tüyü vardı sanki. Geldiği günden beri kıza olan sıcak ilgisi Anna’ya yaşadıklarını unutturuyordu. Üstündeki baskıyı hissetmiyordu Andrea sayesinde genç kız.  “Ben kimseyi dikizlemiyordum, iki gündür bu odada tıkılıp kaldım ve hastayım, birazcık hava almak istiyorum o niyetle cama çıktım ama şu camı açmaya bile gücüm yok,” diyerek halinden yakınan kıza gözleri parlayarak baktı Andrea. “O halde asker talimini bizzat izlemek ister misin?” diye sorduğunda abisinin vereceği tepkiyi düşündü Andrea. O sırada ikisi de tekrardan camdan dışarıyı izlemeye başlamışlardı. Anna talim veren genç adamın sinirle kılıcını yere fırlatmasını izledi. Aynı onun gibi kaşlarını çatarken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, kaleye doğru yürümeye başlayan genç adamla göz göze gelince bir an durakladı. İki gündür görmediği yeşil gözler ona bakarken donup kalmıştı. Genç adam kaşlarını çatıp bakışlarını kaçırdığında ne olduğunu düşündü. ‘Ne yaptım da bana kaşlarını çatıyor? Ne hakla?’ Andrea’nın soru sormuş olduğunu hatırlayınca düşüncelerinden kurtulup, çocuğa dönerek, “Ne demiştin?” diye sordu. “Asker talimini yakından izlemek ister misin?” Anna çocuğa kafası karışmış bir şekilde baktı. “Nasıl yani?” “Madem hava almak istiyorsun, al sana fırsat! Abimi daha yakından gözetleyebilmen için seni bahçeye çıkarmayı teklif ediyorum.” “Andera! Sana abini gözetlemediğimi söyledim!” “Fark etmez! Dışarı çıkmak istiyor musun? İstemiyor musun?” Anna hevesle Andrea’ya bakarken genç çocuk cevabını almıştı bile. “Hemen hizmetçini yolluyorum, seni aşağıya kadar getirecek. Giyinmen için çıkıyorum, hadi çabuk ol!” diyerek odadan heyecanla çıkan Andrea koşar adımlarla aşağı kata indi. Hizmetçiler yavaş yavaş görev yerlerine dağılıyorlardı. Anna’nın hizmetçisini bulup kızı Anna’nın yanına gönderdikten sonra bahçeyi kontrol etti. Hava diğer günlere oranla iyiydi, kızın hava almasını sağlayacak ve bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı. Zafer edasıyla gülümserken abisinin merdivenlerden indiğini gördü. Sırıtması bütün yüzüne yayıldı. Andrew onu fark edince daha da kaşlarını çattı. Tam tersi şekilde Andrea’nın sırıtması genişleyince daha da sinir oldu Andrew. Kardeşinin yanına gelince onun tam önünde durdu. “Ne sırıtıp duruyorsun tarla korkuluğu gibi?” diyerek kardeşinin omzuna ufak bir yumruk attı. Aslında Anna’nın odasına istediği gibi girip çıktığı için ona sinirliydi, daha sert yumruk atmak isterdi ama karşısındaki kardeşiydi ve duygularını da bu şekilde açık etmek istemiyordu. “Hiç!” diyerek omuz silken kardeşine şüpheyle baktı. “Bir şey mi oldu?” “Hayır, ne olabilir ki?” “Anna ile ilgili mi?” “Neden her konuyu ona bağlıyorsun? Gülümsemek suç mu?” diyerek abisini sıkıştıran Andrea daha da geniş gülümsemeye başladı. Andrew ise duygularını saklamaya çalışırken daha da beter battığı için sinirlenerek bağırdı. “Salak gibi gülümseyip sinirimi bozma o halde!” diyerek kardeşine omuz atıp tekrardan bahçeye çıktı genç adam. Andrea arkasından sinsince sırıtırken sinirini hangi askerinden çıkaracağını düşünüyordu Andrew. * Anna, kolunda onu sürükleyen Andrea ile bahçeye çıktığında temiz havayı derince içine çekti. İki gün sonra tekrardan açık havada olabilmek çok güzel bir duyguydu genç kıza göre. Andrea’nın adımlarına ayak uydururken bir yandan da omuzlarındaki kalın kadife şala sarılıyordu.  Anna gördüklerini incelemek için yavaş yavaş yürümeye çalışıyordu.  Fakat Andrea onu sürüklemekten bir türlü vazgeçmiyordu, genç kız da etrafı inceleme dürtüsüne engel olmak istediği için sesini çıkarmıyordu ama en sonunda tökezleyince Andrea da kıza dikkat etmek zorunda kaldı. Böylece Anna da rahatça etrafı izleme fırsatı yakalamış oldu. Kabul etmek istemese de etrafı çok beğenmişti. Kendi labirenti gibi bir şey arıyordu etrafta ama etraf çok boştu. Ormanlık alan mevcuttu ama genç kıza göre onun labirentinin olmadığı her yer eksik ve boştu. Fakat avlunun arkasından yürürken fark etmişti ki kalenin hem bir serası, hem kocaman bir çardağı, en arka tarafında ucu bucağı olmayan bir orman vardı. Orman üstündeki sisler yüzünden çok gizemli gözüküyordu. “Bu tarafta sadece bunlar var, kalenin arka çıkışından da ahırlara ulaşabilirsin.” Andrea kızın kaçacağını düşünmüyordu ama ağzından kaçırdığı bilgi yüzünden gerilmişti. ‘Bok vardı da atların yerini söylüyordun zaten!’ diye söylendiğinde genç kızın bunu hemen unutmasını diledi. Çardağın arkasında yeni dikilmiş fideler vardı. Genç kızın her nedense ilgisini çekmişti. Yeni dikilmiş olduklarını yerden yükselen taze toprak ve fide kokusundan anlaşılıyordu. “Onlar nedir?” derken kolunu genç adamın kolundan kurtardı ve omuzundan kayan şalını düzelterek çenesi ile de fideleri gösterdi. “Onlar o iki yaşlı bunağın işi, kendi elleriyle geldikten sonra dikmeye başladılar, sanırım gül fideleri ama kimseye bir şey demedikleri için bilmiyoruz.” Anna kaşlarını çattı ve fidelere ilerledi. En yakınındaki fidenin yanında durdu ve fideyi inceledi önce, üstündeki sivri dikenler ve fidenin koyu yeşil gövdesi sayesinde o da onun bir gül fidesi olduğunu anladı. Tam elini uzatıp fideyi tutacakken, “Sakın ona dokunma!” ikazını duydu. Yerinde sıçrayarak arkasını döndüğünde aynı onun gibi Andrea da sıçrayarak başını çevirdi. “Ona dokunma, sakın!” Anna’nın eli havada kalmıştı. Salvatore ona mavi bakışlarla bakarken ne yapacağını şaşırdı Anna. Tek kaşını kaldırıp, elini fideden çekti. Doğrulup tekrardan Andrea’nın koluna girdi ve yaşlı adama cevap dahi vermeden oradan uzaklaşmaya çalıştı. Fakat Salvatore onu tekrardan uyarınca sinirden küplere bindi. “Ona dokunduğunu görmeyeceğim!” Anna hırsla arkasını döndü. “Senin gül fidelerine meraklı değilim bunak! Bana emir vermekten vazgeç yoksa kelleni uçururum!” Salvatore yaşlı gövdesini titreterek kocaman kahkaha attığında Andrea’dan, “Vay canına!” nidası yükseldi. Anna da genç adam gibi şaşkındı. Yaşlı çiftin güldüklerini hiç görmemişlerdi çünkü. “Keşke kellemi uçurabilseydin küçük Anna, bunu senden çok ben isterdim,” diyerek kıkırdadı ve arkasını dönüp uzaklaştı. İki genç de arkasından şaşkınca bakarken kederli bir gülümseme ile kaleye yürümeye devam etti Salvatore. ‘Keşke ölmek o kadar kolay olsaydı küçüğüm…’ “Az önce o şeytan bana güldü mü?” “Evet, sanırım.” “Beni çimdiklemeni istesem çok mu ileri gitmiş olurum Andrea?” diyerek mavi gözlerini kocaman açtı ve gözlerini hiç kırpmadan yaşlı adamın arkasından baktı. Kolunda hissettiği keskin sızıyla çığlık atıp genç çocuğa döndü Anna. “Kahretsin! Andrea! Koparsaydın keşke!” diye çığlık atıp kolunu ovmaya devam eden Anna’nın tepkisi karşısında kahkaha attı Andrea. “Benden sizi çimdiklememi istediniz, ben de yerine getirdim leydim,” diyerek sırıttı Andrea. “Çok çekilmez bir çocuksun, seni velet!” diye hınçla karşılık verdi Anna. Andrea kızın acıyla kısılmış sinirli gözlerine baktı. Sırıtması yüzünde genişledi. Biran önce kızı abisinin yanına götürmeliydi. Asıl gösteri ikisi yan yana gelince olacaktı, biliyordu genç adam. “Ne salak salak sırıyorsun çocuk?” diye haykıran genç kızın sesi ile daldığı boşluktan kurtuldu. “Hiç!” diyerek omuz silken Andrea’nın uzattığı kola girdi genç kız. “Sen bana az önce çocuk mu dedin?” diyen genç adama da cevap vermedi. “Kolumun acısını hala unutmadım, çeneni kapat velet!” “Velet mi?” “Tanrı aşkına, susmak bilmez misin sen?” “Kaç yaşında olduğumu biliyor musun?” “Benim gözümde çocuksun!” “İşte şimdi annem gibi konuştunuz leydim,” diyerek kahkaha attı genç adam. * Anrea kızı sonunda asıl talim alanına getirdi. Geniş bir alanın etrafı amfi tiyatro şeklinde taşlarla çevrilmişti. Anna şaşkınca etrafına bakarken bunun ne kadar mantıklı olduğunu düşündü çünkü Andrew bir askerine talim verirken öteki askerler sırayla oturup talimi izleyebiliyorlardı. Kimisi ise köşede sıraları geldiği için ısınıyordu. “Burada törenlerimizi yaparız. Büyükbabam inşa ettirmiş, tören haricinde bu tarz eğitimlerde burada verilir.” Andrea Anna’yı en yakın oturma alanına götürdü ve kızın oturmasına yardımcı olup o da yanına oturdu. Talimi izleyen tüm askerler onlara dönmüştü. Anna herkesin kendisine bakmasından rahatsızlık duymuştu çünkü askerlerini bakışlarındaki o tiksinme kızın hiç hoşuna gitmemişti. “Alışacaklar,” diye ona gülümseyen genç adam gülümseyerek karşılık vermek isterdi Anna ama o anda tekrardan gerçeklerle yüzleşmişti. Askerlerin onu sevmemesi normaldi, Andrew da onu sevmiyordu. Çünkü o da Andrew’u sevmiyordu. ‘Yalancı sürtük!’ diye haykıran iç sesine acı acı gülerek tüm dikkatini Andrew’a yöneltti Anna. Genç adam üstüne salaş bir gömlek geçirmişti. ‘En azından üstünde bir şey var,’ diyerek kendini rahatlatmaya çalıştı ama ne mümkün! Anna’nın kalbi kelebek gibi kanat çırpıyordu. Adamın her hareketince nefes alışverişleri yükseliyor, kalbi resmen adama koşuyordu. ‘Neden böyle yapıyorsun?’ diye sordu kendine. ‘Neden böyle hissediyorsun? Neden onun saçlarına dokunmak istiyorsun? Neden o?’ diye sorularının devamını getirdi. Fakat hiçbirine cevap bulamadı. Hiçbirinin cevabı yoktu. O kadar zor durumdaydı ki kendi içine kapanmaktan başka çaresi yoktu. Hayatında ilk kez birine ilgi duyuyordu ve o kişi düşmanıydı. Herkes dost olmak için can atarken kendisi neden hala düşmanlık besliyordu bilmiyordu. Belki de yıllarca o düşünceyle eğitildiği içindi. Bir erkeğe ilgi duymak, o kişinin düşmanın olması dışında kendini dizginlemek de vardı. Anna kendiyle büyük bir mücadele içindeydi. Dikkatle Andrew’u izlerken bunları düşünüyordu. Her şeyin nasıl düzeleceğini merak ediyordu.   Andrea ise bir müddet askerlere gözdağı verdikten sonra kıza döndü. Kızın ilgiyle Andrew’u izlediğini görünce sırıttı. Andrew onları hala fark etmemişti. Çünkü genç adam hislerine karşı mücadelesini askerinin üzerinde veriyordu. Zavallı asker en sonunda elindeki kılıcı düşürünce yorgunluğunun üstüne bir de Andrew’un azarlarına maruz kaldı. “Lanet olasıca, kız gibi kılıç sallamaman gerektiğini kaç kez daha tekrar edeceğim?” “Özür dilerim, efendim,” diye başını öne eğen genç askere, “Geç yerine otur! Sıradaki gelsin!” diye bağırdı. Askerler ayakta ısınmaya çalışan gence döndüler. Zavallı asker yüzünde gergin bir ifade ile Andrew’a yürümeye başladığında alanda bir ses yankılandı. “Kız gibi kılıç sallamak nasıl oluyor?” * Andrea yanındaki kızın birden gerildiğini hissedince ne olduğunu anlayamadı. Kız ilgiyle talimi izlerken birden hiddetlendi, omuzundaki şalı geri atıp ayaklandı ve Andrew’a doğru, “Kız gibi kılıç sallamak nasıl oluyor?” diye seslendi. Andrew arkasında duyduğu ses ile tüm bedeninin ayaklandığını hissetti. Genç kızın yaydığı titreşimleri ensesinde hissedebiliyordu. Tüyleri diken diken oldu ve ona yaklaşan askere sırtını dönüp genç kız ile göz göze gelmek için bakışları ile alanı taradı. Çok oyalanmadan onu gördü. Geniş alanın en uç noktasında Andrea ile birlikte onu izliyorlardı. ‘Lanet olsun! Kaç dakikadır oradalar?’ diye içinden geçirdi. Bakışlarını sinsice sırıtan kardeşine çevirdiğinde bakışları ile ‘Piç kurusu!’ diye haykırdı. Tekrardan Anna’nın isyan alevleri yükselen gözlerine baktığında onu ne kadar özlediğini fark etti. ‘Beyninle düşün Andrew!’ Fakat beyniyle düşünemeyecek kadar özlem doluydu. Kızın saçları hafifçe esen rüzgarda uçuşurken, gözleri ona ateşler saçarak bakarken, dudakları sinirle bir açılıp bir kapanırken, yanakları yine sinirden kızarırken… ‘Ah, lanet olsun!’ Onu özlemişti! Onu deli gibi özlemişti. Bunu itiraf edemese de gerçek buydu. Bu kadar kısa bir sürede kıza nasıl alıştığını sorgulamayı defalarca denemişti ama bir sonuca varamamıştı, her seferinde kendini kızı düşlerken bulmuştu.   “Kız gibi dövüşmenin neresini anlamadınız leydim?” diye sorduğunda da kızı açık bir şekilde düelloya davet ediyordu. Onun kendisine yaklaşmasını istiyordu. Tatlı sıcaklığını yanında hissetmek istiyordu. Ondan özür dilemek istiyordu. Geldikleri ilk günün tüm kötü anılarını silmek istiyordu. Anna adamın sorusundaki daveti kabul etti ve ona doğru yürümeye başladı. Sol göğsünün üstündeki doğum lekesinin ısındığını hissetti. Sanki genç kıza güç vermek istermiş gibi ısınıyordu. Anna aynı anda elbisesinin içindeki kolyesinin de ısındığını hissetti. Nihayet adama ulaştığında yanlarındaki askere dönüp, “Bana kılıcını ver asker!” diye emir verdi askere. Andrew genç kızın kendisi ile laf dalaşına gireceğini düşünmüştü ama kızın askerinden kılıç istemesini şaşkınlık içinde izledi. Genç kız önce asker selamı verdi sonra ilk hamlesini yaptı ve tüm bunlar olurken Andrew dahil herkes şokta olduğu için kimse Andrew’un karşı atağa geçmemesine şaşırmadı. Andrew bir kez daha hamle yapan kılıcı kendi kılıcını vurarak engelledi. Kızın yanına yaklaşmasıyla onun hala hasta olduğunu anladı. Beyaz yüzü sinirden gerilmiş ve kızarmış olabilirdi ama gözaltları hala hastalığın vermiş olduğu yorgunluk nedeniyle mosmordu. “Lanet olasıca kadın! Hasta halinde burada ne işin var?” diye bağırarak yeni bir hamleyi daha savuşturdu. Anna ise çıldırmış gibi yeni hamleler ile genç adama bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyordu. Üstündeki tüm hastalık kırıntılarını atmış gibi hissediyordu. Her hamlede canlanıp daha da esneyerek hareketlerini serileştirdi. Andrea ise en az askerler kadar şaşkınca Anna ve Andrew’u izlerken yanlarına gelen anne ve babasını görmedi bile. “Hasta olmamla bu kadar ilgilendiğinizi bilmiyordum Lordum,” diyerek kılıcını Andrew’un hesap edemediği bir noktadan genç adamın koluna doğru savurdu. Andrew kolunu teğet geçen kılıcın öfkesiyle kıza yüklenmeye başladı. ‘Hiç de kız gibi kullanmıyor kılıcı! Bir kez daha lanet olsun!’ diyerek kızı köşeye sıkıştırmaya çalıştı. “Umurumda değilsin ama hasta olduğun için bir sürü iş aksıyor! Biran önce iyileşmek yerine ne hadle buraya gelip talimimi bölersin? Yerini bil Williams!” Anna kırılmıştı. Genç adamın ona eski unvanı hitap etmesi ile kalbi sancıdı. Hem içinde bulunduğu durumu acımasızca hatırladığı için hem de karşısındaki adama koşmak için hala yerinde çırpınan kalbi yüzünden.  ‘Sen de onu kır!’ diyen beynine uydu buna rağmen. Kalbinin sesini çocukluğundan beri dinlemiyordu, beynine uyarken çok zorlanmamıştı. “O verdiğiniz ne talimiydi McNight?” “Siz kadınlar bu kadar aptal olmak zorunda mısınız? Elinde tuttuğunun ne olduğunu biliyorsundur umarım!” diye Andrew kıza lafı yapıştırdı kendince. Bütün askerler kahkaha atınca kızın çatılan kaşlarına zevkle baktı. Şimdi o kaşları parmakları ile düzeltip onların altında parlayan gözleri öpmek vardı ama o kıza laf yetiştiriyordu. ‘Sus, sus, sus!’ “Annenizin de bir kadın olduğunu hatırlatarak yanıt vermek isterim ki elimde tuttuğumun ne olduğunun farkındayım lordum, fakat siz verdiğiniz talimin ne ile ilgili olduğunu biliyor musunuz gerçekten? Şayet çaylak bir asker gibi kılıç sallamanız bana dersin bilincinde olmadığınızı gösterdi, umarım yanılıyorumdur zira klanınız böyle kılıç kullanan askerlerle doluysa karşınıza çıkacak ilk savaşta topraklarınızı kaybedeceğinizi bilin isterim.” Anna kılıcının ucunu genç adama uzatarak konuşurken herkes sus pus olmuştu çünkü kızın her kelimesinde kızaran Andrew patlamaya hazır bir volkan gibiydi. “Siz dikiş dikmekten, resim çizmekten başka bir şey ile ilgilenir misiniz ki?” diye yanıt vererek kızı aptal durumuna düşürmek istedi Andrew. O anda kimse gülecek durumda değildi. “Andrea! Ne yaptığını sanıyorsun? Kızı niye buraya getirdin?” Andrea annesinin yakarması üzerine verecek yanıt düşündü ama kaşlarını indirerek kirpiklerinin altından masumca bakmaktan başka bir şey yapamadı. “Sadece hava almasını istemiştim, ayrıca yakınlaşmaları için yan yana gelmeleri gerektiğini düşündüm.” “Ah oğlum ah!” diyerek araya giren babasıyla iyice mahcup oldu genç adam. Bu esnada hala laf dalaşına devam eden çift iyice birbirine yaklaşmıştı. Genç kızın burnunun dibine kadar giren Andrew kızın kokusuyla ona ne kadar yaklaşmış olduğunu fark etti. “Sen başıma bela mısın, ha? Ne hakla bana karşı böyle bir tavır takınırsın, yerini bil kadın!” Anna bir adım da kendisi atarak farkında olmadan vücutlarının birbirine yapışmasını sağladı. “Diyelim başınıza belayım ve yerimi bilmiyorum ne yapacaksınız?” Anna ateşe körükle yaklaşıyordu resmen fakat bunun önüne geçemiyordu. Adamın vücuduna uyum sağlayıp ruhuna ihanet eden bedeninden nefret bile edemiyordu. Adamın sıcaklığı onu sarıp sarmalarken, kokusu burnuna dolarken ne yapacağını bilemiyordu. Sahi adam niye onu öpmüyordu? ‘Lanet olsun sana Anna! Kendine gel!’ Andrew kızın gözlerindeki ışıltıda kaybolmuştu, kızın ne sorduğunu hatırlayınca ‘sen kaşındın güzelim’ diyerek hiç kendisini dizginlemeden kızı kollarından kavradı. Tüm kışkırtmaları kabul ederek kızın gözlerine kararlı bir şekilde baktı. “Ne mi yaparım? Gör bak, işte bunu!” diye bağırarak kızın dudaklarına yapıştı. Tüm bunlar olurken tartışan Andrea ile anne ve babası susup kalmışlardı. Askerler ise bir sağa bir sola bakarken iyicene salaklaştıkları için en sonunda gerçekleşen şey ile gözlerini kocaman açarak çifti izlemeye başladılar.    Andrew ilk başta kızın sıcak dudaklarının hissettirdiği o dayanılmaz duyguyu yaşadı. Kızın kollarında mücadele etmeden durmasına şaşırarak dudaklarını kıpırdattı. Kız ona biraz daha sokulunca kızın tavırlarına güvenerek onu belinden tuttuğu gibi bedenine yapıştırdı ve kızın dudaklarını kana kana içmeye başladı. Öfkeyle başlayan öpücük kızın yumuşak dudaklarının açılmasıyla şehvetli bir boyut almıştı. Anna kendinden geçmişti, kesinlikle bunun bitmesini istemiyordu. Genç adamın kollarına daha fazla sığınarak ayakucunda yükseldi. Güpegündüz, tüm askerlerin önünde, ölümüne nefret ettiği adamdan ikinci öpücüğünü alırken hiçbir şey umurunda değildi. Andrew ensesinde hissettiği sıcak eller ve bedenine yaslanmış diri beden ile baştan aşağıya uyarılmıştı. Kızın dudaklarında kaybolmuşken kulağına dolan kardeşinin sesiyle zorda olsa kızın dudaklarından ayrıldı. “Gösteriniz bitti mi?” Genç kızın arzudan kısılmış ve kararmış gözleri, öpülmekten kızarmış dudakları ve heyecandan kızarmış yanakları ile ne kadar iştah açıcı olduğunu düşündü. Anna da aynısını Andrew için düşünüyordu. Şaşkınlık içinde genç adamın parlayan yeşil gözlerine baktı. Dudakları arasından aldığı sert soluklar ile göğsü inip kalkıyordu. Anna adama arzuyla bakarken Andrea’nın sesiyle düşüncelerinden kurtulmak istercesine başını salladı. “Size diyorum, hey!” Andrew çevresine bakınca etrafta kimsenin kalmadığını gördü. “Herkes nereye gitti?” diye sorduğunda, “Babamlar bile buradaydı, sizin gösteriniz şekil değiştirince herkesi götürdüler,” diyen Andrea pis pis sırıttı onlara. Andrew da sırıtmak istiyordu, hatta gülmek ama kızın ne tepki vereceğini bilmiyordu. Zaten az önce yaşamış olduğu o öpücükten sonra hala heyecanlıyken gülmek için uygun bir ortam olduğunu düşünmüyordu. Anna ise bambaşka duygular içerisinde kıvranıyordu. Utanç içerisinde Andrea’nın açıklamasını dinledi ve sonra heyecandan kısılan sesiyle cırlamaya başladı. “Sen niye kaldın o zaman?”  Genç kıza iki genç adam da şaşkınlık içinde baktı. Andrew bıyık altından gülümseyip Andrea’ya döndü. Andrea da sırıtarak ona bakınca hemen arkasını döndü ve koşarak uzaklaştı. Genç adam abisinin bakışlarından anlayacağının anlamıştı. Andrew arzulu bakışların sinirle yer değiştirmesini zevkle izledi. Genç kızın gözleri bir deryaydı ve o boğulmak için o kadar istekliydi ki… “Nerede kalmıştık leydim?” diyerek genç kızı yine kışkırtmaya çalıştı bu yüzden. “Cehennemde kalmıştık! Ne hakla herkesin içinde beni öpersin?” diyerek sesini bir kat daha arttırarak sızlayan boğazlarını umursamadan bağırdı Anna.   “Cehennem kadar sıcak olan öpücüğüm değil de seni herkesin içinde öpmem mi sorun?” “Lanet olsun beni nerenle dinliyorsun?” “Bana karşılık verirken tek yaptığım sizi tatmin etmekti leydim,” diyerek gülümseyen adamın suratına bir yumruk atmak istedi Anna. “Sen-sen!” diye işaret parmağını adama sallayarak söyleyecek bir şeyler bulmaya çalıştı ama tek yaptığı adamın öpücüğünü düşünüp bir yenisini istemekti. Çelişkiler içinde kalıp sinirle arkasını döndü ve kaleye doğru koşar adımlarla yürümeye başladı. ‘Kaç zaten! Kaçmaktan başka ne bilirsin ki?’ diye ona kafa tutan iç sesine de ‘Sus, seni sürtük!’ diye bağırdı. Kalan aklını da iç sesiyle kaybedeceğini düşünerek kaleye doğru yürümeye devam etti.   Andrew arkasından keyiflice sırıttı. Bütün yorgunluğu, siniri ve özlemi dinmişti. Ellerini terden ıslanmış olan pantolonunun beline koydu ve ıslık çalmaya başladı. Gözlerine takılan tozpembe şal ile tribün koltuklarına gitti. Kızın şalını unuttuğunu fark edince gülümsemesi büyüdü. Şalı burnuna götürüp uzun uzun kokladı. Sonra o da kaleye gitti. Yolda yeni dikilmiş olan fideleri görünce, “Bunlar ne zamandan beri buradalar,” diyerek fidelerin yanına gitti ve tam ne için dikilmiş olduklarını anlamak için dokunacakken arkasında duyduğu sert bir sesle eli havada asılı kaldı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” Yaşlı Estela genç adama sinirle bakıyordu. “Onlara dokunmayacaksın!” Andrew sakince elini fideden çekti ve gülümseyerek, “Peki, kızmana gerek yok,” dedi ve fidelerden uzaklaşarak kale yolunda gözden kayboldu. Almış olduğu güzel bir öpücük, kokusuna hasta olduğu kızın şalı ve içinde sebebini bilmediği mutluluk o kadar harikaydı ki yaşlı kadının neye kızdığını sorgulamadan uzaklaşmayı tercih etti genç adam. “Ah, sizin merakınız yüzünden bir şeyler ters gidecek diye korkuyorum!” diyen yaşlı kadın gül fidelerine baktı sonra da uzaklaşıp giden gence. Dolunay gecesine kadar açmaları gereken güller esen rüzgara taze fidelerinin kokusunu bıraktılar. Dolunay gecesine kadar içlerinde aşkın kokusunu oluşturacaklardı, dolunay gecesine kadar aşkın rengini bulup o renge kuşanacaklardı, sonra ihtişamla açıp yüzyılın sorusuna cevap vereceklerdi. * Anna, kaleye girdiğinde koşarak odasına çıktı ve odadaki hizmetçinin şaşkın bakışları altında sırtını kapıya yasladı ve yere doğru çömeldi. Utançla yanan yüzünü elbisesine gömüp yerde tortop oldu. “Ne yapacağım şimdi ben?” “Hanımım, iyi misiniz?” diye yanına yaklaşan hizmetçisine heyecanla parlayan gözleriyle baktı. “Değilim, Marylyn, hiç iyi değilim!” Genç hizmetçi kızın yerden kalkmasına yardım ettikten sonra onun üstünü giyinmesine yardım etti. Anna, hizmetçisinin zoruyla yatağına girdiğinde saat öğleni gösteriyordu,  temiz havanın yormuş olduğu bedeni huzurlu bir uykuya daldığında yan odada heyecanla atan bir kalp onu düşünüyordu. * Andrew duşunu almış yatağının üstünde uzanıyordu. Öğleden sonra babasıyla çalışacaktı ama hiç istemiyordu. Elinde tuttuğu şalı başının altına koyarak kokladı ve gözlerini şöminede yanan odunlara dikti. Genç kızı düşünürken gözleri yavaşça kapandı ve iliklerine kadar işleyen gül kokusu ile uykuya daldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE