ÜÇ

2104 Kelimeler
ÜÇ "Babanızın mirasından kalanlar arasında dört araba galerisi, üç köşk, 8 villa, Cihangir'de yedi apartman dairesi, Antalya'da üç yazlık ve üç tane yedi yıldızlı otel, İzmir'de altı apartman dairesi, Adana'da iki çiftlik, Paris'te bir apartman dairesi, İtalya'da iki ev, New York'ta bir otel, içinde bulunduğunuz malik hane, on iki milyon dolar değerinde mücevher, Nişantaşı'nda bir restaurant, Beyoğlu'nda bir pastane, ayriyeten bankada yirmi beş milyon türk lirası nakit para bulunmakta Umut Hanım. Kendisinin önceden hazırlayıp bana teslim ettiği vesayetinde tüm mal varlığının size devredilmesini ve herhangi bir ekstrem durumda -bu durumlar mirasının herhangi bir varisinin olmadığı düşüncesiyle başka kişilere aktarılması durumu- varlığınızın ve gerçek kimliğinizin açığa çıkması ve veliaht olarak tahta sizin oturmanızı uygun görmüştür. Aksi durumda kesinlikle kimliğinizin açıklanmasını istememektedir ve miras meselesini hallettikten hemen sonra ülkeyi terketmenizi istemektedir." Aile avukatımız İsmet Okçu'ya soğuk ve ruhsuz bakışlar atarken masada o, ben ve Fikret amcadan başkası yoktu. Bulunduğumuz odada pencere yoktu ve ses geçirmezdi. Burası babamın önemli işlerini konuştuğu yerdi ve yanımda o varken bile girsem rahatsızlık duyardım. Kapalı alanları sevmezdim. Kendimi bildim bileli klostrofobim vardı. Oda kör bir ışıkla aydınlatılmıştı. Onun dışında oturduğumuz masanın tepesinde beyaz bir ampül vardı ve on beş dakikadır babamın mal varlığını sayan avukat yüzünden gözlerim ampule bağışıklık kazanmıştı. Sabah uyandığımda ayağıma gri ugglarımı geçirip elimi yüzümü yıkadığım gibi buraya gelmiştim. İki haftadır köşe bucak kaçtığım miras meselesini artık halletmeliydik Fikret amcaya göre. Oğuz dün akşam babam seninle konuşmak istiyor derken aslında miras meselesinden bahsetmişti. Ve evet. Oğuz Fikret amcamın oğluydu. Ruhsuz bakışlarım masada duran ve bir saattir elimin her bir kıvrımını hafızama kazımak için amansız bir savaş veren elimden çekerek avukata döndürdüm ve çatlamaya yüz tutmuş dudaklarım aralandı. Bir an önce dudak koruyucumu sürmezsem dudaklarım yarıklarla dolacaktı ama açıkçası umurumda değildi. En büyük yarık kalbimdeydi benim. Ve o yarık hiç bir zaman kapanmayacaktı. "Bitti mi?" diye sordum çatallı çıkan sesimle. Bir an önce bu odadan çıkmak istiyordum. Babamın bu odayı ses geçirmez yapmasının sebebi yerdeki kurumuş kan lekelerinin oluş esnasında atılan çığlıkları ben dahil kimsenin duymamasını istemeseydi. Bu odada hoş şeyler dönmemişti. Sanki geçmişte atılan acı dolu çığlıklar şu anda üstüme çullanıyor, bu odada can veren insanların hayaletleri bana doğru acı dolu çığlıklarını atarak beni boğazlıyormuş gibi hissediyordum. "Evet Umut Hanım. Şimdi sizin bir kaç imza atmanı-" Avukatın cümlelerine daha fazla tahammül edemeyerek sandalyeyi ittirdim ve hızla ayağa kalktım. Başım dönüyordu ve son zamanlarda ellerim zangır zangır titriyordu. Gözlerim çok net görmüyordu bile. Sanki iki haftada elli yıl yaşlanmışım gibi hissediyordum. Bedenim ruhum kadar yorgun ve güçsüzdü. Acım kanser hücresi gibi büyüdükçe büyüyor bedenimi sömürüyor ve benden beslenirken aman dileyen bedenime acımıyordu. Odanın dışına adımlarken avukat ardımdan "Umut Hanım imza?" diye bağırmış Fikret amca da "Umut bunlar halledilmeli!" demişti ama onları olmayan sikime takmadım desem yeriydi. Cidden neler saçmalıyordu bunlar? Babam ölmüştü benim. Şimdi oturup mallarını mı ayıklayacaktım gardırobumdan giymediğim kıyafetleri ayıklar gibi? Kendi geleceğimi düşünecek refah bir hayat yaşamak için babamın mirasını mı oturup yiyecektim? Ne yapacaktım? Bu imzaları atacak ve kimse varlığımı öğrenmeden buralardan basıp gidecek tek başıma bir hayat mı kuracaktım? Babamı arkamda bırakacak, Sumur'u beynimden silecek bu yaşananlar hiç olmamış gibi mi davranacaktım? Bunlar mı talep ediliyordu benden? Nasıl yaşayacaktım? Nasıl unutacaktım asıl? Bu yaşadıklarımı bu acımı nasıl sineye çekecek yüreğime nasıl taş basacaktım? Hayır o kadar kolay değildi. İçimde intikam için aç bir şekilde bekleyen tilkilerimi doyurmam gerekiyordu benim. Yüreğime biraz daha olsa su serpmek en azından babama bunu yapanların cezalarını çekerek bana yaşattıklarının bedelini ödediklerine emin olmam gerekecekti. Aklımda ki plana harekete geçirmek ve hayatıma en azından yüreğim soğumuş bir şekilde devam edebilmem gerekiyordu. Aklımdaki plan işe yaradığı zaman ruhum huzura kavuşacak zihnimin içindeki tilkilerim ise erin bir uykuya dalacaktı. Kendimi odanın dışına attığım anda büyük bir rutubet kokusu ciğerlerimi istila etti ve mekanın mahseninden çıkmak için hızlı hızlı adımlamaya başladım. Zaten havalar aralık ayının etkisiyle buz kesmişti birde mahsen derin dondurucu etkisi yaratıyordu bedenimde. Babamın gümüş rengi kazağına sıkı sıkı sarılarak mahsenden çıktım ve adımlarımı odamın olduğu koridora yönlendirdim. Çok değil kısa bir süre sonra buralara uzunca bir süre elveda diyecektim. Babamın intikamını almak için Özgür Şahin'i öldürecektim ardından gerçek kimliğimi açıklayacaktım. Babamın isteği buralardan toz olup gitmemdi ama onun büyüdüğü nefes aldığı bir yeri, beni büyüttüğü yeri bırakıp gitmek geçmişe, babama sırtımı dönmek ile eş değerdi. Bu saygısızlığı ne babama ne de kendime yapamazdım. Şu an için yapabileceğim ve yapmam gereken tek şey doğduğum büyüdüğüm bu malik haneyi terk etmekti. Özgür Şahin'in hayatına sızmak ve onu can evinden vurmaktı. Ona hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşatacak ardından canını alacaktım. Onu en güvendiği insan öldürecekti. Ölürken katilinin gözlerine bakacak olan Özgür Şahin en güvendiği insanın canını aldığını anladığı anda ölmek onun için ödül olacaktı. Odama girdim ve usulca kapıyı kapattım. Pencereme doğru yürürken ise kapım tekrar tıklatıldı ardından açıldı. Omzumun üstünden gelene baktığımda ise elinde büyükçe bir tepsiyle Oğuz'un girdiğini gördüm. "Günaydın." dedi. Sesi yine o tatlı koyu karamel kıvamına bürünmüştü. Ben ona dönmez iken o elindeki tepsiyi çalışma masamın üstüne bıraktı ve bana doğru adımladı. Bunların hepsini ona bakmama gerek kalmazken hareketlerinden anlıyordum. "Sana kahvaltı getirdim. Önce bir şeyler ye sonra konuşalım." Turuncu ve mavi karışımının kızıllığında görünen gökyüzüne baktığımda yemek lafını duyunca midemde safra tadı baş gösterdi ve çalkalanmayla yüzümü buruşturdum. Yemek yiyecek halim yoktu. Her gün üç öğün bu odaya yemek getirmekten bıkmıyordu yine de Oğuz. Sırf yemem için en sevdiğim yemekler yapılsa da artık bana hiç bir şey güzel gelmiyordu. "Yemek istemiyorum." Oğuz'a bakmasam bile sertleşen bakışlarını hissedebilmiştim. "Kusura bakma ama yemek zorundasın. İki haftadır boğazından resmen hiçbir şey geçmedi çok hızlı kilo verdin. İntikam almak istiyorum diyorsun. Karşındaki kişi cılız bir kız mı sanıyorsun? Özgür Şahin'i tanımıyorsun Umut. Erimiş kaslarınla mı öldüreceksin adamı? Bu şekilde mi çıkacaksın karşısına?" "Onu öldürmek için kaslarıma ihtiyacım olduğunu sanmıyorum." diye mırıldandım. Ardından gökyüzünden başımı çevirip Oğuz'a baktım. "Sonuçta işi tek bir kurşuna bakıyor değil mi?" Oğuz'un koyu karamel gözleri şaşkınlıkla bana bakarken başını iki yana sallamaya başladı. "Delirmişsin sen." dedi Oğuz başını hayretle iki yana sallarken. "Ve seni zapt edemiyoruz. O kadar kolay mı sanıyorsun? Adamı koruyan yüzlerce izbandut var sen daha silahına davranmadan seni makarna süzgecine çevirirler. Bu şekilde yapamazsın. Sana yardım edeceğimi söyledim ama seni ölüme gönderemem Umut. Sen bize emanetsin hayatından sen kendini sorumlu hissetmesen bile biz senden sorumluyuz." Oğuz'un realist ama baygın fikirlerine gözlerimi devirerek bakışlarımı ondan kaydırdım ve dudaklarımı araladım. "Salak değilim Oğuz. Herhalde adamı birden bire basıp kafasına silah doğrultmayacağım. Benimde planlarım var." "Neymiş o planlar?" derken Oğuz sesinde beni hafife alan bir alay sezdim ama umursamadım. "Sana ne?" dedim başımı ağır ağır ona çevirirken. "Sen sadece bana gerekli bilgiyi versene. Senden istediğim tek yardım bu." Oğuz'un gözünden geçen şeyin ne olduğunu çözemedim. Aslında o an fark ettim ki yirmi bir yıldır hayatımda olan Oğuz'u çok az tanıyordum. Gözlerindeki ifadeyi çoğu zaman çözemiyordum mesela. Göz bebeklerine yazdığı metinleri okumak için elime büyüteç verseler bile okuyamayacakmışım gibi hissediyordum. Aslında sürekli yanımda olan ve gitmeyeceğine emin olduğum Oğuz'u tanımak için hiç bir şey yapmadığımı ve bugüne kadar çabalamadığımı anladım. Lakin her şey için çok geçti. Eli arka cebine gitmek için hareketlendiği esnada yine bana uzanacak sandım ama düşüncelerimi yanıltarak arka cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve bana uzattı. Elimi kağıt parçasına yavaşça uzattım ve parmaklarının arasından kağıdı aldım. İkiye katlanmış parçayı açarken kısa bir an Oğuz ile göz göze geldim. Kağıt parçasının kenarları cebinde ne kadar süre kaldığını etmek istercesine yıpranmıştı. Kağıt parçasını araladım ve üstünde dağınık ve özensiz el yazısıyla yazılmış adrese baktım. "Burada mı yaşıyormuş?" diye sordum adresten gözlerimi çekmezken. "Sürekli adres değiştiriyor maalesef. Sabit kaldığı bir yer yok ama bu gece buradaymış. Yolladığım çocuğun dediğine göre bu adrese hep tek geliyormuş. İstediğini verdim. Bakalım ne yapacaksın Umut Gümüş. Umarım babanı hayal kırıklığına uğratacak bir şey yapmazsın." Adresin yazılı olduğu kağıdı avucumun arasına hapsederken titreyen ellerimi Oğuz'dan saklamak için ellerini indirdim ve soğukça "Teşekkürler." dedim. Oğuz daha fazla bir şey demenin mantıksız olduğuna karar vermiş olacak ki, odamda durmadı ve hızlıca odadan çıktı. Bende kararan gözlerime daha fazla direnemeyerek pencere kenarımdan kalktım ve kendimi yatağıma usulca bıraktım. Kendimi hiç olmadığım kadar hassas ve narin hissediyordum. Bedenim o kadar kırılgan geliyordu ki gözüme sanki on üç yıl boyunca babasıyla dövüş antrenmanları yapan ben değilmişimde Damla'ymış gibiydi. Bu his midemi burktu. İki haftadır doğru düzgün bir besin alamayan midem acılı pençelerini bedenime saplarken yatakta yan döndüm ve bacaklarımı kendime çekerek cenin pozisyonunu aldım. Bacaklarımı kendime bastırarak midemin acısını azaltmayı düşünüyordum ama artık mideminde bir dayanma sınırı vardı ve o sınırı çoktan aştığımı düşünüyordum. Yapacak bir şeyim yoktu. Yemek yiyemiyordum. Babamla oturduğum kahvaltı sofralarına tek başıma oturamazdım. Ben ara öğününde bile bir tabak dolusu pilav ve köfte yiyen kızdım. Şimdi midem iki haftadır besin alamayınca tam anlamıyla çökmüştüm. Acı hareket ettiği yerden kıvrılarak iliklerime doğru sürünüyordu acımasızca. Acım bile bana acımıyordu. Yutkundum ancak yutkunmam boğazıma takıldı. Nefesim ciğerlerimde asılı kalırken ise yaşamak için herhangi bir çabada bulunmadım. Şimdi şuracıkta nefessizlikten ölsem kendim için ne iyi olurdu halbuki. Çektiğim bu acıdan sonsuza dek kurtulur babama kavuşurdum. Ama yaşamam gerekiyordu. Yaşamam ve can almam gerekiyordu. Özgür Şahin'in hayatına sızmam onun güvenini kazanmam gerekiyordu. Gözlerim yatağımın yanındaki kahverengi şifonyerimin üstündeki telefonuma kaydı. Kendisi elimi sürmememe rağmen inatla titreşimini yayıyordu. Gözlerimi kısarak telefonunun yanan ışığına baktım. Odamdaki tek ışık o oturmayı çok sevdiğim penceremdeki gökyüzünün ışığıydı. Odama puslu bir aydınlık katıyordu ve bu hoşuma gidiyordu. Sonunda titremesi duran telefonumu elime aldım ve ekranı aydınlatırken gözlerimi kıstım. Alt ve üst kirpiklerim birbirine girerken yanan gözlerimle gelen mesajı okudum. *Nasıl bir durumda olduğunu tahmin etmiyorum direkt biliyorum. Seni çok iyi anlıyorum Umut ve yanında olmayı çok istiyorum ama on beş yıldır arkadaş olmamıza rağmen saklandığın yeri bilmiyorum. Seni görmemin tek yolu bize gelmen. Gel Umut. Lütfen sana destek olmama, acını paylaşmama izin ver. Aksi halde kendimi hiç dostunmuş gibi hissedemeyeceğim.* Damla'nın mesajını tepkisiz bir ifadeyle okuduktan sonra cevap verme tenezülünde bile bulunmadan telefonu eski yerine attım ve feri sönmüş mavi gözlerimi tekrar pencereme çevirdim. Aklımda dönen tek tilki ise Özgür Şahin'di. ****** Gecenin puslu karanlığında akreple yelkovan ibrelerini gecenin en ıssız zaman dilimine vurup sessizliği sessizce yararken ve her vurduğunda zaman kısa bir an donup kalırken ben dışarıdaydım. Malik haneden sessiz firar edişim ardından Oğuz'un bana verdiği adresi yavaşça aramaya başlamıştım. Umurumda olan bir şey yoktu. Tek önemsediğim Özgür Şahin'i bulmaktı. Onu bulur bulmaz öldüreceğim falan yoktu ki bu zaten imkansızdı. Tam anlamıyla savunmasızdım. Üstümde siyah spor ayakkabılarım, siyah taytım ve bana tunik görevi görmüş babamın kokusunun son kırıntılarını taşıyan kazaktan başka bir şey yoktu. Ellerim sabahtan bu yana titremesini artırmış yetmiyormuş gibi bacaklarımda titremeye başlamıştı. Gözlerim sürekli kararıyor dengemi kaybetmeme sebep olurken midem amansız bir bulantı ile çalkalanıyordu. Savunmasız ve yardıma muhtaç genç bir kızı oynamak için olabilecek tüm uygunluğa sahiptim. Bu titremenin sebebini yemek yemememe yordum ve aralık ayının sert rüzgarı tenime çarpıp siyah saçlarımı bir yana savururken iliklerime kadar üşüdüm. Babamın öldüğü günden beri tam bir aydır üşüyordum zaten. Adımlarım sarsaklaşmaya başladı ve kendimi benim gibi kimsesiz bir sokakta bulduğumda kaşlarımı çattım. Kağıtta yazan adreste on yedi numaralı evi aramaya başladığımda ise sokağın bir sürü ara sokaklara sahip olduğunu farkettim. Burası çok ıssızdı ve... eski? Ne yani Sumur dünyasının yeni lideri böyle bir sokakta mı yaşıyordu? Üstelik tek başına? Gerçi Oğuz sık sık mekan değiştirdiğini söylemişti. Burasıda gözden uzak olduğu gizli sığınma yerlerinden biriydi işte. Ana caddenin sağ şeridindeki evlere baktığımda on yedi numarayı bulamamanın üzüntüsünü yaşadım ama bu kısa sürdü ve ana caddenin sol şeridine geçmek için hareketlendim. Nefeslerim hızlanmıştı ve artık kalbim dayanılmaz bir acıyla atıyordu. Tenime çarpan her bir rüzgar ellerimin titremesinden daha çok titretiyordu bedenimi. Hava kaç dereceydi bilmiyordum ama donmanın eşiğine gelmiştim. Toz zerresinin bile uçuşmadığı caddenin sol şeridine geçtim ve ilk ara sokağa saptım. Sokakların hepsi bir arabanın geçebileceği kadar genişlikteydi. Sokak lambası denen şeyden bu sokaklarda yaşayan bihaber gibiydi ve bu oldukça rahatsız ediciydi. Karşıma şu anda biri çıksa çarpabilirdim. Sokağın neredeyse sonuna diğer çıkış noktasına geldiğimde gözüm bir eve takıldı. Kötü bir kırmızı tonuna boyalı evin kapısının hemen yanına kötü bir şekilde 17 rakamı bezenmişti. Rakam ilk yazıldığında beyaz ama zamanla kirden griye dönmüş gibi görünüyordu. Evi bulmanın verdiği heyecanla adımladım ama bacaklarıma verdiğim hükmü yarıda kesen şey yüzüme yansıyan kör edici ışıktı. Karanlıktaki görünmezliğimi kör edici noktalarıma kadar aydınlatan araba farına öylece bakarken hareketsizce yolun ortasında kalmıştım. İrileşen mavi gözlerim siyah Maserati'nin sürücüsünü seçti ve direksiyonda esmer bir erkek gördüm. Elleri basamadığı kornanın üstünde öyle dururken her şey o kadar hızlı gelişti ki bu anı kaydeden bir kamera olsa daha sonrasında kesinlikle tekrar tekrar izler ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Ama daracık sokakta bile son sürat gelen arabanın son anda dururken diz kapaklarımla olan teması kemiklerimi sızlattı yorgun bedenimde daha fazla hakimiyet kuramadım ve siyah mazerati son saniye dursa da dizlerime uyguladığı basınç ile güçsüz bedenim yıkılmak için gerekli anı bulmuştu. bilincim kapanırken yere doğru düştüğümü hissettim ve soğuk sert zemin beni kucakladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE