Batrakotoksin

2400 Kelimeler
Bera, duvarın köşesinde sessizce bekliyordu. Nefesini bile duyulmaz hâle getirmişti. Sıradaki hedefini ortadan kaldırmak için doğru anı kolluyordu. Yaklaşık bir saattir gözleri o taksinin üzerindeydi. Adam, sıradan bir şoför görünümündeydi ama Bera için sadece bir dosya numarasından ibaretti. Onun hayatına dair her şeyi öğrenmişti — nerede yaşadığı, kimlerle konuştuğu, ne zaman uyuduğu... Ve şimdi, telefonuna sızdığı program sayesinde attığı her adımı biliyordu. Adam telefonda bir arkadaşıyla konuşmuştu: “Son müşteriyi bırakıyorum, sana uğrar sonra eve geçerim.” İşte o cümle, ölüm fermanıydı. Son müşterisini bıraktıktan sonra bir kafede durdu, kahve almak için arabasından indi. Bera’nın gözleri parladı. İşte bu an. Adamın rutinini konum kayıtlarından takip ediyordu; her gün aynı saatte o kafeden kahve alıyor, sonra eve gidiyordu. Telefonunun sürekli açık konumu, Bera için bir davetiyeydi. Adam kahvesini alıp arabasına döndüğünde, Bera da kendi aracına atladı. Çok yakından takip etmedi — arabanın iç kamerasına takılmak istemiyordu. Sessiz, sabırlı ve ölümcül bir gölge gibi izliyordu. Yaklaşık beş dakika sonra, ekranında adamın araç kamerası devre dışı olduğunu gösteren kod belirdi. Bera’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Arıza kaydı tamam,” diye fısıldadı. Yarın polis kayıtları incelediğinde, her şey kusursuz görünecekti. Adamın arabası, şehrin dış mahallelerine doğru ilerledi. Betonun yerini çamurlu yollar aldı. Sonunda, sokak lambalarının bile yanmadığı bir gecekondu sokağında durdu. Bera çevreyi taradı; hiçbir güvenlik kamerası yoktu. “Mükemmel,” dedi kendi kendine. Şans yine ondan yanaydı. Adam arabadan indi, birkaç dakika sonra sinyali yavaşça uzaklaştı. Bera hemen harekete geçti. Ceketinin cebinden küçük aletler çıkardı; birkaç saniye içinde aracın kapı kilidi sessizce açıldı. Koltuğun yanında, hâlâ sıcak olan kahve bardağı duruyordu. Kapağını dikkatle açtı. Cebinden küçük bir cam şişe çıkardı — batrakotoksin. Bir damlası bile kalbi saniyeler içinde durduracak kadar güçlüydü. Zehri kahveye boşaltırken gözlerini kısarak fısıldadı: “Afiyet olsun.” Telefonuna tekrar baktı; adamın sinyali geri yaklaşıyordu. Zaman daralıyordu. Kapıyı sessizce kapattı, kilitlemekle uğraşmadı. Arkasına bile bakmadan gölgelerin içine karıştı. Adam arabasına döndüğünde, sadece yorgunluk hissedecek kapısının neden kilitli olmadığını sorgulamayacaktı. Belki anahtarı çevirmeden önce bir yudum kahvesinden alacaktı. Ve o anda, her şey bitecekti. 🪶🪶🪶🪶 Bera, ücretsiz hallettiği son işin ardından bugün gelen yeni müşterisinin dosyası için yola çıkmıştı. Arabasını hedefe çok uzak bir yere park etti. Bu kez işi kişisel değildi. Sadece profesyonel bir görevdi. Hedef: Şeyma Soyer’in babası. Adam, meyhaneden sarhoş halde çıkmış, kaldırımda dengede durmaya çalışıyordu. Evine yürüyerek gidecekti. On dakika... belki de ömrünün son on dakikasıydı. Adam sendeleyerek yürümeye başladı. Bera... ya da bu geceki kimliğiyle Gece kuşu gölgelerin arasından onu takibe aldı. Sokak lambaları aralıklı yanıyor, ışıklar sarı bir sisin içinde titreşiyordu. Adamın ayak sesleri boşlukta yankılanıyor, arada bir kendi kendine homurdanıyordu. Birden durdu. Omurgasından bir ürperti geçti. Bu sıradan bir korku değildi; içgüdüydü. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmişti. Hızla arkasına döndü. Kimse yoktu. Ellerini ceketinin cebine soktu, omuzlarını kaldırdı.Alkolün sisinden biraz sıyrılmıştı artık; zihni açılmıştı. Az önceki korku onu ayıltmıştı bile. Bera daha öncesinde bunu fark etti.Adamın tetikte olduğunu anlamıştı. Arkası dönmeden hemen bir dükkanın kör noktasına kaydı. Sokak sessizdi. Bekledi.Yalnızca uzaktan bir köpek havlaması duyuluyordu. Adam yolun yukarısına, tepeye doğru yürüdü. Bera biraz uzakta kaldığı için adamı kaçırmış sağına soluna bakıyordu. Yol ikiye ayrılıyordu. Bera dudağını büktü. Bir his — belki sezgiden çok deneyimdi — hedefin fark ettiğini söylüyordu. Yine de gülümsedi. “Bir tık daha keyifli olacak,” diye mırıldandı kendi kendine. Karanlığın içinden adam belirdi.Bera’yı fark etmişti.Elinde bir bıçak vardı, gözleri bulanık ama kararlıydı. Adımlarını hızlandırdı, sonra koşarcasına ilerledi. Son iki adımı attı… Ve bıçağı, hedefinin sol omzuna saplamak üzere savuracaktı...Ama Bera çoktan dönmüştü. O an, her şey dondu. Adam, karşısındaki gözlerde, soğuk, sinsi parıltıyı yalnızca bir anlığına gördü. Sonrası — sadece karanlık. Sol kulağının içine saplanan tornavida, beynine kadar ilerlemişti. Bir inleme, yarım kalmış bir nefes... Adam, çamurlu zemine gözleri açık şekilde yığıldı. Bera başını hafif yana eğdi.Göz kenarları ince bir gülümsemeyle kırıştı. Ardından bakışlarını yerdeki bedenden elindeki telefona kaydırdı. Ekranda yeşil nokta, kırmızı noktasının tam yanında yanıp sönüyordu. Bu bir sezgi değil, bir veriydi. Ona yaklaşmakta olduğunu bilmişti — altıncı hissiyle değil, matematikle. Gözleri bir kez daha çevreyi taradı. Kimse yoktu. Tornavidayı cebine soktu, kapüşonunu başına geçirdi. Bir ara sokağa saparak sessizce kayboldu. Geriye yalnızca rüzgârda savrulan bir kahkaha yankısı kaldı — kısa, soğuk, ve ürkütücü. 🪶🪶🪶 Şeyma, odanın bir ucundan ötekine volta atıyordu. Kalbi sanki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacak gibiydi. Her adımında nefesi kesiliyor, gözleri ister istemez yatağa dönüyordu. Yatağın üstünde, pembe çarşafların arasında annesi yatıyordu.İki kolu alçıda, başı sargılarla dolu.Yüzü morluklar içinde tanınmaz hâle gelmişti.Her nefesi bir inilti, her hareketi acıyla kıvranıyordu. Annesini bu hâle getiren kişi, kendi babasıydı. Birkaç gün önce, cinnet geçirip kadını ölesiye dövmüştü. Komşular araya girmiş, polisler zorla alıp götürmüştü. Ama nasıl olduysa… birkaç saat önce serbest kaldığını öğrenmişti Şeyma. Bir anda boğazı düğümlendi. “Gelecek… annemi öldürecek. Bu kez bitirecek işi.” Polise güveni kalmamıştı. Adalet, onun gibiler için yalnızca iki günlük bir avutmaydı artık. Evin içinde yankılanan sessizlik, tıpkı bir saatli bombanın tik takları gibiydi. Saatler önce bir mesaj gelmişti ona: “Babandan kurtulmak istiyorsan, aşağıdaki IBAN’a 100 dolar gönder.” Normalde güler geçerdi. Ama o an, çaresizdi. Parayı kaybetmekten korkmuyordu artık — çünkü belki yarın, yaşamayacaktı ve harcayamadığı paranın değeri yoktu. Titreyen elleriyle IBAN’ı kopyaladı, 200 dolar gönderdi. Fazlasını.Belki bu, hayatlarının bedeliydi. Saatler geçti. Şeyma mutfağın ışığını bile yakmadan, elinde bıçakla bekliyordu.Her gıcırtı, her araba sesi, her köpek havlaması onu irkiltiyordu. Bir an kendi yansımasına baktı: solgun, göz altları mor, parmakları kütleşmişti. Yüzünde annesini kurtarmak isterken nasiplendiği babasının yumruk izleri vardı. “Katil olurum ama annem yaşar.” “Korkuyla yaşamayacağım artık.” Bekledi. Dakikalar geçti, zaman çekiştirilmiş bir ip gibi uzadı. Sonra... kapı zili çaldı. Kalbi sanki boğazına fırladı.Elleri titredi, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Zil yeniden çaldı. Bir adım attı. Sonra bir tane daha. Bıçağı daha sık kavradı. Kafasında plan netti: Açacağım. Bıçağı doğrudan boğazına saplayacağım. Tam kapı koluna uzanmıştı ki — “Şeyma, aç kızım çabuk!” Sesi tanıdı. Komşusu Derya Hanım’dı. “Derya teyze?” “Kızım benim, aç çabuk!” Bıçağı pantolonun arka kemerine sıkıştırdı, derin bir nefes alıp kapıyı araladı. “Ne oldu?” Kadın bir elini kalbine götürmüştü, yüzü bembeyazdı. “Ay kızım... baban...” “Ne olmuş babama?” diye sordu Şeyma, sesi titrek bir fısıltıydı. “Baban... sokakta...ay nefes nefes kaldım...babanı öldürmüşler.” Bir anda dünya sustu. Kelimeler, sesler, duvarlar… her şey uzaklaştı. “Ne diyorsun Derya teyze?..” “Vallahi kızım, benim oğlan arabayla geçerken görmüş. Polisi aramış. Sonra beni aradı. Babanı... öldürmüşler.” Şeyma olduğu yere çakıldı. Dizlerinin bağı çözüldü. “O mesaj... gerçekmiş.” Kendi kendine fısıldadı: “Babamdan kurtuldum mu yani?” Hangi duyguyu yaşayacağını bilemedi.Sevincin, korkunun, suçluluğun arasında kayboldu. Derya Hanım’ın sesi yankılandı: “Polis birazdan gelir kızım, ben önden haber vereyim dedim.” Şeyma başını salladı. “Tamam.” Kapıyı kapattı. Sırtını duvara dayadı. Bir iki damla yaş yanağından süzüldü, yere düştü. Bir anda içeri koştu, annesinin odasına girdi. Ona haberi verekti ama pencerenin yanından bir şey süzülüp yere düştü. Bir zarf. Eli hemen belindeki bıçağa gitti. Titreyerek yaklaştı, eğildi. Zarfın sol alt köşesinde iki harf vardı: –NB– Gözleri büyüdü. “Night Bird…” Zarfı açtı. İçinde bir not aradı, ama yalnızca 100 dolar buldu. Fazladan gönderdiği para... O an boğazı düğümlendi. Hıçkırığı bastıramadı. Kapıya koştu, dışarı çıktı. Arka bahçede durdu, etraf sessizdi. Sokak lambaları, uzaktan siren sesi… hepsi birbirine karışmıştı. “Dur...” dedi fısıltıyla.“Lütfen... ben hareket etmeyeceğim. Gitme.” Bir yanıt bekledi. Yalnızca rüzgâr esti. Ona yardım eden kişinin oralarda olup olmadığını bilemesede şansını denedi. Gözyaşlarını silip başını kaldırdı: “Teşekkür ederim. Her kimsen... Allah senden razı olsun. Söz veriyorum kimseye bahsetmeyeceğim senden. Niye yaptın bilmiyorum ama... teşekkür ederim.” Omuzları titredi. İçli, sessiz bir ağlama koptu ondan. “Annem yaşayacak artık... Zulüm görmeyeceğiz.” Bekledi ses yok. Dikleşti tam gidecekken, "Bu arada ismin çok güzel." Sonra arkasını dönüp eve koştu. Annesine sarılmak ve bu güzel haberi vermek istedi. Dışarıda, karanlığın içinde bir gölge bekliyordu. Bera, duvara sinmişti. Kızın her kelimesi kalbine işliyordu. "Bu arada ismin çok güzel." Gülümsedi. "Biliyorum." diye içinden yanıtladı kızı. Yüzü daha yumuşak bir hal aldı Bera'nın. Şeyma’nın eve girdiğinden emin olunca, şapkasını biraz daha öne çekti. Arkasına bile bakmadan, sessizce kayboldu. Sokak, yeniden karanlığa gömüldü. Ama o gece... adalet, bir kez daha... yerini bulmuştu. 🪶🪶🪶🪶 Bera şapkasını çıkardı ve derin bir nefes aldı.Kiralamış olduğu arabayı, aldığı yere geri bıraktıktan sonra doğrudan eve gitmemişti. Bu kez başka birine gelmişti. Teyzesinin oğlu... “Çağrım,” diye fısıldadı keyifle. Çağrı, elindeki telefondan yüzünü kaldırıp gelen kıza kollarını açtı. “Gece kuşum!” Bera güldü ve işaret parmağıyla “sus” işareti yapıp yanına koşturdu, sarıldı. Çağrı onun bu hayattaki tek dostuydu. Kuzenden çok bir arkadaş gibiydiler. Çağrı, 29 yaşında kumral bir adamdı. Saçları açık kahverengi ve dalgalıydı. Bera, elindeki poşeti ona uzattı. Çağrı eldivenlerini giyip poşeti aldı ve bagaja ilerledi. Poşeti bagaja attı. İçinde Bera’nın cinayet işlerken giydiği kıyafetler vardı. Şimdi üstünde siyah, sade bir eşofman vardı. Bu onun rutiniydi. Bera arabaya bindi. Çağrı da yanına, sürücü koltuğuna geçti. “Geç kalmadın mı?” “Yok, merak etme. Etraf sessiz, bakıyorum,” diyerek telefonundaki görüntüyü gösterdi. “Nektar olmasa ne yapacaksın acaba?” diye takıldı Çağrı. “Bir sen, bir Nektar zaten.” “Hallettin mi peki?” diye sordu Çağrı, bu kez ciddileşerek. “Merak etme, hallettim.” “İyi tamam. Birini zehirle öldürdün de, diğerini neyle öldürdün bakalım? Poşete bakmadım.” “Tornavida. Kulağına sokup çıkardım,” dedi Bera, yaptığı işten gurur duyar gibi anı jest ve mimikleriyle canlandırarak. Çağrı yüzünü buruşturdu. “İğrenç.” “Neyse,” dedi Bera umursamazca, “sen o tornavidalı adamın vakasını medyadan uzak tut, tamam mı?” “Merak etme, hallederim ben,” dedi Çağrı. Kendisi bir polisti. Olay yeri incelemede çalışıyordu. Night Bird Projesi’nin bir parçasıydı. Ücretsiz vakaları genelde Çağrı, Bera’ya önerirdi. Şeyma’nın babası Gürsal’ın serbest bırakılacağı haberini, adam çıkmadan önce Bera’ya o bildirmişti. Çağrı’nın gözü o adamı hiç tutmamıştı; çünkü Gürsal, iflah olmaz bir şerefsizdi. Çağrı’nın bu işteki payı basitti: Bera’nın işlediği cinayet soruşturmalarında bizzat görev alır,ekip arkadaşlarını Bera’ya ulaşamayacakları yöne yönlendirirdi. Bu, ona göre görevini kötüye kullanmak değildi. O da tıpkı Bera gibi bu işi bir hizmet olarak görüyordu. “E, nasıldı doğum günü partisi?” Bera’nın dudakları alayla kıvrıldı. “O kadar salaklar ki... ama temiz işledim. Tıpkı istediğim gibi. Yoksa taksi şoförünün işini halledemezdim.” Bir kahkaha attı. “Neyse... şu salak Hazel’in telefondan bizim ikizlerle konuştuğunu dinledim. Planı az çok anlamıştım. Güzelce hazırlandım. Tıpkı bir hanım kız gibi indim aşağı.” Çağrı da gülmeye başladı.İkisi de artık alışmıştı bu soğukkanlı düzene. “Seni o hâlde görmeyeli çok uzun zaman oldu.” Bera güldü, adamın omzuna hafifçe vurup başını koltuğa yasladı. “İşte arkadaşlarının yanında takıldım biraz. Pasta kesiminde ikizleri arkamda hissedince anladım bir şey olacağını. Onlar beni itti. Normalde kımıldamazdım ama biraz kendimi fazla role kaptırdım… pastayla birlikte atladım havuza.” Çağrı kahkaha attı, sesi arabada yankılandı. “Üşümüşsündür, hava soğuktu lan!” “Siktir et, iyi geldi,” dedi Bera ve gözlerini cama çevirip dışarıya daldı. “Boğulmuş numarası yaptım deme?” Bera, Çağrı’ya döndü ve yüzüne ciddiyetle baktı. “Yaptım tabii.” Çağrı başını iki yana sallayarak gülmeye devam etti. “Kim kurtardı peki seni?” Bera’nın gözleri bir anda dalıp gitti. Mahir’in onu sudan çıkarışı, omzundaki ceketi omzuna atışı, sonra kucağına alıp odasına kadar taşıdığı o an… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. “Hey!” dedi Çağrı, elini kızın gözlerinin önünde sallayarak. Bera irkildi, kendine geldi. “Şey ya… bir koruma işte.” “Emin misin? Daldın gittin.” “Yok, aklıma başka bir şey geldi de…” dedi Bera, sesi alçalmıştı. Çağrı omuz silkti. “Neyse, çok vaktin kalmadı senin. Açsın değil mi?” “Kurt gibi!” diye inledi kadın. Çağrı hemen arka koltuktaki poşete uzandı, içinden bir kutu çıkardı ve Bera’nın kucağına bıraktı. Bera’nın en sevdiği yemekti: tavuk kanat. “Biraz soğudu ama idare et,” dedi Çağrı. “Olsun, her hâliyle yerim bunu. İçecek var mı?” “Var,” dedi adam ve solundaki kapı bölmesinden teneke kolayı uzattı. Bera, büyük bir iştahla yemeye koyuldu. Evde doğru düzgün yemek yiyemediği zamanlarda, hep Çağrı sayesinde doyardı. “Yeni dosya var mı sende?” Bera, ağzındaki lokmayı yutmayı bekledi. Tavuk kemiklerini parmak uçlarıyla sıyırırken alçak bir sesle yanıtladı: “Var… iki acil dosya var ama ikisi de iki gün bekleyecek. Birinin eski sevgilisi, diğerinin dayısı.” Çağrı kaşlarını çattı. “Şu yeğenini istismar eden piç değil mi o?” Bera başını eğip önündeki kutudan yeni bir parça aldı. “Hıh… kız konuşmasın, ailesine anlatmasın diye tehdit ediyor. Bu sabah bir arkadaşını aradı, kızı öldürme planlarını dinledim. İki gün sonra yapacaklar işi.” Sözlerini bitirir bitirmez tavuğundan bir ısırık daha aldı. Arabayı dolduran tek ses, kemiklerin çıtırtısıydı. Çağrı derin bir nefes alıp koltuğa yaslandı, gözlerini kısıp dışarıya baktı. “Şöyle ibneleri adalete sunmamak en iyisi işte. Hapishane onlara ödül gibi anasını satayım.” “Öyle tabii…” dedi Bera, sesi yorgun ama kararlıydı. “Bir kızın hayatını mahvedecek, sonra da ekmek elden su gölden ranzasında yatacak. Yok öyle dünya.” Bera ikinci tavuk parçasına geçti. Dışarıda rüzgâr camın kenarına çarpıyor, arabanın içinde ağır bir sessizlik yankılanıyordu. “Aklında ne var?” diye sordu Çağrı, sesini alçaltarak. Bera bir süre sustu, ön koltuğun torpidosuna dizini koydu. “Valla şu anlık bir şey yok ama... fantezi uygulayamam gibi. Bu aralar faili meçhul çok dosya çıkıyor benim yüzümden. Kaza süsü vermeye çalışacağım. Gerisini Azrail’le hesaplaşsın artık.” Çağrı alnını ovuşturdu, gözleri yorgundu. “İyi... düşünmüşsün, şu Esat davası hâlâ sürüyor ha. Ben yön şaşırtmaya çalışıyorum ama yine de tedirgin olacaklar.” Bera dudaklarını büzdü, sırıtarak omzunu silkti. “Olsunlar. Bulamazlar nasılsa.” Kutuya son bir kez baktı, bir parça daha kanat alıp bitirdi. “Neyse kuzen, ben kaçayım yavaştan,” dedi.Son lokmayı yutarken poşeti arka koltuğa attı, esneyip gerindi. “Az yedin,” dedi Çağrı. “Daha evin duvarını tırmanıp çatıya çıkacağım. Çok yemeyeyim,” dedi Bera, tebessüm ederek.“Öpüyorum seni. Yarın gece ararım.” “Tamam, dikkatli ol.” “Sen de,” dedi Bera ve kapıyı sessizce kapattı. Soğuk gece havası yüzüne çarptığında derin bir nefes aldı. Sweatshirt’ünün şapkasını başına geçirdi, ellerini cebine soktu. Karanlık sokaklarda yürürken ayak sesleri kaldırımdaki su birikintilerinde yankılandı. Boğaz’ın o kendine has, tuzlu rüzgârı kulaklarına doluyor, uzaklardan geçen gemilerin sis düdüğü geceye karışıyordu. Şehrin ışıkları yavaş yavaş seyrekleşti. Bir süre sonra, Tekfur Köşkü uzaktan göründü; ışıkları, sessiz bir ihtişamla taş duvarları parlatıyordu. Sanki yüzyıllardır her sırrı biliyor ama hiç konuşmuyordu. Saat gece üçtü. Bera, evinin avlusuna vardığında sessizliğe büründü. Tek istediği; kimseyi uyandırmadan, odasına girip, birkaç saatliğine de olsa rahat bir uykuya dalmaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE