Boğaz kıyısında, akşamın altın ışıkları Tekfur Köşkü’nün mermer sütunlarına vuruyordu. Hava hafif serin ama huzurluydu. Bahçedeki dev çınarların arasına asılan beyaz tül şeritler rüzgarla dans ediyor, süs lambalarının henüz yanmamış ampulleri akşamı bekliyordu. Havuzun kenarına yerleştirilen cam fenerler, suyun yansımalarında çoktan bir masal atmosferi yaratmıştı.
Bahçede hummalı bir hazırlık vardı. Garsonlar beyaz eldivenleriyle masaları düzenliyor, gümüş tabaklar ve kristal kadehler ışıldıyordu. Servis arabalarında sıralı duran ikramlar, minik somon kanepeler, renkli makaronlar ve kristal kaselere doldurulmuş meyveler, adeta davetlileri büyülemeye hazır bekliyordu.
Saat yedi olmuştu. Misafirlerin sekizde gelmeye başlayacağı bu son bir saatlik zaman, evde telaşla heyecanın birbirine karıştığı andı.
Perihan Hanım, bahçeyi bir baştan bir başa dolaşıyor, her detayla tek tek ilgileniyordu. Beyaz ceket elbisesinin yakasını düzeltip, bir vazonun eğik duran lalesini düzeltti. “Bu masa biraz daha sağa alınsın, şu mumların boyları eşit dursun,” dedi nazik ama kararlı bir tonla. Gözü her şeyi görüyordu ...sofradan, çiçeklerin tonuna kadar.
Evin içinden gelen neşeli bir ses, bu düzenin içine modern bir karmaşa kattı.
Hazel, elinde kamerasıyla koridordan bahçeye çıktı. Üzerinde ışıltılı mini elbisesi, uzun dalgalı saçları ve dikkatlice yapılmış makyajıyla parlıyordu. Kamerasını kendine çevirip, enerjik bir tonla konuşmaya başladı:
“Merhaba arkadaşlar! Kanalıma hoş geldiniz! Bugün abimin doğum günü ve Tekfur Köşkü’nde hazırlıklar tam gaz sürüyor! Size biraz kulis arkası göstereceğim.”
Kamera dönüp bahçeyi tararken, arka planda çalışan hizmetliler utangaçça gülümsedi. Hazel, havuzun yanına yürüyüp süslemeleri gösterdi:
“Şu güzelliğe bakın ya! Mumlar, tüller, her şey mükemmel olacak. Abim tabii farkında bile değil, biz burada ne çile çekiyoruz!”
Sonra kahkahasını tutamayıp mutfağa geçti.
Mutfakta aşçılar ve yardımcılar harıl harıl çalışıyordu. Büyük tepsilerde profiteroller diziliyor, taze kesilmiş meyveler tabaklara yerleştiriliyordu.
Hazel kamerayı uzatıp, “Şefim! Bu geceki menüde neler var?” diye sordu.
Aşçı tebessüm etti. “Sürprizli başlangıçlar, deniz mahsullü risotto ve tabii ki Akın Beyin en sevdiği bitterli pasta,” dedi.
Hazel kameraya döndü, kıkırdayarak, “Yani anlayacağınız kalori hesabı bu gece iptal!” dedi.
Arka planda Perihan Hanım onu izliyordu; biraz gururla, biraz da başını iki yana sallayarak.
“Bu kızın enerjisiyle yarışamıyoruz,” diye mırıldandı yanındaki yardımcısına. “Ama ne yapalım, çağ öyle çağ…”
Köşkün pencerelerinde Boğazın ışıkları titremeye başlamıştı. Müzisyenler ekipmanlarını kuruyor, havuz başındaki hoparlörlerden hafif caz melodileri yükseliyordu.
Artık her şey neredeyse hazırdı.
🪶🪶
Saat dokuzu gösteriyordu.
Tekfur Köşkü’nün bahçesi ışık seline dönmüştü. Havuzun yüzeyinde yanan mumlar rüzgârla titriyor, Boğazın karşı yakasından geçen teknelerin ışıkları suya karışıyordu. Müzik yumuşak bir tempoda çalıyordu ...cazla pop arası bir ritim. Kahkahalar, kadeh tıngırtıları ve konuşmalar birbirine karışıyordu.
Bera, odasının büyük penceresinden bahçeyi izliyordu.
Üzerinde beyaz, ince dokulu saten bir tulum pijama vardı. Kollarını kavuşturmuş, alnını cama yaslamıştı. Aşağıdaki ışık cümbüşüne bakarken, gözlerinde hem merak hem uzak bir tedirginlik vardı. Ailenin bu kadar kalabalık, bu kadar gösterişli hâllerine hâlâ alışamamıştı. Her şey fazlaydı: ışıklar, sesler, kıyafetler… Hatta gülüşler bile.
Bahçede Hazel yine sahnenin ortasındaydı. Sanki kendisinin doğum günü partisiymiş gibi...
Elindeki kamerasını omuz hizasında tutup kalabalığın arasında dolaşıyor, sürekli konuşuyordu.
“Arkadaşlar! Şu an partideyiz ve herkes muhteşem görünüyor! Şöyle bir bakalım kimler varmış…”
Kamerayı konuklara çeviriyor, ardından hemen kendine döndürüp neşeyle gülümsüyordu.
“Şurada Akın ve arkadaşları var! Gelin bakalım gençler, bir doğum günü mesajı alalım!”
Akın, bahçenin ortasında beş kişilik arkadaş grubuyla ayakta duruyordu. İki kız, üç erkek…
Hepsi ellerinde alkolsüz kokteyllerle, rahat ve samimi bir havadaydı.
Akın’ın üzerindeki açık bej rengi gömlek, yakası hafif açıktı; kol düğmelerini çözmüş, rahat bir şıklık içindeydi.
Hazel yanlarına gelince arkadaşlarından biri şakayla el salladı:
“Kanalıma atacağım bir şeyler söyleyin!"
Akın gülerek başını iki yana salladı.
“Abartma kızım, bizi yine rezil etme kamerana,” dedi ama yüzünde istemsiz bir gülümseme vardı.
Hazel kahkaha attı, kamerayı kardeşine çevirdi:
“İşte doğum gününün yıldızı! Akın Tekfur, 22 yaşında. Ne hissediyorsun Akın?”
Akın başını eğip kadehini kaldırdı.“Şükür… huzur hissediyorum, başka da bir şey değil,” dedi sade bir sesle.
Hazel yüzünü kameraya çevirdi, “Bakın, yine ciddiyet abidesi! Neyse, partinin devamı bomba olacak,” deyip kalabalığa karıştı.
Bahçenin sol köşesi ise bambaşka bir dünyaydı.
Gençlerin enerjisinden uzakta, kristal avizelerin altındaki özel alan büyükler için hazırlanmıştı.
Koltuklar, kahverengi meşe sehpalara yerleştirilen kristal sürahiler ve ağır gümüş tabaklar…
Burada kahkahalar yerine kısık tonlu konuşmalar, politik tebessümler vardı.
Cihangir, annesi Perihan Hanımın hemen yanında oturuyordu.
Üzerinde lacivert bir takım vardı; kravatını çıkarmış, ama hâlâ son derece düzenli görünüyordu.
Etraflarında birkaç erkek, belli ki iş dünyasından tanıdıkları, fırsatı kaçırmamak için yanlarına yaklaşmıştı.
“Cihangir Bey, sizin şu yatırım projesiyle ilgili—”
“Evet evet, bir araya gelmemiz lazım, tam zamanı,” diye araya girdi bir diğeri.
Cihangir nazikçe gülümsedi, kadehini masaya bıraktı.
“Beyler,” dedi kararlı ama sakin bir tonla, “bugün kardeşimin doğum günü. Ne iş, ne proje. Bu akşam hiçbir şey konuşmayacağım. Sadece aile..."
Sözlerinde öyle bir netlik vardı ki, etrafındaki birkaç kişi kısa bir sessizlikle durdu.
Perihan Hanım oğluna yan gözle bakıp gülümsedi. “Doğru söylüyor,” dedi. “Bu evde bazen sadece bir nefes almak da lazım.”
Uzakta, bahçenin ışıkları dans ederken, Bera cama biraz daha yaklaştı.
Müziğin tınısı hafifçe odaya doldu.
Aşağıda bir dünya gülüp eğlenirken, o kendi sessizliğinde, o gösterişli hayatın dışında kalmış gibiydi.
Dalmıştı genç kız. Kim bilir neler düşünüyordu. İç çekti, pencerenin önünden ayrılıp yatağına yönelmek üzereyken kapısı çalındı.
Kaşlarını hafifçe çatarak kapıya yaklaştı, kilidi açıp başını dışarı uzattı.
Karşısındaki ikizleri görünce rahatladı; pijamalı hâliyle çekinmeden karşılarında durdu.
“Efendim?”
“Hadi aşağıya, Cihangir abi seni çağırıyor,” dedi Toprak heyecanla.
Bera bir an gözlerini iri iri açtı, sonra şüpheyle baktı.
“Emin misiniz?”
“Öf evet! Hadi çabuk,” diye atıldı Çiçek. “Pasta kesilmeden hazırlanıp gelsin dedi.”
Sonra kardeşiyle el ele tutuşup kahkahalarla merdivenlere koşuştular.
Bera kapıyı kapattı. Kalbi hızlı atıyordu.
Heyecanla dolabına yöneldi — ne giyeceğini bilmiyordu.
Eline ilk gelen beyaz elbiseyi çekip aldı.
Yumuşak dokulu, kalın askılı, diz kapağının hemen üstünde biten sade ama zarif bir elbiseydi.
Telaşla hazırlandı. Aynanın karşısında siyah saçlarını tarayıp düzgünce şekillendirdi.
Makyajını hafif tuttu: dudaklarına parlatıcı, kirpiklerine rimel, yanaklarına da sıcak kahve tonlarında biraz allık sürdü.
Kendine aynada kısa bir an baktı ...alımlı, sade ama güzeldi.
Ayakkabı olarak beyaz babetlerini giydi. Boyu zaten 1.74’tü; fazla dikkat çekmek istemiyordu.
“Umarım pasta henüz kesilmemiştir,” diye mırıldandı kendi kendine.
Sonra hızla odadan çıktı, merdivenleri indi.
Bahçenin büyük, beyaz kapısından dışarı adımını attığında ilk olarak Hazel’in bakışları ona saplandı.
Hazel’in yüzü bir an şaşkınlıkla gerildi; sonra ifadesini sertleştirip hızla yanına geldi.
Kolundan yakaladı, kulağına doğru eğilip tısladı:
“Ne işin var senin burada? Odandan çıkma demedik mi?”
Bera irkildi.
“A-ama Toprak ve Çiçek geldi... Cihangir abi seni çağırıyor dediler,” dedi titrek bir sesle.
Hazel, tiksintiyle baktı ona.
“Seni bu kadar insanın içine niye çağırsın ki? İki çocuğun lafına inanıp mı geldin? Dalga geçmişler işte! Onlar bile senden daha akıllı, ne apta—”
“Hazel, bu kim?”
Hazel’ın sözünü arkadan gelen bir erkek sesi kesti.
Uzun boylu, zayıf yapılı biriydi. Akın’ın arkadaşı Selçuk.
Siyah çerçeveli gözlükleri, belirgin elmacık kemikleriyle entelektüel bir havası vardı.
“Şey… bu mu?” dedi Hazel panikle, gözlerini etrafta gezdirdi.
O anda Akın’la göz göze geldi.
Akın'a elini kaldırmadan belli belirsiz bir hareketle “gel” işareti yaptı.
Akın, Bera’yı fark ettiği anda yüzü kasıldı.
Kadehini yavaşça masaya bıraktı, dişlerini sıktı ve kararlı adımlarla oraya yöneldi.
“Yoksa bu, üvey kardeşin mi?” diye sordu Selçuk alaycı bir gülümsemeyle.
Bakışları Bera’yı baştan aşağı süzdü.
“Hı, o…” demek zorunda kaldı Hazel, sesi çatallanarak.
Selçuk elini uzattı.
“Selçuk ben, memnun oldum. İsmin?”
Bera çekingen şekilde elini uzattı, utangaçça sıktı.
“Bera,” dedi.
“Bera…” Selçuk sırıttı. “Güzel isimmiş.”
“Selçuk.”
Akın’ın elini arkadaşının omzuna koymasıyla herkes ona döndü.
“Sonunda kardeşinle tanışma fırsatı bulduk,” diye takıldı Selçuk.
Akın, gerginliğini gizlemek istercesine zoraki bir gülümseme takındı.
Gözleri Bera’ya kaydı. Bakışında açık bir uyarı vardı.
“O pek odasından çıkmayı sevmez,” dedi soğuk bir tonda. “Sosyallik ona göre değil ama bugün çıkması beni de şaşırttı doğrusu.”
“E harika,” dedi Selçuk, neşeli bir sesle. “Hadi gel, bizim masaya geçelim o zaman.”
Akın istemese de karşı koymadı.
Hazel’le kısa bir bakışma yaşandı; ikisi de gergindi.
Bera başını eğdi, sağ eliyle sol kolunu sıvazladı.
“O-olur,” dedi kısık sesle.
Selçuk eliyle yolu işaret etti.
Bera küçük, tereddütlü adımlarla yürümeye başladı.
Arkasında Akın, biraz geriden onu izliyordu.
Akın sinirle arkasından baktı.
“Ne işi var bunun burada!” diye fısıldadı.
“İkizlerin lafına inanmış işte,” dedi Hazel dişlerinin arasından. “Cihangir abimin çağırdığını sanmış.Ben anlamıyorum bu kız nasıl yazılım falan yapabiliyor… İki gram aklı yok,” dedi Hazel hırçın bir tonda.
“Sorma,” dedi Akın. “Renk vermeyelim. Normal davran.”
“Başka çaremiz mi var,” diye hırladı Hazel. Ardından yüzüne sahte bir gülümseme takıp misafirlerin arasına karıştı.
O sırada Perihan Hanım, Bera’yı fark etti.
Oğlunun omzuna hafifçe dokundu, başıyla işaret etti.
Cihangir başını çevirip baktı.
Bera, Selçuk ve diğer gençlerin arasında duruyordu; utangaç, ama kibar bir ifadeyle bir şeylere yanıt veriyordu.
“Ben bu kızı istemiyorum demiştim,” diye fısıldadı Perihan dişlerinin arasından.
“Sakin kal,” dedi Cihangir kısa bir sesle, gözlerini oradan çekerken.
Tam o sırada, yan masadaki Suzan Hanım eğilip fısıldadı:
“Perihan, bu üvey kızın mı yoksa? Ay babasına nasıl benziyor, hemen tanıdım!”
Perihan’ın elindeki kadeh öyle sıkılmıştı ki neredeyse kırılacaktı.
Ama kendini toparlayıp gülümsedi.
“Evet, Suzan’cığım.”
“Maşallah, çok güzel. Hemen dikkat çekti. Hiç göremedik bugüne kadar, ama bak baksana ....bizimkilerle hemen kaynaşmış.”
Perihan bozuntuya vermeden başını salladı.Yan masada oturan kız kardeşiyle göz göze geldi.Onların yüzünde de hoşnutsuz bir ifade vardı.
Bir yıldır kimseye göstermedikleri kızın, böyle bir gecede sahneye çıkması… Onlara göre hiç de hoş olmamıştı.
Hazel kamerayı elinde gezdiriyor, gülücükler saçarak partinin “en neşeli” yüzü olmaya devam ediyordu.
“Evet arkadaşlar! Şu an Akın’ın doğum gününde enerjimiz tavan! Herkes çok şık, herkes çok mutlu!”Sözleri neşeliydi ama gözleri sürekli Bera’yı arıyordu kalabalığın arasında.
Bir noktada onu, gençlerin arasında, sessizce duran haliyle fark etti.
Kamerayı kapatır gibi yaptı ama aslında kaydı durdurmadı.
Bir garsonun yanından geçerken dudaklarını belli belirsiz oynattı:
“Toprak, Çiçek’i bul,” dedi alçak bir sesle.
Bir süre sonra ikizler yanına geldi.
Hazel kamerayı indirip yüzüne masum bir gülümseme yerleştirdi.
“Harika iş çıkardınız, çocuklar,” dedi, alçak ama takdir eder gibi bir tonda. “Şimdi son bir şey istiyorum. Gidin, pastanın kesileceği anda ablanızın yanına geçin… biraz eğlenelim, olur mu?”
Çiçek bir an tereddüt etti.
“Yani... şaka mı yapacağız?”
Hazel’in sesi buz gibiydi:“Evet, şaka. Ama öyle yapın ki herkes gülsün. Anladınız siz.”
Toprak hemen başını salladı, kardeşinin elini tuttu.
“Tamam,” dedi. “Anladık.”
Hazel, sırıtarak kamerayı tekrar kaldırdı ve kayda devam etti.
“Ve işte doğum günü pastamız geliyor!”
Garsonlar, üzerinde parlak mumlar yanan büyük pastayı getirirken bahçedeki müzik yavaşladı.Akın gülümseyerek öne çıktı, etrafında annesi, arkadaşları ve birkaç misafir toplandı.
Hazel hemen onların yanına yaklaşıp kamerayı doğrulttu.
“Akın Tekfur! 22 yaşında ve hâlâ mükemmel pozlar veriyor!” diye bağırdı neşeyle.
Akın annesinin yanına geçti; Perihan Hanım kadehini kaldırdı.
“Oğlum, nice yaşların olsun,” dedi gülümseyerek.
Flaşlar patladı, birkaç poz çekildi.
Ardından alkışlar arasında Akın bıçağı aldı ve pastaya kesti.
Kalabalık “İyi ki doğdun” melodisini söylerken, gülüşmeler ve cep telefonlarının kameraları havada dans ediyordu.
Bahçenin biraz gerisinde, Cihangir sessizce izliyordu.Ellerini cebine sokmuş, kalabalığın arkasında durmuştu.
Yanında Mahir vardı; gözlerini Akın’dan ayırmadan konuştu:
“Büyüdü çocuk.”
Cihangir sadece başını eğdi.
Yüzü gölgede kalmıştı ama bakışları yumuşaktı.
“Evet. Ama hala ufaklık gözümde” dedi kısık bir sesle.
O sırada Çiçek ve Toprak sessizce Bera’nın arkasına yaklaştılar.
Bera, pastanın hemen yanında Selçuk ile yan yanaydı.
Birden arkasında bir fısıltı hissetti.“Bera,” dedi Toprak, sanki bir şey gösterecekmiş gibi.
Bera dönmeye çalıştı ama o anda Toprak’ın eli sertçe kalçasına dokundu.
Bir adım öne sendeledi.
Tam o sırada Çiçek de diğer taraftan küçük bir itiş yaptı.
Bera dengesini kaybetti.
Bir anda herkesin kahkahası, alkışı sustu.
Kız, gözleri kocaman açılmış hâlde nefesini tuttu.
Tutunacak bir şey aradı.
Önünde duran şey — pastaydı.
İki eliyle refleksle pastaya sarıldı, ama büyük pasta bir anda yana devrildi.
Kremalar, çikolata parçaları, mumlar — hepsi avuçlarının arasından kaydı.
Bir anlık sessizlik.
Sonra bir çığlık.
Bera bir adım geri sendeledi, ayakları kaydı.
Çocukların biri yandan son bir itiş yaptı.
Ve Bera, ince bir çığlıkla, arkasındaki havuza düştü.
Soğuk suyun sesi yankılandı.
Herkesin yüzü donup kaldı.
Hazel’in kamerası hala kayıttaydı.
Lensin arkasından o sahne .... Bera’nın şaşkın gözleri, parçalanmış pasta, suya karışan mum alevleri.... her şey olduğu gibi kaydedildi.
Bir an sonra çığlıklar, fısıltılar, kahkahalar birbirine karıştı.
“Ne oluyor orada?”
“Birisi havuza düştü!”
"Ay!Rezalet..."
Cihangir’in bakışları, bir anda sertleşti.
Yüzündeki o sakin, soğukkanlı ifade ,fırtına öncesi bir sessizlik gibiydi.Ellerini yavaşça cebinden çıkardı, başını azıcık eğip kalabalığı taradı.
Gözleri Bera’nın düştüğü suya, ardından kızın suyun altında dalgalanan beyaz siluetine odaklandı.
Bir adım attı, suya doğru. Yanındaki Mahir, bir anda omzuna elini koydu.
“Sen dur,” dedi derin ve kararlı bir sesle.
Bir an bile tereddüt etmeden, kalabalığı iki yana itip ilerlemeye başladı.
Bahçede bir anda karmaşa koptu.
Bir genç kız, ellerini ağzına kapatarak çığlık attı:
“Boğuluyor! Hâlâ çıkmadı, baksanıza!”
Hazel’in yüzü kısa bir anlığına dondu sonra içinden sinsi bir gülüş belirdi. Kamerayı sadece Bera'ya çevirmiş yakın açıdan çekiyordu.
Sonra bir anda, korkuya bulanmış sahte bir çığlıkla o da bağırdı:
“Yardım edin!”
Gözbebekleri heyecanla büyümüş, dudaklarının kenarında ise belli belirsiz, neredeyse fark edilmez bir sarsıntı vardı.
Akın, şaşkınlıkla suyun yüzeyindeki kabarcıklara, paramparça olmuş pastaya bakıyordu.
Renkli kremalar suya karışmış, mumlar sönmüş, doğum günü müziği bir anda kesilmişti.
Selçuk öne çıktı, gömleğini çıkarırken Mahir’in suya atlayışı her şeyi susturdu.
Mahir Vefa.
Siyah takım elbisesiyle, hiçbir şey düşünmeden, tek hamlede atladı.
Su, gür bir sesle yarıldı.
Etrafındaki ışıklar bir an için dağılmış, her şey bulanık bir sessizliğe bürünmüştü.
Mahir suyun içinde hızla ilerledi; gözlerini kısmış, kararlı bir şekilde Bera’nın siluetine doğru yüzüyordu.
Bera, suyun içinde panik içindeydi.
Kolları çırpıyor, parmak uçları havaya uzanıyor ama hiçbir şeye tutunamıyordu.
Nefesi bitmişti, göz kapakları ağırlaşıyor, ciğerine dolan suyla birlikte zihninde yankılanan tek düşünce "yardım et" oluyordu.
Tam bilincini yitirecekken güçlü bir kol belini sardı.
Mahir, onu kendine çekti.
Kızın vücudu, buz gibi suyun içinde onun göğsüne yaslandı.
Bera’nın nefes almaya mecali kalmamıştı; panikle adamın boynuna sarıldı, tırnakları hafifçe tenine battı.
Birlikte yüzeye çıktıklarında kalabalığın nefesi tutuldu. Bera korku ile bacaklarını adamın beline sıkıca sardı.
“Tamam... tamam, ben buradayım,” diye fısıldadı Mahir.
Bera öksürük krizine girdi.
Göğsü inip kalkıyor, her nefesle birlikte bir damla daha gözlerinden süzülüyordu.
Suda ıslanmış saçları alnına yapışmış, rimeli yanaklarına karışmıştı.
Bir elini çekip yüzündeki suyu silmeye çalıştı ama parmakları titriyordu.
“İyi misin?” dedi Mahir, sesi bu kez yumuşak ama otoriterdi.
Bera başını kaldırmaya çalıştı ama kelimeler boğazına düğümlendi.
“B-ben... öhhööhö!”
“Tamam,” dedi Mahir, “konuşma şimdi.”
Onu kollarının arasında daha sıkı tuttu ve yavaşça havuzun kenarına doğru yüzmeye başladı.
Suyun yüzeyinde onların hareketleriyle birlikte küçük dalgalar oluşuyordu.
“Kenara tutun,” diye fısıldadı.
Bera gözlerini kapadı, korkudan başını iki yana salladı.
“Bırakma beni...” dedi kısık bir sesle. Ağlamak üzereydi.
O an sanki çocuklaşmıştı; korkunun, utancın ve çaresizliğin iç içe geçtiği bir hâl.
Daha da sıkı sarıldı Mahir’in boynuna. Adamın bir eli sırtında bir eli çıplak sol bacağının baldırındaydı.
“Bir şey olmayacak,” dedi Mahir, bu kez daha sert bir tonda. “Dediğimi yap.”
Bera, derin bir nefes alıp nihayet elini uzattı.
Titreyen parmakları mermer kenara değdi, sonra güçsüzce tutundu.
Suyun içinden çıkarken dudakları morarmış, omuzları titriyordu.
Mahir de hemen ardından çıktı.
Takım elbisesi sırılsıklam olmuştu, saçlarından su damlıyordu.
Ceketini çıkarıp yere bıraktı.
O sırada Cihangir’le göz göze geldi.Cihangir, çoktan ceketini çıkarmıştı ve ona uzattı.Aralarında tek kelime geçmedi ama bakışları her şeyi anlatıyordu.
Mahir başıyla teşekkür etti, ceketi aldı.
Bera hâlâ kenarda tutunuyordu.
Elleriyle yüzünü kapatmış, ağzından kısa, kesik nefesler çıkıyordu.
Mahir, dikkatlice önünde eğildi. Bera onun ayakkabılarına kısa bir bakış attı.
Adam bir elini kızın beline koydu, diğeriyle onu çevirdi. Sırtı Mahir'e dönüktü şimdi. Ardından dikkatle yukarı çekti kalçası üstünde oturmasını sağladı. Kızın vbacakları ala suyun içindeydi.
Mahir ceketi omuzlarına hızla bıraktı sonra kulağına eğildi,
“Önünü kapat.” dedi.
Bera başını kaldırdı, gözleri doluydu. Elleriyle ceketin iki kenarından tutmuş kapatmıştı.
Nefesi titredi, dudakları aralandı ama konuşamadı.
“Beni… götür buradan,” dedi sonunda, neredeyse bir fısıltı kadar ince bir sesle.
Mahir, hiç tereddüt etmedi.
Kollarını onun bacakları altına yerleştirdi, bir hamlede kucağına aldı.
Kızın elleri refleksle boynuna sarıldı.
Elbisesinin ıslak kumaşı tenine yapışıyor, aralarındaki ısı farkı bile hissediliyordu.
Kalabalık sessizdi artık.
Mahir, ağır ama kararlı adımlarla kalabalığı yarıp yürürken, her bakış onları izliyordu.
Perihan Hanım’ın yüzü bembeyazdı, bir elini göğsüne götürmüş, şaşkınlıkla sahneyi seyrediyordu.
Akın, mahvolmuş pastanın yanında öylece durmuştu; öfke ve utanç yüzünde birbirine karışmıştı.
Cihangir, bakışlarını hiç ayırmadan Mahir’in gidişini izliyordu.
Bu sahne, geceye damgasını vurmuştu.“Rezil olduk,” diye mırıldandı Perihan Hanım.
Ama Cihangir cevap vermedi.
Hazel, kamerayı yavaşça indirdi.Yüzündeki ifade solmuş, elleri sinirden titriyordu.
Planı ters dönmüştü... üstelik fena halde.
Bir anlığına ekrana baktı; kayıtta kalan son sahne, Mahir’in Bera’yı kucağında taşıdığı andı.
Gözleri donuklaştı.
Ne bir kahkaha atabildi, ne de nefes alabildi.
Asıl amacı kızın beyaz elbisesinin içindeki ıslak halini çekmekti. Südyen giymemişti Bera, böylece elbise içini oldukça belli etmişti. Ama o anı çekemedi çünkü Mahir her şeyin önüne geçmişti. Havuzdan çıkarırken, kucağına alırken bile kızdan en ufak frikik yakalayamamıştı. Eğer çekmiş olsaydı videosu çok izlenecekti.
Canı sıkıldı. Boştan boşa davetin içine sokmuş oldu.
Perihan, annesi ve ablasıyla durumu toparlamaya çalışıyorlar, kalabalığı havuz kenarından uzaklaştırmaya başlamışlardı.
Görevlilere hemen etrafı toparlamalarını emrettiler.
Güzel başlayan eğlence kendini sonunda buruk bir sessizliğe bıraktı.
🪶🪶
Mahir, Bera’yı kucağında tutarken evin içi sessizdi.
Koridorun mermer zemini ayakkabılarının altından su damlatıyor, her adımı yankılanıyordu.
Kızın nefesi hâlâ düzensizdi; ıslak saçları Mahir’in gömleğine yapışmış, ince parmakları adamın omzuna gevşekçe tutunmuştu.
Yüzü bembeyazdı.
Odaya girdiklerinde loş bir ışık yanıyordu.
Mahir, kapıyı omzuyla kapattı. Banyoya ilerledi ve ortasındaki geniş pufa ilerledi, Bera’yı nazikçe oraya bıraktı.
Kızın dizleri titriyordu; ıslak elbisesi soğuk tenine yapışmıştı, dudakları morarmıştı.
Bir süre nefes alıp vermeye çalıştı, sonra ellerini dizlerine koydu ama parmakları titremekten durmuyordu.
Mahir, etrafa kısa bir bakış attı.
“T… teşekkür ederim,” dedi Bera, sesi kısık ve kesikti.
Çenesi titriyordu.
“Çıkabilirsiniz.”
Mahir başını hafifçe yana eğdi.
Bakışlarında bir anlık tereddüt vardı, sonra sakin bir sesle, “Hemen sıcak suya girin Bera Hanım,” dedi.
“Ben suyu açayım.”
Küvete ilerledi, musluktan akan suyun sesi banyoda karıştı.
Mahir tıpayı taktı, sıcak suyun dolmasını beklerken bir an başını eğip derin bir nefes aldı.
Gömleği hâlâ sırılsıklamdı; kumaş, vücuduna yapışmıştı.
Omuzlarından akan su, sırtının çizgilerini belirginleştiriyordu.
Bera onu izliyordu sessizce.
Bir şey demek istiyor gibiydi ama dili dönmüyordu.
Adamın hareketleri kontrollü, ölçülüydü; hiçbir bakışı uzun sürmüyor, yüzündeki ifade tamamen ciddi kalıyordu.
“Su birazdan hazır olur,” dedi Mahir, sesi buharın içinde yankılanarak.
Arkasını döndü, kızın gözleriyle buluşmaktan kaçındı.
Bir an durdu, sonra yavaşça kapıya yöneldi.
Bera, onun adımlarını izledi.
Adam kapıdan çıkarken odada yalnız kalmış gibi hissetti; sıcak hava yeni yeni doluyordu ama içi hâlâ üşüyordu.
Mahir kapıyı kapattığında karşısında Cihangir belirdi.
Merdivenlerden yavaşça çıkıyordu, elleri cebindeydi.
Adımlarında o tanıdık ağırlık, yüzünde sessiz bir gerginlik vardı.
“Nasıl?” diye sordu Cihangir, sesi kısık ama buyurgandı.
“İyi,” dedi Mahir. “Duş alıyor.”
Cihangir başını kısa bir hareketle salladı.
“Tamam. Odama geç, duş al, üstünü giyin. Üşütme.”
Mahir, başıyla onayladı.
“Tamam”
Sonra sessizce yanından geçti, koridorda ilerleyip Cihangir’in odasına doğru yürüdü.
🪶🪶
Bera sıcak duşu aldıktan sonra bornozunu giyindi. Kemeri beline bağladıktan sonra odasına geçti. Saçlarını kurutmuştu ama uçları hafif nemliydi. Beyaz bacaklarının üstünde kalan bornozla hafifçe pencereye yaklaştı.
Eğlence kaldığı yerden devam ediyordu. Sanki az önceki rezillik unutulmuş gibi...
Pencereden uzaklaştı ve şifonyerin alt çekmecesini açtı. İçinden laptopunu çıkarıp yatağa geçti.
Ekran kilidi kızın yüzünü tanıyınca açıldı.
Bera, klasörden bir dosyaya tıkladı.
Sistem mavi ekrandan siyaha döndü ve şifre istedi. Kız şifreyi girdi. Ekran başka renklerle parlayıp yüzünü aydınlattı.
Ekranın ortasında kocaman şekilli harflerle...
NIGHT BIRD yazıyordu.
Sağ üstte bildirim kutucuğunda 2 rakamı kırmızı ile parlıyordu.
Tıkladı ve mesajı okudu.
Bir adres vardı.
Dudaklarında hafif bir tebessüm çizgisi belirdi. Ardından başka bir sistem açtı ekranda ve banka hesabına baktı.
Şeyma SOYER tarafından gönderilmişti.
“Ahh... neyi anlamıyorlar, anlamıyor. Sadece 100 dolar demiştim.” dedi sessiz ve bıkkın bir sesle. Boynunu sağa sola esnetti ve gözlerini kapadı.
Dakikalar önce yaşananlar gözünün önüne geldi. Hazel’in o sinsi gülüşünü sezmişti.
Alayla kıvrıldı dudakları, sonra bir fısıltı odanın sessizliğinde süzüldü.
“Aptallar...”