Annem bu yaşıma kadar benim ne giyeceğime karar verebilen tek merciidir. Zaten başkasını da asla giyim kuşamıma karıştırmam, kattiyetle de güvenemem. Çünkü her zaman benden daha zevkli ve modayı takip konusunda oldukça da başarılı olduğuna inandığım tek insandır kendisi. Elif bile içinde yüzdüğü bok gibi paraya rağmen ,yeri geldiğinde oldukça vasat giyinip benim gözlerimi kanatıyorken, annem her seferinde bedenime en uygun kıyafetleri mağazalardan adeta cımbızla seçiyordu. Ben ise kalem pantolonun altına parmak arası terlik giyecek kıvamdayım. Ama keşke benim için seçimler yaparken beni de yanında sürüklemeseydi.
Bugün günlerden cumartesi ve annemle birlikte eksik bulduğu dolabımı tamamlamak üzere sokaklara vurduk kendimizi. Okul bitene kadar haftada üç gün arzı endam edeceğim şirket için, daha ilk maaşımı almadan dünya kadar harcama yapmak, benim için hayatımın en büyük enayiliğiydi. İçinde rahat hissettiğim bir pantolonun ve duruşunu beğendiğim bir gömleğin birkaç farklı rengini alsam ne olurdu sanki? Ama olur mu hiç? Hale hanım haftanın her günü için farklı bir kombin yapmam gerektiği konusunda oldukça kararlıydı. Ben inatla; senin dolabından da tırtıklarım, idare ederim bir şekilde desem de; sözlerime kıymet vermedi. Nihayetinde içinde kendimi asla rahat hissetmeyeceğim onlarca parçaya neredeyse torunlarımın rızkını da bağlayıp eve dönmüştük. Aldıklarını bir hevesle babama gösterirken, benim yerime ne kadar heyecanlı olduklarını görmesem oturur bu derdime ağıt dahi yakardım. Ama ben onların bozkırda açan çiçeğiydim. Hem ana tarafının hem de baba tarafının Türkiye derecesi yapmış tek ferdi olarak bütün yatırımları kabul etme lüksüm vardı. Her ne kadar Fener'in Cengiz Ünder'e ödediği rekor transfer ücretini duyunca babaannemin; Canlı hayvana o kadar para verilmez deyişi kulaklarımda çınlasa da; kendimi Cengiz Ünder kadar kıymetli görmüyordum.
Aldığımız kıyafetleri tek tek dolabıma yerleştirirken; yenilerden yer kalmadığı için çıkarmak zorunda kaldığım kıymetlilerimi Sahra aç kurtlar gibi izliyordu. Bu endişe bile mutsuzluk kat sayımı arttırmama yeterdi.
İşlerim nihayet bittiğinde yatağıma uzanıp, telefonumdan Elif ile çekildiğimiz fotoğraflara bakmaya başladım. Gidişinin üzerinden henüz bir hafta geçmişti ama ben onu şimdiden çok özlemiştim. Figen teyze ile saat farkını dikkate alarak denk getirdiğimiz konuşmalarımızda sağlığının iyi olduğunu fakat tedavi sürecinden şimdiden çok sıkıldığını söylüyordu. Elif'in aynı ortamda uzun süre kalamayan, kıpır kıpır bir insan olduğunu bildiğim için; 15 metrekarelik izole bir odada günlerini geçirmek zorunda kalışının onu ne kadar zorladığını tahmin edebiliyordum.
Geçtiğimiz hafta boyunca şirkete üç kez, yarım gün olmak üzere gitmiş ve gittiğim bu üç günde de Metehan beyi görememiştim. Jale abla ondan aldığı talimatları sürekli bize iletiyordu fakat, onun yokluğunda yönetim katında bariz bir boş vermişlik vardı. Demir bey, Metehan beye nazaran daha serbest bir insan olduğu için işler sürekli planlandığı zamanın dışına taşıyor ve bizler sürekli programları revize etmek zorunda kalıyorduk. Demir beye göre her şey iş demek değildi. İş hayatında çalışanların serbest zamanlara da ihtiyacı vardı ve bu serbest zamanı da sağ olsun kendisi yaratmaktan geri kalmıyordu. Şöyle ki; koca ofiste kıçını dayayıp da lak lak etmediği bir tek masa bile kalmamıştı. İkisinin nasıl olup da aynı anadan babadan doğduğunu bir türlü anlayamayan yanıma diğer yanım; Sahra ile benim de aynı bokun laciverti olduğumuz gerçeğini sürekli hatırlatmaktaydı.
Geride bıraktığımız bu haftada okulda beni oldukça tedirgin eden bir dinginlik vardı. En son Barış ile girdiğim münakaşadan sonra kimse beni rahatsız etmemiş ve ne arabam ne de bursum hakkında salakça yorumlar yapmamıştı. Hafta başında bana çarpan çocuğu da sık sık görür olmuştum. Beni asla rahatsız etmeden hafif bir baş selamı veriyor ve yanımdan geçip gidiyordu. Zihnimi zorlamama rağmen onu okulda daha önce görüp görmediğimi bir türlü hatırlayamıyordum.
Yorgunluktan olsa gerek içim bir an geçmiş ve elimdeki telefon ağzımın üzerine düşmüştü. Acıyla yerimden sıçradığım anda telefonum da çalmaya başladı. Arayan numarayı tanımıyordum. Ve ekranda gördüğüm her yabancı numara garip bir şekilde gerilmeme sebep olurdu. Sanki arayan kişi beni görecekmiş gibi yatakta oturur pozisyona geçtim ve saçımı başımı düzelttim.
" Alo? "
" Azra Ardıç? "
" Evet, benim. Siz kimsiniz? "
" Ben Metehan Kurt. "
" Buyurun Metehan bey? "
" Her ne işin varsa bırakmanı ve saat tam 19:00'da şirkette olmanı istiyorum. "
" Bir sorun mu var Metehan bey? "
" Vaktim kısıtlı Azra. Şirkette rast geldiğim bir kaç gariplik için çalışanlarla tekli görüşme yapıyorum. Sana ayırabildiğim saat de en erken bu. "
" Anlıyorum efendim. Hemen çıkıyorum. Geç kalmamaya çalışacağım. "
" Tek parça halinde gelmeye çalış. "
Annemlerin köyde, 90'a merdiven dayamış iki dede varmış. Her sabah aheste aheste evlerinden çıkar ve köy meydanındaki kahvede buluşurlarmış. Akşam ezanına kadar da yerlerinden kalkmak bilmezlermiş. Birinin adı Hasan, diğerinin de Şahin imiş. Gel zaman git zaman, yıllardır hanımsız yaşayan bu iki delikanlı yine köy kahvesinde otururken, kahvenin önünden yeni dul kalmış Hacer nine geçmeye başlamış. Şahin olan Hasan'a o vakit demiş ki; "Hayırdır inşallah Hasan aga çüküm seğirdi. " O kadar uzun zaman hatunsuz kalmışlar ki Şahin aga bedenindeki bu değişikliği tanıyamamış. Şimdi benim durumuma gelecek olursak; eğer bir çüküm olsaydı mutlaka seğirirdi. Diyeceksiniz ki bu kız böyle örnekleri nereden buluyor? Efendim benim elime bu güne kadar erkek eli değmedi. Sevmem öyle cinsi latif ile olan sırnaşık muhabbetleri. İsterseniz içi adam gibi birine akmamış deyin, isterseniz de Allah bu kızı yaratırken hamuruna dişilik katmamış. Etrafımda çok sık görüyordum bir erkek selam verince yağ gibi eriyen kızları. Hallerine güler geçerdim. Ama daha demin Metehan beyi görmediğim günlerin sayısını tekmil ederken, ondan gelen bu görüşme talebi, bedenimde daha önce ne işe yaradığını bilmediğim organlarımda garip bir seğirme hissi bırakmıştı.
Telefonu kapattıktan sonra sağımı solumu çimdiklemiş ve az önce yaşadığım şeyin bir rüya olmadığına kendimi ikna etmiştim. Şimdi de kalkıp Cumartesi akşamı beni ofise çağıran patronumun niyetinin halis olduğuna babamı ikna etmem gerekiyordu. Ama önce anneme seslenip bir ön görüşme yapmam şarttı.
Annem odaya geldiğinde durumdan kısaca bahsettim. Annem durumu garip karşılasa da hemen dolabı açmış ve bugün aldığımız kıyafetlerden mesai dışı iş görüşmelerine en uygun olan parçaları çıkarmıştı. Odadan çıkarken de kırk tembih bırakmıştı, yüzünü gözünü düzelt diye. Ne varmış yüzümde gözümde diye aynaya baktığımda yastığın biyesinin sağ yanağıma boydan boya bir faça izi bıraktığını görmüştüm. Bu iz nasıl düzelirdi ki?
Yüzümü soğuk suyla yoğururcasına yıkadıktan sonra hafif bir makyaj yapmış ve babama durumu anlatma işini anneme kitledikten sonra evden çıkmıştım. Havanın kararmasına neredeyse kırk beş dakika vardı. Ben şirket sınırlarına girdiğimde de mutlaka kararmış olurdu. Akşam trafiği de canıma okumaya başlamadan gaza yüklensem hiç de fena olmayacaktı. Metehan beyin " tek parça gelmeye çalış. "deyişi kulaklarımda çınlasa da ayağımı gazdan bir türlü çekemiyordum. Neydi bu acelem?
Şirket otoparkına girdiğimde saatim buluşma saatine 15 dakikanın kaldığını gösteriyordu. Arabamdan inip asansöre doğru yürümeye başladığımda etrafıma da dikkatle göz gezdirdim. Şirkete ait servis araçlarının haricinde bir de son model bir araba vardı koskoca park alanında. Benimkisi zaten etkisiz elemandı. Asansöre binip üzerimdekileri son kez kontrol ettim. Annem giymem için koyu renk boru paça bir kot pantolon ile siyah, hafif parlak kumaştan bir gömlek seçmişti. Üzerimde ise dizlerime kadar uzanan ince kaşmir bir manto vardı. Mart ayının başındaydık ve mevsim normalleri uzun süre bu kadim şehre uğrayacak gibi durmuyordu. Omuzlarımda olan dalgalı saçlarımı da düzeltip, artık yüzümde esamesi okunmayan yastık izini kontrol ettim. Kata vardığımı haber veren sesle derin bir nefes alıp Metehan beyin ofisine doğru yürümeye başladım. Ortalık oldukça sessizdi. Tedirginlik yavaş yavaş sineme yerleşirken, kahve stantlarının oradan bir ses geldi.
" Tek parça gelmeyi başarmana sevindim. "
" Siz miydiniz? Ben de katta kimseyi göremeyince sizi yanlış anladığımı düşünmeye başlamıştım."
" Yanlış anlamak mı, neden? "
" Şey, ben gün içinde çok yorulmuştum da uyuya kalmışım. Siz arayınca da bir an gerçek mi rüya mı diye ayırt edemedim. "
" İşini şansa bırakmamak için de kalkıp geldin yani? "
" Öyle de denebilir. Ama asıl aklımı kurcalayan; personelle bire bir görüşme yapmanızı gerektiren meselenin ne oluşu? Bu endişelenmemiz gereken bir problem mi efendim? Bir personel hatası mı söz konusu? Ya da hatalı olan ben miyim? "
" Sakin ol. Çözmesi imkansız olan bir mesele değil ama bizi epey uğraştıracak. Akşam yemeği yedin mi? "
" Yemedim ama aç hissetmiyorum. Bir an önce soracaklarınızı sorsanız da fazla geç olmadan evime dönsem. "
" Ben çok açım. Hem görüşmeyi hem de yemek işini aynı anda aradan çıkarabiliriz bence. Ayrıca buradan ayrılmamıza da gerek yok. Ben iki kişilik yemek söylemiştim, birkaç dakikaya burada olur. Beklerken bir kahve almak ister misin? "
" Hayır, teşekkür ederim ama su alırım. Siz zahmet etmeyin isterseniz kahvenizi de ben getirebilirim. "
" Mesai saatleri dışında çalışanlarımı şahsi işlerim için yormam Azra. Ben kahvemi hazırlamıştım. Senin için de bir su alıp geliyorum. Lütfen odama geçip rahatına bak. "
Şimdi bu öyle dan diye söylenecek şey mi Metoş? Üzerime rahat bir şeyler giyeyim de ister misin?
" Böyle iyim efendim. Ama giderek meraklanmaya başladım. Konu tam olarak ne?"
" Peki öyleyse şöyle kendi masana geç de otur. Bundan yedi ay önce yeni staj ekibini seçtik biliyorsun. Her departmana dört öğrenci olmak üzere toplam 28 stajyer alımı yaptık. Bunların büyük çoğunluğu da sizin okuldan. Ama birkaç haftadır bilişimden sızıntı raporları alıyorum. İşin garibi sızan şeyler çok büyük değil. Sanki birisi daha büyük bir sızıntı için ön alıştırma yapıyor. Biliyorsun ya da tahmin ediyorsun diye düşünüyorum; hepiniz sıkı bir güvenlik soruşturmasından geçerek olduğunuz yerlere geldiniz. Gariptir ki hiçbir stajyerde aksi bir duruma rastlamadık. Bu durum beni oldukça düşündürüyor Azra. Zamanlama tesadüf olamaz. "
" Daha açık konuşur musunuz? Ne demek istiyorsunuz? " Bu zafiyetten içimizden birisi mi sorumlu? "
" Sen olsan ne düşünürdün? "
" Bilmiyorum ama bu çok can sıkıcı bir durum. Ben ne yapabilirim bu konu hakkında peki? Benden istediğiniz şey; sızıntının sorumlusu olmadığımı kanıtlamam mı? Bunu nasıl yapabilirim ki? "
" Sakin ol. Kimse seni bir şeyle suçlamıyor ya da senden bir kanıt beklemiyor. Senden bu kişiyi bulmamda bana yardımcı olmanı istiyorum. "
" Bu nasıl olacak peki? Sizin için casusluk mu yapacağım? "
" Çok mu bilim kurgu izliyorsun sen? "
" Hiç sevmem. "
" Peki nereden geliyor bu sıra dışı komplo teorileri? "
" Metehan bey, bir cumartesi akşamı beni ofise çağırıp yalnız görüşmek istediğinizi söylüyorsunuz ve ardından açıkladığınız gerekçe de ister istemez bu kapıya çıkıyor. Bana açıkça ne yapmam gerektiğini söyleyecek misiniz?"
Ben bir cevap beklerken, asansörden kabinin kata geldiğine dair sinyal sesi duyuldu ve saniyeler sonra açılan kapıdan bilindik bir pizzacının kuryesi göründü. Elinde iki ayrı kutu vardı. Siparişini gerçekten de iki kişilik vermişti. Ben başta Çin lokantasından çiğ balık söylemiştir korkusuyla açlığımı reddetmiştim ama şimdi durum değişmişti. Farkında olmadan sulanan ağzımı güçlükle toplayıp Metehan beyin konuşmasına fırsat vermeden tekrar söze girdim.
" En iyisi ben ellerimi yıkayayım da pizzalarımızı yerken konuşalım. "