Deren Taçlı, zifiri karanlık ve soğuk zeminde hareketsiz yatıyordu. Gözlerini açtığında etrafında sadece boşluk vardı; hiçbir ışık, hiçbir renk, hiçbir şekil yoktu. Karanlık öylesine yoğundu ki, gözleri bir noktaya odaklanmaya çalıştığında bile her şey bulanık bir boşluğa dönüşüyordu. Vücudu, zeminin sertliğiyle birleşen sarsıcı bir acı içindeydi; omuzları, sırtı ve bacakları ağrı ile yanıp sönüyordu. Her nefes alışında boğazında kuruluk hissi, ağızdan yükselen kesik kesik hırıltılara dönüşüyordu.
Artık gözyaşları kurumuştu. İçinde fırtına gibi kopan korku, bir zamanlar ardında bıraktığı çığlıklarla ifade edilecek gücü tüketmişti. Sesini yitirmiş, bağırmaktan boğazı kısılmıştı. Sadece içsel bir çırpınış vardı; bir umutsuzluk, sessiz ve derindi.
Vücudu hareket etmek istediğinde, her hamle acıyı çoğaltıyor, her kıpırdanış, zemine yayılan keskin bir soğukla birleşiyordu.
Deren, titreyen ellerini öne uzattı, etrafı yoklamaya çalıştı. Ama karanlık her şeyi emmişti; parmak uçlarına değen, soğuk ve pürüzlü bir yüzeyden başka hiçbir şey hissetmiyordu. İçgüdüsel olarak, bir çıkış, bir hareket noktası aradı; ama burada, bu boşlukta her şey aynı karanlık ve sessizlik içinde eriyip gitmişti.
Korku ve çaresizlik, ruhunun derinliklerinde sessiz ama baskıcı bir ağırlık gibi çökmüştü. Tüm bedenini saran titreme, hem soğuktan hem de bilinmeyen korkusundan kaynaklanıyordu. Deren, gözlerini karanlığa dikti; nefesleri düzensiz, kalbi hızlı ve çırpınır haldeydi. Bu sessizlik, sadece fiziksel bir boşluk değil; ruhunun içine kadar işleyen, onu yavaş yavaş kemiren bir hapis gibiydi.
Bir süre sessiz kaldı. Artık ses çıkaracak gücü yoktu; sadece nefes alıyor, içindeki korkuyu bastırmaya çalışıyordu. Karanlıkta, kendi iç dünyasıyla karşı karşıya kalmış, yalnızlığı ve çaresizliğiyle baş başa kalmıştı. Her düşünce, her an, sanki karanlığın içinde daha da büyüyordu.
Deren’in zihninde bir yandan umut kırıntıları ararken, diğer yandan umutsuzluğun ağırlığı her köşeyi dolduruyordu. Sessizlik ve karanlık, birlikte örülmüş bir labirent gibi onun etrafını çevirmişti; her nefes, her titreme, bu labirentin sınırlarını hatırlatıyor, kaçışı imkânsız kılıyordu.
Bu karanlık, sadece bir mekân değil, aynı zamanda bir duygu haline dönüşmüştü. Korku, çaresizlik ve içsel yalnızlık; birbirine karışmış, Deren’in tüm varlığını sarmıştı. Artık ağlamaktan bitkin, bağırmaktan sessizleşmiş bir bedenle, karanlığın içinde tek bir gerçek vardı: buradan çıkış yokmuş gibi hissedilen, yoğun ve sarsıcı bir yalnızlık.
Deren , karanlığın ve sessizliğin içinde tek başına kalmıştı. Gözleri kurumuş, sesi yitmiş, sadece titreyen bir nefesin ritmiyle varlığını sürdürebiliyordu. Karanlığa alışmaya çalışırken, ansızın ağır ve keskin bir metal sesi yankılandı. Açılan bir kapının sesi, soğuk taş duvarlardan zindanı gibi yankılanarak Deren’in kulaklarına ulaştı.
Korkuyla birkaç adım geri attı. Her adımda vücudundaki ağrı ve soğuk, sert zeminin acısıyla birleşiyor, onu duraksatıyordu. Metal kapının arkasından yayılan ışık, karanlığa alışmakta olan gözlerine keskin bir şekilde çarptı. Deren, acı ile gözlerini kısıp, refleks olarak kolunu gözlerine siper etti. Gözlerinde yanma, karanlıkla başa çıkamamanın verdiği bir acı ve tedirginlik vardı.
Ayak sesleri ağır, ritmik ve güçlüydü; zemini sanki her adımda titretiyor, sessizlik içinde bir gölgeyi hissettiriyordu. Adımlar yaklaştıkça, nefesini ve korkusunu bastırmaya çalıştı. Birden, karanlığın içinden bir adam göründü. Gözlerinde derin bir nefret vardı; Deren’i baştan aşağı süzüyor, yerde iki büklüm oturuşuna öfkeyle bakıyordu. O bakış, Deren’in ruhunda derin bir ürperti ve yıkım hissi uyandırdı.
Deren gözlerini ovuşturdu; karanlığa alışmaya çalıştıkça ışık bulanık görünüyordu ama gözlerindeki korku ve çaresizlik netti. Titreyen sesiyle, kelimeler neredeyse boğazında düğümlenmişti.
“Benden… ne istiyorsunuz? Ben bir şey yapmadım, yemin ederim…”
Sesi titrek, neredeyse ağlamaklı çıkıyor, her kelime acının ve çaresizliğin izdüşümü gibiydi. Selim’in yüzünde ise sadece bir öfke ve karanlık bir gülümseme belirdi.
Selim, Deren’in kolundan güçlü bir şekilde tuttu. Deren, direndi; ama yorgunluğu, acısı ve şaşkınlığı yüzünden ayağa kalkmakta zorlandı. Selim’in sert ve güçlü kavramı, onu istemese de kaldırdı. Bacakları titredi, dizleri yere takılıyor, her adımı bir savaş gibi görünüyordu.
Selim, sertçe Deren’i yürütmeye başladı. Her adımda vücudundaki acı, soğuk ve korku birleşiyor; Deren’in adeta yavaş yavaş kendini kaybetmesine yol açıyordu. Gözlerini karanlığa kısarak yürümeye çalıştı; ama Selim’in baskısı ve ayak seslerinin ritmi, onu tamamen kontrol altına almıştı. Her adımda nefesi kesiliyor, kalbi göğsünde çırpınıyordu.
Deren’in ruhu, yalnızlık ve korku ile karışmış bir duygu tufanı içindeydi. Gözlerinden yaşlar bir kez daha süzüldü, titreyen dudakları birbirine bastırdı; ama ses çıkarmaya cesaret edemedi. Selim’in nefret dolu bakışı, onun çaresizliğini daha da derinleştiriyordu.
Karanlık ve ışığın kesiştiği bu dar koridorda, Deren’in çaresizliği ve Selim’in baskısı, sessiz ama derin bir gerilimi yaratıyordu. Her adım, hem fiziksel hem ruhsal bir acının yankısı; her nefes, korkunun ve umutsuzluğun sessiz bir çığlığıydı.
Ve Deren, kolundan tutularak yürütülürken, bilinmezliğe sürükleniyor, karanlığın içinde kendi korkusunun gölgesinde kayboluyordu.
Selim, Deren’i hâlâ güçlü kavramıyla sürükleyerek malikânenin derinliklerinde ilerledi. Koridorlar uzun ve gölgeliydi; zemin taş, duvarlar kalın ve soğuktu. Her adımda Selim’in ayak sesleri sert bir ritimle yankılanıyor, Deren’in titreyen bedeninde acıyı ve korkuyu derinleştiriyordu.
Nihayet geniş bir salona geldiler. Salon, malikânenin içindeki diğer alanlardan tamamen farklıydı; yüksek tavan, geniş ve parlak taş zemin, duvarlarda gömülü spot ışıklar ile ağır ama ihtişamlı bir atmosfer yaratıyordu. Bir tarafı, geniş bir camla dışarıya açılıyordu; yeşilin ve ağaçların süzdüğü bahçe, içerideki karanlık ve gerilimle tezat oluşturuyordu. Işık camdan süzülüyor ama içeriye ulaşan parlak hüzmeler, Deren’in gözlerinde acı veren bir kontrast yaratıyordu.
Selim, Deren’i salona sürükledikten sonra, öfkeyle yere itti. Deren, dizlerinin üstüne düşerken acıyan dizlerini hissediyor, taş zeminin sertliğiyle birleşen sızıyı dişlerini sıkarak bastırmaya çalışıyordu. Önüne düşen saç tutamlarını, titreyen elleriyle kulağının arkasına itmeye çalıştı; ama nefesinin düzensizliği ve bedenindeki titreme, onu tamamen güçsüz kılmıştı.
Camın önünde, geniş ve yüksek bir platformda, malikânenin sahibi Demirhan Ateşoğlu duruyordu. Arkası Deren’e dönük, ellerini sırtında birleştirmiş, duruşu kudret ve kontrolün simgesi gibiydi. Yeşil bahçeye bakarken gözleri içten içe öfke ve nefretle yanıyordu; bakışlarının derinliğinde soğuk bir kararlılık vardı. Her nefesi, sessiz ama baskılı bir otorite yayıyordu.
Deren, hâlâ yerdeyken , Demirhan derin bir nefes aldı. Öfke, nefesinin ritmine yavaşça yerleşti. Ayaklarının ucunda duran Deren’e doğru döndü; üstten bakıyor, güçlü duruşuyla karşısındaki çaresizliği daha da belirgin kılıyordu. Gözleri, karanlık bir ormanın içine düşmüş gibi soluk ve yorgun, ama korku ve çaresizlikle dolu bir kadına odaklandı.
Deren, dizlerinin acısıyla ve dişlerini sıkarak, hafifçe titreyerek karşısında duran gölgeyi izliyordu. İçinde biriken korku, çaresizlik ve kırılganlık, nefesinin her çıkışında hafif bir hırıltı olarak yankılanıyordu. Her an, her bakış, her nefes, salonun sessizliğinde ağır ve yoğun bir gerilim yaratıyordu.
Geniş salonun ihtişamı, camın ardında görünen yeşil bahçe, Demirhan’ın kudretli ve öfkeli duruşu, Deren’in titreyen ve acıyla mücadele eden bedeni… Hepsi bir araya gelerek, görünmeyen bir kudret ve gizemli bir gerilimin sessiz ama baskılı bir ağırlığını yaratıyordu.
Sessizlik, salonu tamamen kaplamıştı. Sadece Deren’in titreyen nefesleri, dizlerinden yayılan hafif acı sesi ve Demirhan’ın derin nefesi, bu sessizliğe eşlik ediyordu. Her şey hazırdı; karşı karşıya duran bu iki insan arasında, sessiz bir fırtına, gözle görünmeyen ama hissedilen bir güçle başlamaya hazırdı.
Demirhan’ın gözleri, salonun sessizliğinde Deren’in üzerinde dolaşıyordu. Alaycı bir bakışla kadını baştan aşağı süzüyor, her hareketini, her titreyen nefesini, her çaresiz bakışını dikkatle ölçüyordu. Deren, çaresizliği ve korkusuyla başını kaldırıp, karşısındaki adama baktığında bir an irkildi. Kalbi, göz göze geldikleri ilk saniyede sanki duracak gibi oldu.
Hayatında, hiç bu kadar büyük, bu kadar kudretli bir adam görmemişti. Boyu, omuzları, kaslı ve geniş yapısı, yüzündeki keskin hatlar, çakır gözlerinin içindeki nefret ve soğukkanlı öfke… Hepsi Deren’in gözünde bir büyüklük, bir tehdit ve aynı anda korkutucu bir çekim yaratıyordu.
Demirhan, sessizliğin ağırlığıyla birkaç saniye daha Deren’e baktı. Ardından, derin ve gür sesiyle konuştu.
“Evine hoş geldin, karıcım.”
Sözler salonu doldurdu; gür ve baskın ses, Deren’in zihninde yankılandı. Korku, şaşkınlık ve çaresizlik bir anda daha yoğun bir şekilde üstüne çöküyordu. Deren, gözlerini kırpıyor, titreyen bedenini zorlukla ayakta tutmaya çalışıyordu. O an, karşısındaki adamın sadece kudretli değil, aynı zamanda tamamen kontrol sahibi olduğunu derinden hissetti.