Bölüm 1

2844 Kelimeler
--- 🩸 Bölüm 1 – Toprağa Verilen Söz GEÇMİŞ (Flashback) Rüzgâr, dağların arasında uluyan bir kurt gibi esiyordu o sabah. Gökyüzü griye bürünmüş, toprak susmuştu. Ne kuşlar ötüyordu, ne de etrafta çocuklar konuşturuyordu. İki aşiretin sınırını ayıran o eski taş köprünün ortasında, Ezdinşêr ve Ferzende aşiretleri yıllar sonra ilk kez bir araya gelmişti. Toprakta hâlâ kanın kokusu vardı. O kan, bir Ağaya Ataya aitti. Bir dedenin kanı, torununun kaderine yazılmıştı. Berzan Ağa’nın omuzları geniş, bakışları sertti. Yanında oğlu Aram, henüz yedi yaşında, babasının dizinin dibinde sessizce duruyordu. Küçük ama güçlüydü bakışları — korkmamayı babasından öğrenmişti. Sadece bir çocuktu belki ama o gün gördükleri, yıllar sonra içindeki ateşi yakacaktı. Köprünün diğer ucunda Şiyar Ağa duruyordu. Yüzündeki çizgiler öfke değil, yorgunluktandı. Yanında kundakta bir bebek — bir kız bebek— mırıldanıyordu. Bebeğin başında beyaz bir bez, üzerine ince bir tül örtülmüş. Kimse fark etmiyordu ama Şiyar’ın parmakları titriyordu; korkudan değil, utançtan. Yerde iki silah, bir hançer ve bir avuç toprak vardı. Töreye göre, kan toprağa düşmeden barış yapılmazdı. Ve bugün o barış, son umutlarıydı. Berzan Ağa ağır adımlarla köprünün ortasına ilerledi. Adımlarının sesi yankılandı, sanki her taş onun ağırlığını hissediyordu. Şiyar Ağa da yürüdü. İki lider, yılların nefretini taşıyan gözlerle birbirine baktı. Bir süre kimse konuşmadı. Rüzgâr aralarındaki sessizliği bile kesemedi. Sonra Berzan Ağa konuştu, sesi hem öfke hem sabır yüklüydü: > “Senin kanından biri, benim babamı toprağa verdi, Şiyar Ağa. Ama ben kana karşılık kan istemedim. Kan davası, toprağı doyurmaz; gittikçe kana susatır.” Şiyar’ın yüzü gerildi. Gözlerini kundaktaki bebeğe dikti. > “Ben de evlat toprağa vermek istemem, Berzan Ağa . Benim elimdeki silah değil, sözüm olsun bu defa.” Kalabalıktan mırıltılar yükseldi; yaşlılar sitem etti, gençler nefesini tuttu. Aram babasına baktı. Babasının yumruğu toprağı sıkarken, damarları belirginleşmişti. Sonra Berzan Ağa yere eğildi, bir avuç toprağı eline aldı. Toprağı, Şiyar’ın önüne serdi. > “Bu toprakta bir gün barış yeşersin diye, biz kanı burada gömelim. Eğer sözden dönersek, toprağın laneti soyumuza işlesin.” Şiyar da aynı hareketi yaptı, toprağa dokundu. Kundaktaki bebeği, Awesta’yı kucağında biraz yukarı kaldırdı. > “Bu çocuk bizim iki aşiretin kefareti olsun. Vakti geldiğinde, kan değil söz bağlayacak bu toprakları.” Köprünün ortasında, iki ağa el sıkıştı. Ellerindeki kan kuruyalı çok olmuştu, ama o dokunuş, tarihe kazındı. Berzan Ağa’nın avucundaki nasır, Şiyar’ın yeminini mühürledi. Aram, babasının elinin içindeki toprağa baktı. Küçük parmaklarını uzatıp o toprağa dokundu. Yumuşak, ama ağırdı. Bir çocuğun omuzlarında, bir soyun yükü vardı artık. Ve o gün, köprünün ortasında iki kader birleşti: Biri kundakta ağlayan Awesta, diğeri sessizce yemin eden olan bitenden bihaber Aram. O rüzgâr, yıllar sonra aynı dağlardan geçip ikisini yeniden bir araya getirecekti… Ama o zaman, kimse o barışın bir aşk kadar yakıcı olacağını bilemezdi. --- ŞİMDİ Kİ ZAMAN (GÜNÜMÜZ) Ağalığın Devri ve Gölge Altındaki Barış Sabahın ilk ışıkları köyün taşlı yollarını aydınlatıyordu. Karların çoğu erimiş, ama soğuğun kalıntısı hâlâ nefesleri buğulandırıyordu. Köy meydanı sessizdi; sadece tavukların gıgıldaması ve uzaktan bir çocuğun sesi duyuluyordu. Ama bu sessizlik, köydeki herkesin içinde tuttuğu gergin bekleyişin gölgesiyle doluydu. Berzan Ağa, konağın geniş avlusunda ağır adımlarla yürüyordu. Yılların verdiği ağırlık omuzlarında belli olsa da, gözleri hâlâ keskin ve kararları kesin bir bakışa sahipti. Yanında Aram, soğukkanlı bir şekilde yürüyordu. Bu gün, Aram için hayatındaki en büyük adımın günüydü: ağalığın devri. > “Oğlum,” dedi Berzan Ağa, derin bir nefes alarak. “Artık hüküm senin elinde bu topraklar sana emanet. Sözlerin, kanın yerini alacak. Ama unutma… bu söz, sadece senin gücünle değil, onurunla yaşar.” Aram başını eğdi, bakışlarını babasına dikti. > “Biliyorum, baba. Bu sözün ağırlığını hissediyorum. Artık kan istemiyoruz, ama barış için gerekeni yapacağım sen merak etme.” Aynı gün aşiret toplanmış ahalinin tüm aşiretin gözü önünde berzan Ağa'nın halef seçtiği oğluna ağalığı devretmişti aşiret, Aram Ağa'nın elini öpüp yeni liderlerini benimsemişlerdi --- --- Urfa'nın taşlı yollarında hafif bir sis vardı ve rüzgâr köyün yüksek tepelerinden uğuldayarak geçiyordu. Berzan Ağa, konağın avlusunda duruyordu. Yılların ağırlığı omuzlarında belirgindi; ama gözlerinde hâlâ keskin bir bakış vardı. Elinde telefonu sıkıca tutuyordu. Aram, yanında sessizce bekliyordu. Sert duruşu, disiplinli bakışları ve kararlı adımlarıyla, artık Ezdinşêr Aşireti’nin yeni ağası olduğunu tüm köyün hissetmesini sağlıyordu. Berzan Ağa bir kez daha telefonu açtı ve aradı. Bu kez konuştuğu kişi, Awesta’nın babası Şiyar Ağa’ydı. > “ŞiyarAğa,” dedi Berzan Ağa, sesi hem kararlı hem de derindi. “Söz verdiğimiz gün geldi. kızını gelin olarak göndermelisin. Davamız bitsin . Artık erteleyecek zaman yok.” Telefonun diğer ucundan Şiyar Ağa’nın sesi titriyordu, içine hem korku hem de direnç karışmıştı. > “Berzan Ağa… biliyorum, söz… ama kızım . Henüz hazır değil. Ona zaman tanımam lazım. Barışın zamanı gelmiş olabilir, ama kızımın hazır olması benim sorumluluğum.” Berzan Ağa’nın kaşları daha da çatıldı. > “Zaman tanımak, kanı durdurmak için gerekmez, Şiyar. Bu söz verildi, artık bekletilemez. Aram' da bütün aşirette hazır. Bu iş artık bitecek sana yarına kadar mühlet .” Aram, babasının sözlerini sessizce dinliyordu. Yedi yaşında babasının yanında duran küçük çocuk gözleri bir an için aklına geldi. O gün verilen söz, şimdi onun ellerindeydi. --- Berzan Ağa, oğluna yaklaştı. > “Oğlum, şimdi senin görevin başlıyor. Kanı durduracak olan sadece senin kararlılığın. Onlar ne kadar ertelemeye çalışırsa çalışsın, bu işin sonu kaçınılmaz.” Aram başını salladı. > “Bekleyeceğim. Ama zamanı geldiğinde, Ferzendeler sözün gereğini yerine getirecek. Kan artık toprağa düşmeyecek.” --- AWESTA FERZENDE Bambaşka bir şehirde, üniversite kampüsünün kalabalığında, Awesta Ferzende dersleri arasında dolaşıyordu. Kumral saçları omuzlarından süzülüyor, ela gözleri dikkatle etrafı tarıyordu. Hiçbir fikri yoktu, köyünde yıllarca bekleyen kaderinin bugün artık çok yaklaştığından. Babası ŞiyarAğa, onu telefonla aradıktan sonra rahatlayamamıştı. > “Kızım… saklanmaya devam et. Zamanı gelince sana haber vereceğim. Şimdi kimseye görünme.” Awesta iç çekti. Üniversite hayatı ve özgürlüğü bir anda ağır bir yük haline gelmişti. Ama babasının kararına karşı koyamazdı; sessizce başını salladı ve tekrar derslerine döndü. --- Ertesi gün onca arayışa rağmen şiyar ferzende Berzan Ağa'nın telefonlarını cevaplamıyor.meşgule atıyordu bu Artık sabırları taşırmış olmalı ki Akşam yaklaşırken, Aram ve adamları Ferzende Aşireti’nin konağına doğru yola çıktı --- Sabırlar Taşıyor, Konağa Baskın Köyün üzerini yoğun bir sis kaplamıştı. Ezdinşêr Aşireti’nin atlıları, dağ yollarından sessizce iniyordu. Aram atının üzerinde dik duruyordu; yüzünde sertlik, gözlerinde kararlılık vardı. Yanında, en güvenilir adamları, elleriyle dizginleri sıkıca tutuyordu. Berzan Ağa, arkasında dik duruyordu. Telefonunu birkaç kez salladı; Şiyar’ı defalarca aramıştı ama hep aynı cevap geliyordu: > “Zamanı değil… henüz hazır değil…” Yıllar boyunca beklemişti. Söz verildiği günler, aylar ve yıllar geçti. Ama Şiyar Ağa sürekli oyalıyordu. Berzan Ağa’nın sabrı artık tükenmişti. Aram, atından indi. Yanındaki adamlarıyla sessizce konağın önüne yürüdü. > “Artık yeter,” dedi derin ve soğuk bir sesle. “Söz verildi. Kan artık duracak. Eğer çıkmazlarsa, biz gireceğiz ve işi bitireceğiz.” --- 🌪️ Konağın Önünde Gerilim Ferzende konağı, eski taş duvarları ve ahşap kapılarıyla sessizce duruyordu. İçeride kimse yok gibiydi; ama gölgeler her an hareket edebilir gibiydi. Aram adamlarına işaret verdi; eller silahlarının kabzalarında, gözleri dikkatle etrafa kayıyordu. > “Kimseye zarar vermeyeceğiz,” dedi Aram. “Ama kapıyı açmazlarsa, bu işi zorla çözeceğiz. .” Atlılar, sessizce duvarların etrafını sardı. Herkes nefesini tutmuştu; bir yanlış adım her şeyi başa döndürebilirdi. --- 🔥 Baskın Başlıyor Aram derin bir nefes aldı. > “Şimdi!” Kapı önündeki adamlar rehin alındı önce Adamlar kapıya dayandı. Kapıyı kırmak için hazırlanan tahtalar tek tek parçalandı, silahlar hazırlandı. İçeride kimse görünmüyordu; Şiyar Ağa hâlâ kızını saklıyordu, ama artık oyalama taktiği işe yaramayacaktı. Kapı sertçe açıldı. Ezdinşêr aşiretinin adamları konağa girdi. Sessizlik bir anda çatışma olasılığıyla doldu; taş duvarlar, atların tırnak sesleri ve adamların sert adımlarıyla çınlıyordu. Aram ileri çıktı, gözleri her köşeyi taradı: > “Şiyar Ağa! Bizi oyaladığın yeter çık dışarı Kanı durduracak olan sözün hükmü şimdi yerine getirilecek!” İçeriden cevap yoktu. Şiyar, kızı hâlâ şehirde tutuyor, ama Aram sabrını kaybetmişti. > “Bekleme süresi bitti,” dedi Aram. “Artık zamanı geldi, istemeyen de kabul etmek zorunda!” --- Ferzende konağının taş avlusu o sabah hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Ezdinşêr aşiretinin atları duvar dibinde dizi dizi dizilmişti. Havada barut kokusu yoktu belki ama öfke kokusu vardı; yakıcı, sert ve kaçınılmaz bir öfke. Konağın büyük kapısı ardına kadar açıldığında içeriden bir uğultu yükseldi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar korkuyla dışarı taşarken, erkekler duvar dibine çekiliyor, kimse kimsenin gözünün içine bakamıyordu. Rüzgârın içinde Aram’ın sesi yankılandı. > “Şiyar Ağa nerede?” "Buradayım Bir yere kaçtığım yoxtur ne bu densizlik haddini bilmezlik baskın yaparsınız ha ağalar" Aram’ın gözleri kısılmıştı. Yanında duran babası Berzan Ağa sessizdi; ama bakışı “artık yeter” diyordu. -- Konağın taş basamaklarından iki kadın çıktı: biri Xezal, diğeri kızı Evin. Evin’in yüzü solgundu, dudakları titriyordu. Xezal ise korku ve hıncın karıştığı bir ifadeyle çevreye bakıyordu. Kadınların ardından birkaç erkek daha dışarı çıktı, kimse konuşamıyordu. Silahların namluları, nefes kadar yakındı onlara. > Aram: “Kimseye zarar vermeyeceğiz. Biz bize verilen sözün gereğini almaya geldik.” Xezal: “Ne sözü, ne gereği, Ağalar ? Kız ortada yok! Bizim evde değil!” Berzan: “Demek saklıyorsunuz ha? Bu mu sizin sözünüz, Şiyar Ağa hiç değişmemişsin bizi bu denli oyalayacağını bilseydim taa o zaman alırdım kelleni ?” Yüzündeki çizgiler yorgundu ama gözleri hâlâ diriydi şiyar Ağa'nın. Silahını yere doğrultmuştu ama parmağı tetiğin üstündeydi. > Şiyar: “Silahı indir, Berzan. Bu topraklarda barış dedik, kan değil. Kızım yok ortada. Ona zarar gelmesin diye uzak tuttum. Sözümü bozmadım, sadece zaman istedim senden .” > Berzan: “Zaman bitti! Kan sabırla durmaz, Şiyar! Onca yıl bekledik. Aram’ı başa geçirdim, geçmişin kanı temizlensin diye. Sen hâlâ kaçıyorsun!” Şiyar derin bir nefes aldı, elleri titriyordu ama sesi titremedi. O an havadaki gerilim bir anda keskinleşti. Aram, yanındaki adamlara eliyle “bekleyin” işareti yaptı ama yüzü taş gibiydi. Berzan’ın sesi yükseldi: > “Yeter! Yıllardır sustum, yuttum. Ama bugün bitti! Ya kızını verirsin, ya bu toprak bir kez daha kana bulanır!” > Şiyar (sert): “Kızımı veremem. Çünkü siz onu gelin değil, kefaret yapacaksınız. Ben bir babayım, o da benim canım Kanım !” Aram bir adım öne çıktı, silahını kaldırmadan konuştu: > “Ağa, kimsenin canına kastım yok. Ama söz namustur. O kızın şuan benim karşımda olmalıydı. Sen sözünü çiğnedin.” > Şiyar: “Ben sözümü çiğnemedim! Kızım burada değil, ne ben ne siz ulaşabilirsiniz ona!” Rüzgâr uğuldadı, sessizlik bir anlığına tüm köyü yuttu. Sonra… bir tıklama sesi duyuldu. Adamların parmakları tetikteydi. Namlular birbirine doğrultulmuştu. Bir anda Xezal’ın çığlığı duyuldu: > “Yeter be yeter! Bu neyin inadı Şiyar! Ölürsek hepimiz öleceğiz!” Şiyar arkasına döndü, karısına sert bir bakış attı. > “Sus Xezal! Bu meseleye karışma kadın işi değil!” Ama Xezal susmadı. Yıllardır içinde biriktirdiği kini o an dışarı fırladı. > “Kadın işi değilmiş! Senin yüzünden evimiz başımıza yıkılacak! O kız yok diyorsun ama ben biliyorum! Sakladığın yer belli, artık söyleyeceğim!” Konağın önündeki herkes dondu kaldı. Berzan Ağa’nın gözleri kısılmıştı. Aram başını eğdi, dudaklarının kenarı kasıldı. > Şiyar (hırıltılı bir sesle): “Xezal… ne diyorsun sen kadın sus diyorum sana ?” Xezal: “Hakikatı dile getirim Ağam ! Yıllardır gizlediğin biricik kızın… İstanbul’da! değil mi Üniversitedeymiş güya ama ben biliyorum, sen onu oraya sakladın!” Bir anda her şey birbirine karıştı. Köylüler fısıldamaya başladı, adamların silahları gerildi. Şiyar’ın yüzü kül gibi oldu, nefesi kesildi. > “Sen… sen ne yaptın Xezal…” > Berzan Ağa: “Demek buymuş oyun ha? İstanbul’da sakladın kızı? Kanı şehir ışıklarına mı gömdün Şiyar?” > Aram (sert, sakin): “Doğru mu bu, Şiyar Ağa kızını tek başına oralara kadar gönderdin ha ?” Şiyar, kelime bulamadı. Silahı elinden düştü, toprağa saplandı. > “Ben… ben sadece zaman istedim… benim kızın daha hayalleri var … istemedim böyle olsun…” Aram’ın bakışları ateş gibiydi. > “Ama böyle oldu. Şimdi artık kaçış yok.” --- 🔥 Gerilimin Koptuğu An Xezal yalandan akıttığı gözyaşlarını sildi, korku ve öfke birbirine karışmıştı. > “Benim kızım Evin bu yüzdendir hep hor görüldü! Hep o kız yüzünden! Ben artık susmam!” Evin ağlayarak annesinin koluna sarıldı, > “Ana sus nolur, yeter…” Ama Aram artık kararlılığını vermişti. > “Adamlarımı hazırlayın. Bu gece yola çıkıyoruz.” Berzan başını ağır ağır salladı. > “Söz, artık yeniden yazılacak. Kan, bu kez barışla değil, hak alınarak duracak.” Şiyar çöktü, taş basamaklara dizlerinin üstüne düştü. > “Yapmayın… Ne olur yapmayın. O kızın suçu yok… Ben ettim, ben günahkârım. O masumdur.” Aram geri döndü, son kez konuştu: > “Masumluk artık sözle korunmaz, Şiyar Ağa. Siz sözünüzü tuttunuz mu, orası meçhul… ama ben kendi sözümü tutacağım.” Ve atına binip döndü. Rüzgâr konağın avlusunda yankılanırken herkes susmuştu. Sadece Şiyar’ın sesi kaldı geriye, çatlamış ve yorgun: > “Kızım… seni koruyamadım…” O gece Ferzende konağının taş duvarları, yıllar önce susmuş olan kan davasının yeniden dirilişine tanıklık etti. Rüzgârla birlikte yalnız bir silah sesi yankılandı; kimin tetiği çektiğini kimse görmedi, ama o an herkesin içinde bir şey öldü. --- --- Awesta İstanbul’un gri sokaklarında, yağmurdan sonra ıslak kaldırım taşları güneşin solgun ışığını yansıtıyordu. Hava tam o mevsim arası gibiydi — ne kışın keskin soğuğu ne de baharın sıcak nefesi. Gökyüzü gri mavi, ağaçların dallarında yeni yeni filizlenmeye çalışan tomurcuklar… her şey sanki yeni bir başlangıç bekliyordu. Ama ben değil. Benim içimde hiçbir şey filizlenmiyordu artık. Okulun son günüydü. Üniversitenin bahçesinde her zamanki kalabalık vardı; kahkahalar, vedalaşmalar, kucaklaşmalar… Herkes gelecek planlarından bahsediyordu. Yurt dışı yüksek lisanslar, yeni iş teklifleri, nişan hazırlıkları... Bense sessizdim. Sadece dinledim. Hep öyle yaparım. Dinlerim, gülümserim, sonra uzaklaşırım. > “Awesta sen de bizimle gelsene! Mezuniyet yemeğine, son kez!” Dilan koluma girdi, sesi heyecan doluydu. “Yok,” dedim, gülümseyerek. “Yorgunum biraz. Hem babam şoför bekliyor, direkt eve geçeyim.” Dilan yüzünü buruşturdu. > “Senin baban çok korumacı, yemin ederim! Sanki hâlâ liselisin.” Keşke bilseydi… Babamın korumacılığının nedenini. O sadece bir baba değildi. Bir ağa. Bir yeminle yaşamış, bir yeminle nefes alan adam. Ve ben — o yeminin bedeliydim. Okulun kapısında siyah bir cip bekliyordu. Şoför, Yusuf, kapıyı açtı. > “Hoş geldiniz Awesta Hanım.” “Sağ ol Yusuf, nasılsın?” “İyiyim efendim, siz?” “İyiyim ben de…” dedim ama yalan söyledim. Arabaya oturdum, camı hafif araladım. Şehrin kokusu içeri doldu; egzozla karışmış taze yağmurun kokusu. Yusuf radyoyu açtı ama ben kısmasını istedim. Sessizlik bana daha iyi geliyordu. Her sessizlikte babamın sesi yankılanıyordu çünkü: > “Ne olursa olsun kızım, kim gelirse gelsin, o evden çıkmayacaksın. Onlar seni bulamayacak, ben seni koruyacağım. Söz ver bana, Awesta…” Gözlerimi kapattım. Bu sözü verdim, ama içimde hep bir suçlulukla yaşadım. Çünkü biliyordum, babam beni saklarken kendi yüreğini ateşe atıyordu. Birileri hâlâ o sözün peşindeydi. O yıllar önce edilen kan sözü, hâlâ taze bir yara gibiydi iki aşiret arasında: Ferzende ve Ezdinşêr. Şehir dışındaki sessiz bir mahallede, yüksek duvarlı evimizin önüne vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları turuncu bir ışıkla yanıyor, havada hafif bir toprak kokusu vardı. Bahçedeki limon ağacının dallarında yeni yapraklar belirmişti. İçimden “bahar geldi” dedim, ama o bahar bana uğramayacaktı. Korumalardan biri kapıyı açtı, diğeri etrafı kontrol etti. > “İçerisi temiz efendim,” dedi biri. Bu cümle bile bana yabancı değildi artık. “Temiz.” Sanki ben bir suçun ortasında yaşıyordum da evim bile kontrol edilmeden adım atamıyordum. > “Sağ olun,” dedim kısaca, içeri girdim. Evin içi sıcaktı ama sessizdi. Çok sessiz. Halıya basarken ayaklarımın sesi yankılandı. Her zaman bu sessizlikte kendimi yalnız hissetmezdim. Ama bu gece… içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Montumu askıya astım, çantamı kanepeye bıraktım. Mutfağa gidip su içtim, sonra doğruca üst kata, odama yöneldim. Her zamanki rutinim: duş al, notları toparla, biraz kitap oku, uykuya sığın. Sığınmak… evet, bu ev bir sığınaktı. Ama aynı zamanda bir hapishane. Odama girince perdeyi araladım. Bahçedeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. İçim bir nebze rahatladı. Yavaşça kazak ve pantolonumu çıkarıp duş havlusunu belime sardım Tam banyoya yönelirken bir ses duydum. İlk başta hafifti, sanki bir rüzgâr perdelere çarpıyordu. Ama sonra tekrar geldi. Bir “tıkk” sesi — metalin zemine değdiği o keskin ses. Donakaldım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Duvar saatinin tik takları bile o an kulaklarımda patlıyordu. “Biri mi geldi?” diye mırıldandım, ama sonra kendi sesimden korktum. Adımlarımı yavaşlattım. Odanın loş köşesine doğru baktım. Işık tam düşmüyordu oraya, ama karanlıkta bir gölge kıpırdadı. Bütün vücudum kasıldı. Boğazımdan nefes bile çıkmadı. Bir adım geri attım, sonra bir tane daha… Ama o gölge hareket etti. Karanlığın içinden bir silüet belirdi Uzun boylu, Keskin yüz hatları yapılı vücudu, … gözleri gölgede ama keskin, soğuk, kararlı. Bir yabancıydı — ama garip bir şekilde tanıdık. Sanki yıllardır rüyalarımda görüp uyanınca hatırlayamadığım o yüz gibi. > “Sen…” dedim fısıltıyla, sesim neredeyse duyulmadı. “Nihayet,” dedi o, alçak ve tok bir sesle. “Gelebildin , Ferzende” Dizlerim titredi. Kalbim kaburgalarımı delip çıkacak gibiydi. > “Ne istiyorsun?” dedim, kelimeleri zorla çıkararak. O bir adım daha yaklaştı. Her adımında içimde bir şey koptu. Karanlığın içinden gelen bir kader gibiydi bu. > “Yıllardır saklandın. Ama kan, gölgede bile kokar.” O an ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Bir anda boğazım düğümlendi, ciğerlerimden nefes çıkmadı. Geriye bir adım attım, ayağım halının kenarına takıldı, dengemi kaybettim. Ve çığlık attım. Tüm İstanbul o çığlığı duymuş gibi geldi bana. Odanın duvarları yankılandı. Camlar titredi. Ve karanlık, üzerime çöktü.... ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE