Aram’ın parmakları bileğimdeydi hâlâ. Teni sıcaktı, nefesi sertti. Gözlerim onun gri gözlerine takılı kalmıştı, ama o bakışlarda bir yabancılıktan çok öfke vardı — beni baştan aşağı süzen, sorgulayan, yakan bir öfke. “Ne işin var burada?” dedi. Sesi kalın, tok, boğuk bir yankı gibi dağlarda çınladı. “Kimden kaçıyorsun böyle, deli danalar gibi?” Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Elimi bileğimden kurtarmaya çalıştım ama tutuşu sertti. “Ben— ben sadece annemin mezarına gitmiştim…” dedim nefes nefese. “Yalan söyleme.” Sesi o kadar keskin çıktı ki, içim titredi. “Yalan söyleme bana, ferzende. Gözlerin başka bir şey anlatıyor.” Kelimeler ağzımda düğümlendi. Ne diyebilirdim ki? Bir yandan hâlâ İlyas’ın kokusu burnumdaydı, bir yandan Aram’ın parmaklarının öfke dolu bakışları içime iş

