BÖLÜM 2
Nihayet uçağın tekerlekleri herkesin beklediği gibi yere değmiş ve kısa süre içerisinde kapılar açıldıktan hemen sonra Zeynep ve Baran, birbirlerini bir daha asla görmeyeceklerinden emin oldukları geleceklerine adımlarını atmışlardı.
Zeynep, uçağın merdivenlerinden inerken simsiyah paltosunun altına gizlenmiş sırta bakarken nereden geldiklerini bile anlayamadığı bir sürü takım elbiseli iri yarı adamlar tarafından görüşü engellendi. Yine içine düşen meraka engel olamadan kendi kendine mırıldandı.
“Kimmiş bu adam, ya?”
“Taktın adama, ya.” Selim kendisiyle konuşana kadar sesli düşündüğünün farkına varamadı Zeynep. “Dedim ya sana, Eda’nın kocasının abisiymiş diye.”
“Onu anladım da, benim anlayamadığım neden böyle korumalarla gezdiği?” Uçaktaki sinirli halinden eser kalmamıştı. Bu adamın kafasını böyle meşgul etmesinden yorgun çıkmıştı sesi.
“Bilmiyorum orasını. Ancak bana tekin bir adammış gibi gözükmedi.” Diye yanıtladı Selim valizlerini alıp otoparktaki arabalarına doğru yol alırlarken. “Senin ona bu kadar kafayı takmandan da hoşlandığımı söyleyemeyeceğim, sarı. O senin sürekli uzak durmaya çalıştığın tehlikeden başka bir şey değil.”
“Saçmalama, Selim.” Diye yanıtladı Zeynep. Selim’in uzun adımlarına yetişebilmek adına her zamanki gibi hızlı hızlı yürümekten nefes nefese kalmıştı. “Kafayı falan taktığım yok. Benimki sadece merak. Hem gördüğün gibi çekti gitti adam, bir daha nerede göreceğim ki onu?”
Selim, Zeynep’in haklı olduğunu düşündü. Zeynep’in bir daha o mafya kılıklı adamı göreceğini sanmıyordu sanmamasına ama yine de kuzeni için endişelenmeden edemiyordu. Zeynep bugünkü hanım hanımcık haline bürünebilmek için çok çaba sarf etmişti. İçinde bir yerlerde tehlikeye ve belaya yatkın bir gen vardı. Onu susturup sağ salim üniversitenin sonuna gelmişti ve Selim bunun hiç de kolay olmadığının en yakın tanığıydı. Onun tek istediği Zeynep’in biran evvel Hukuk Fakültesinden diplomasını alıp hedeflediği gibi Boşanma Avukatı olmasıydı. Kuzenini bir daha çocukluklarında olduğu gibi yaralı görmek istemeyen Selim, ister istemez onun adına korkuyordu işte!
Malatya’ya yapılan yolculuğun üzerinden tam altı ay geçmişti. Bu altı ayda Zeynep ve Selim üniversiteden mezun olmuşlar, hatta kendilerine iş bile bulmuşlardı. Zeynep bugün amcasının bulduğu bir avukatlık bürosunda staj yapmaya başlayacaktı, Selim ise babasının yardımları ile açtığı ofisinde ortağı Taner ile birlikte program yapımcılığına soyunmuştu.
Zeynep, heyecandan gece boyunca uyuyamamıştı. Sabaha karşı daldığı uykudan gece yatmadan önce kurduğu alarm sayesinde sabah erkenden uyanmış ve hazırlandıktan sonra zorlu bir süreç olan Selim’i uyandırma operasyonunu gerçekleştirmişti.
Selim’in işi oldukça rahattı. Sonuçta kendi işinin patronuydu. Erken kalkmasına gerek yoktu ama geceden Zeynep’i ilk iş gününde iş yerine bırakacağına söz verdiği için uyanmak zorunda kalmıştı.
Selim’i o yataktan Zeynep’ten başkası kaldıramazdı zaten. Zeynep, Selim’in kıymetlisiydi. Selim ölesiye düşkündü Zeynep’e. Çünkü onun ne kadar yaralı olduğunu, kabuk bağlayan yaralarının asla iyileşmediğini iyi biliyordu, Selim ve bu yüzden hiç kıyamıyordu kuzenine.
Yıllar önce; üniversiteye başladıkları sene Selim, annesi ve babası yüzünden Zeynep evden ayrıldığında dayanamamış, ailesini karşısına almayı göze alarak genç kızın peşinden gitmişti. Çünkü Zeynep’i asla yalnız bırakmayacağına, daha küçücük çocuklarken söz vermişti. Üstelik kendisinin de her daim Zeynep’e ve onun dostluğuna ihtiyacı vardı. Bu yüzden arkasına bakmadan Zeynep ile birlikte bir eve çıkmışlardı ve o günden beri de o evde birlikte yaşıyorlardı.
“Bükme dudağını hemen. Kalktım işte!” dedi Selim yatağının kenarında oturan kuzenine.
“Biran uyanmayacaksın sandım.” Dedi Zeynep, hala bükük duran dudakları ile.
“Gece çok geç yattım, sarı.”
“Ama bana söz verdin.” Deyince Selim dayanamayarak kalktı. Hep böyle oluyordu zaten. Zeynep bir kez dudak büküyor, Selim hemen o ne isterse yaparken buluyordu kendini. Zeynep’in ağladığını o kadar çok görmüştü ki onun kendisi yüzünden ağlamasındansa istemediği şeyleri bile yapmaya hemen razı oluyordu.
“Hemen hazırlanırım, merak etme.” Dedi Selim üzerindeki pijamayı çıkarırken. Zeynep çoktan yataktan kalkmış kuzenini çıplak görmemek için odanın kapısına yönelmişti bile. “Babamın aldığı arabayı kabul etmedin, belki artık kendi maaşınla alırsın artık.”
Zeynep arkasından seslenen kuzenini duyduğunda arkasını dönmeden onu yanıtladı. “Canım benim, bilmem farkında mısın? İşe başlamıyorum, staja başlıyorum. Yani evin masraflarında bile sana yardımcı olmaya başlayamayacağım henüz. Söyler misin bana, nasıl araba alacağım?”
Selim üzerine geçirdiği mavi kazağı ve aynı tonlardaki kot pantolonu ile odadan dışarı çıktı hemen. “Birincisi, evin masraflarında bana yardımcı olmana gerek yok, bunu sana daha önce en az milyon kere söyledim. İkincisi, babamın sana verdiği arabayı kabul edebilirdin. Bu kadar gururlu olmana gerek yok. Sonuçta o senin amcan.” Dedi sesinin ne kadar sert çıktığını fark etmeden.
“Lütfen, Selim. Bugün benim için çok özel bir gün. Ve ben bugünü eski defterleri deşerek rezil etmek istemiyorum. Sen ne dersen de, ben senin sırtından geçinemem. Amcama gelirsek, o bana bir kez sırtını döndü. İkimizin yaptığı hatayı tek başıma ödetti bana. o senin amcan diyorsun ya, evet, haklısın. O benim amcam. Seninse baban. Bunu bana beş sene önce kendisi öğretti.”
“Zeynep.” Diyerek Selim tam itiraz edecekken kuzeni elini kaldırarak susturdu onu.
“Lütfen, Selim. Değiştiremeyeceğimiz şeyler hakkında tartışmayalım. En azından bunu bugün yapmayalım, olur mu?”
“Tamam.” Selim pes ederek geri çekildi. Zeynep, yaralıydı, ürkekti ama fena inatçıydı. Onunla laf dalaşına girilmezdi. Hem de aile konusunda asla Selim haklı çıkamazdı, çünkü Zeynep’in sonuna kadar haklı olduğunu biliyordu. Ancak yine de bazen esnek davranması gerektiğini düşünüyordu. Ancak bu konuda da fikir ayrılığına düşüyorlardı her zaman. Yapacak bir şey yoktu, en azından şimdilik.
Selim ve Zeynep daha fazla birbirlerini üzmemek ve de Zeynep’in ilk günden işe geç kalmaması için tartışmayı sonlandırıp kahvaltılarını yaptılar ve vakit kaybetmeden evden çıkıp yola koyuldular.
Zeynep yeni iş yerine geldiklerinde Selim ile vedalaştıktan sonra bir süre başını kaldırıp önünde durduğu plazaya baktı. Dışardan oldukça gösterişli duran binanın içerisinin nasıl olduğunu merak etmeden duramadı. Asıl merak ettiğiyse iş hayatına attığı bu ilk adımla hayatın kendine getirecekleriydi.
Zeynep, heyecandan kalbi delicesine atarken ve elleri terlerken binanın içine girip avukatlık bürosunun bulunduğu kata çıkmak için asansöre bindi. Kalabalık asansör ineceği kata geldiğinde yıllardır beklediği gün geldiği için heyecanı tavan yapmıştı. Öyle çok istiyordu ki, babası gibi güçlü bir avukat olmayı. Onun gibi olamayacağını biliyordu aslında, Zeynep babası kadar ne güçlüydü ne de zeki. Ama onun için babasının yarısı kadar bile başarılı olması yeterli olacaktı. Hem dilbazlığı hem de inadıyla bunu başarabileceğini düşünmeye izin veriyordu kendi kendine.
“Hoş geldiniz.” Diyerek kendisini karşılayan esmer genç kızın sekreter olduğunu tahmin etti.
“Hoş bulduk.” Diye yanıtlarken, aynen karşısındaki kız gibi nazikçe gülümsemeyi de ihmal etmedi. “Ben Zeynep Yıldırım. Bugün staja başlayacağım.”
“Haberim var, Zeynep Hanım. Hakan Bey de sizi bekliyordu zaten.” Dedi ve Zeynep’e Hakan Bey’in odasının kapısını açarak Zeynep’in stajyerlik serüvenini başlatmış oldu.
Sonrasındaki günler Avukat Hakan Sessiz’in içten tavrı sayesinde Zeynep için çok kolay geçmeye başlamıştı. Hakan, Zeynep’ten on yaş büyüktü ama buna rağmen babacan tavırlar sergilemişti Zeynep’e karşı, çünkü kendisine emanet edilmişti Zeynep, amcası Hikmet tarafından.
Hakan, Zeynep’e daha önceki stajyerlerine göstermediği özeni gösteriyor, her davada yanında olmasını sağlıyor, her müşteri görüşmesinde kendisine eşlik etmesine izin veriyordu. Daha ilk günden fark etmişti, Hakan Zeynep’teki cevheri. Zeynep’in en büyük silahı çenesiydi, Hakan’a göre. Genç kızın tatlı dili bazen öyle sivrileşiyordu ki keskin zekası da buna dahil olduğunda o göz kamaştıran güzelliğinin önüne geçebiliyordu. Ki Zeynep kadar güzel kadınlar için bu oldukça zor bir işti.
Hakan’ın tek rahatsızlığı da buydu zaten. Zeynep’in dikkat çeken güzelliği. Kendisine göre hava hoştu, Zeynep’e kardeş gözüyle bakıyordu. Onun güzelliği gözüne ziyafetten başka bir şey anlam ifade etmezdi, bulundukları her ortamda ona yiyecekmiş gibi bakan herifler olmasaydı. En zengin, en seçkin müşterileri bile Zeynep’ten gözlerini alamıyordu, bu da Hakan’ın canını sıkıyordu.
Bugün yapacakları görüşmeye birlikte gitmek istemeyişi de bu yüzdendi. Bugün davasını alacağı adam belalı adamın tekiydi. Adam yeraltı dünyasında çalışıyordu, kendisi de tam olarak adamı tanımıyordu zaten. Bu işi almaya resmen mecbur bırakılmıştı Hakan. Ancak asistanı rahatsızlandığı için Zeynep’i yanında götürmeye de mecbur kalmıştı.
Müşterisi ile buluşmak için geldikleri restoranın girişindeki korumalar tarafından üzerleri ve çantaları aranırken Zeynep bu kadar korunan adamın kim olduğunu merak etti.
“Hakan Bey, kim bu adam ve neden bu kadar korunuyor?” diye sordu yanındaki korumalara aldırmadan. “Üstelik bu kadar korunan bir adam ne suç işlemiş olabilir ki?”
“Kim olduğunu hep birlikte öğreneceğiz.” Diye yanıtladı Hakan, genç kızın sorusunu. “Üstelik şunu unutma, bir adam bu kadar korunuyorsa mutlaka düşmanları var demektir ve düşmanları olan adamın mutlaka bir suçu var demektir.”
“Haklısınız.” Dedi Zeynep iki aydan fazladır yanında çalıştığı ve abi gibi benimsediği Hakan Bey’in düşüncelerine sorgusuz sualsiz inanıyordu, çünkü onun nasıl deneyimli bir insan olduğunu kısa zamanda kendi gözleriyle görmüştü. Bir insanın yüzüne bakar bakmaz notunu veriyordu Hakan ve Zeynep de kısa sürede onun gibi olabilmek için sürekli gözlemde bulunuyordu.
Zeynep, Hakan Bey’in hemen arkasından büyük toplantı salonuna girdiğinde etrafını süzmeden edemedi. Çünkü toplantı salonundaki mobilyalar ihtişamlı ve bir o kadar da abartılıydı ki insanın bakası geliyordu. Kesin görmemişin teki diye düşündü Zeynep, savunacakları adam için. Sonunda gözlerini mobilyalardan ayırmayı başarıp müşterilerini gözüyle görmek için kafasını çevirdiğinde olduğu yerde kalakaldı.
©
“Abi, sıkma canını.” Diyen Kurtuluş’un sesiyle Baran, bakışlarını ofisinin büyük pencerelerinden gözüken manzaradan çekti. “Nasılsa hallederiz bir şekilde?”
“Doğru diyorsun.” Hallederdi Baran, her bir sorunun üstesinden itinayla gelirdi. Ancak artık yorgundu durduk yere çıkan sıkıntılarla uğraşmaktan. Şimdi halletmesi gereken sorun da onlardan biriydi.
Yıllardır, İstanbul’a patronu Metin ile birlikte adım attıklarından beri illegal kumarhane işletiyordu Baran. Üstelik o zamanlar bir tane olan kumarhaneleri şimdilerde sayısızdı. Bugün yaşadığı sorun ilk değildi. Sonuçta adı üstünde illegaldi kumarhaneleri. Şikayet üzerine baskın yemişti kumarhane, müşterileri de çalışanları da tutuklanmıştı. Tabi hepsi yirmi dört saat dolmadan salınmışlardı ancak işletmeci olan Baran için durum bu kadar basit değildi. Kurtuluş’a kalsa kendisi yerine bir başkasını öne sürebilirlerdi ancak Baran asla geri adım atmazdı. Kendisi yerine masum bir insanı asla öne süremezdi. Zaten çok büyük bir ceza almayacağı da kesindi. Para cezasıyla kurtulacaktı, tabi işinin ehli bir avukat sayesinde.
İşinin ehli olan bir avukatı da bulmuştu. Yarım saat sonra onunla bir görüşmeleri vardı. Adamın işi alacağından da emindi. Baran’ın canını sıkan bunlar değildi. Onun canını sıkan kumarhanenin baskın yemesiydi, bunu düşmanlarından birinin yapmış olduğunu bilmesiydi. Biri ihbar etmese o kadar para yedirdiği komiser baskın yapmaya cesaret edemezdi.
Ne yapıp ne edip kendine ait mekanı şikayet etmeye cesaret edenin kim olacağını bulacağına dair kendi kendine söz verdiği sırada Kurtuluş’un yüzünden birkez daha düşünceleri bölündü.
“Avukat geldi, abi.”
“Tamam.” Dedi yerinden kalkmadan. “Toplantı salonuna al, geliyorum.”
Baran’ın her şeyden canı sıkılıyordu artık. Öylesine eksik hissediyordu ki artık hiçbir şey yapmak gelmiyordu içinden. Şimdi bu sıkıcı görüşmeyi yapmak için toplantı odasına giderken ayaklarının geri geri gitmek istemesi de sırf bu yüzdendi.
Geri geri gitmek isteyen adımlar toplantı odasına girdiği anda oldukları yerde çivi çakılmışçasına durdular bir anda. Baran gözlerine inanamıyordu gördüğü kişi yüzünden. Kendisine arkasına dönük olmasına rağmen düğünde gördüğü sakar kızı tanımıştı. Ondaki saçlar ne unutulacak cinstendi ne de başka birinde de bulunabilecek cinstendi.
“Baran Bey?” Soru nidasıyla söylenmiş ismini duyduğunda farkında olmadan tuttuğu nefesini bıraktı ve tam o anda kendisine dönen kızdan yükselen koku genzine dolarak yaktı kavurdu Baran’ı. Bu öyle bir yanıştı ki az kalsın sesli bir şekilde küfürler savuracaktı Baran, az kalsın…
Aynı saniyelerde Zeynep de patronunun seslenişiyle olduğu yerde dönmüş ve genç adamı görmüş gördüğüne de inanamamıştı. Nasıl bir kaderdi bu böyle de bu adamla karşılaşıp duruyorlardı? Neyse ki bu kez çarpışmadık diye içinden geçirdiği sırada isminin Baran olduğunu öğrendiği adam patronuyla tokalaştıktan hemen sonra kendisine elini uzattı.
Zeynep kendisine uzatılan ele elini bırakırken kendinde değildi. Baran’ın da kendinde olduğu ve bu tesadüfü nasıl yorumlayacağını bildiği söylenemezdi belki, ama Zeynep’ten iyi durumda olduğu kesindi.
“Siz de hoş geldiniz, hanımefendi. Ben Baran Karahan.”
Demek birbirimizi tanımıyormuşuz gibi yapacağız, öyle mi? diye sordu içinden ama resmen hiç tanışmadıklarını fark edince o an, lafını geri yuttu. Kendi küçük eli genç adamın elinin içinde kaybolurken Zeynep’in kalbi akışken bir hal almışken ismini bile zar zor söyledi. “Ben de Zeynep Yıldırım.”
“Hakan Bey’in asistanı mısınız?” diye sordu Baran, Zeynep herhangi bir sıfat belirtmeyince. Oysa ne çok ihtiyacı vardı Baran’ın, bu kızla bu adamın arasındaki ilişkinin boyutunu bilmeye. Bunu soramayacağı için tercih etmişti bu soruyu zaten.
“Hayır. Zeynep Hanım stajyer avukatımız.” Baran zor da olsa bakışlarını bu yanıtı veren Hakan’a çevirdi. Verdiği yanıtla savunmacı tavrını ortaya koymuş ve bu nedendir bilinmez Baran’ın canını sıkmıştı.
“Her neyse.” Diyerek oturmaları için masayı gösterdiğinde Zeynep’i nasıl kırdığını bilemezdi tabi. Baran’ın ‘her neyse’ diyerek mesleğini mi kendini mi aşağıladığını bilemeyen Zeynep için her iki türlü de durum kırıcı olmuştu. Çünkü Zeynep biliyordu, bu hale gelebilmek için ne kadar mücadele verdiğini, o diplomayı alabilmek için ne kadar çok çalıştığını. Bu yüzden de zoruna gitmişti ‘her neyse’ diye bir yanıt almak.
Yapacak bir şeyi olmadığından beyleri takip ederek masaya doğru yürüdü. Masanın başına Baran, onun sol tarafına da Hakan oturunca Zeynep anlık bir ikileme düştü. Baran’ın sağındaki koltuğa oturması gerekirdi, ancak Baran’a az önceki aşağılamasından ötürü kızgın olduğu için masanın etrafında dolanarak patronunun yanına oturmayı tercih etti.
Baran, iyice emin olmuştu Zeynep’in bu hareketiyle; karşısındaki ikilinin arasında yakın bir ilişki olduğundan. Emin olamadığı ve anlamlandıramadığı bu durumun onu neden rahatsız ettiğiydi, daha da öte Baran çok sinirlenmişti.
“Evet. Hiç vaktim yok. O yüzden direk konuya girelim.” Diyerek Baran konuşmayı başlattı. Bir saatlik süren toplantıda Baran istediğini almıştı. Hakan, hayatında ilk kez masum olmayan tarafı savunacaktı. Üstelik ilk defa bu kadar karanlık işlerle uğraşan bir müvekkili olacaktı. Ancak yenme hırsı Hakan’ı kamçıladı ve tatsızlık çıkmamasını da istediği için yeneceğinden emin olduğu davayı kabul etti.
Tüm bu süre boyunca Zeynep sessiz kalmış ve ikilinin konuşmalarını dinlemişti. Ara ara Baran ile göz göze geldiğinde gözlerini kaçırmak zorunda hissetmişti kendisini. Çünkü artık Baran’ın tahmin ettiğinden daha fazla karanlığa sahip olduğunu biliyordu. Tehlike adamın göbek adıydı resmen ve bu Zeynep’i korkutmuştu. Aslında korktuğu tehlike değil, adamın ta kendisiydi. Çünkü kendisine öyle bir bakıyordu ki içini görebiliyor, ne düşündüğünü hissedebiliyor gibiydi. Gözlerinde bir mıknatıs vardı ve zıt kutbu olan Zeynep’i kendine doğru çekiyordu sanki.
Nihayet toplantı sona erdiğinde Baran ayağa kalkarak tekrar vaktinin olmadığını anımsattı karşısındaki ikiliye. Biran evvel şu yeşil gözlerden kopmak istiyordu Baran. Aslında içindeki ses onu tut ve bir daha asla bırakma diye avazı çıktığı kadar bağırıyor olsa da Baran o sesi dinleyemeceğini biliyordu.
Genç kızın patronu ile arasında herhangi bir ilişki olmamasına rağmen bu kızın kendisine asla ilgi duymayacağını biliyordu. Baran, siyahtı; Zeynep, beyaz. Baran, karanlıktı; Zeynep, aydınlık. Zeynep, Baran’ın hayatını aydınlatmak için epey geç kalmıştı. Ancak Baran’ın Zeynep’in hayatını karartması beş dakikasına bakardı sadece. Bunu bilen Baran, biran evvel yalnız hayatına geri dönmek için çırpınıyordu. Işık gibi parlayan kız, kendisine böyle bakarken bunu yapmak çok zor olsa da…
“Mahkeme günü belirlendikten hemen sonra sizi haberdar ederim.” Dedi Hakan ve elini karşısında bütün heybeti ile duran mafya kılıklı adama uzattı. “İyi günler.”
“İyi günler.” Diye mırıldandı Baran. Sıra Zeynep ile tokalaşmaya geldiğinde genç kızın ağzı kurumuş daha şimdiden elleri terlemeye başlamıştı. Beklediği an gelip tenleri birbirine değdiğinde ‘bırakma.’ Diye bağırmak geldi Zeynep’in içinden. Deyim yerindeyse ilk defa eli erkek eline değen Zeynep, her ne kadar karanlık olursa olsun bu adamın elini bırakması hiç istemedi. Hele gözleri, onlardan hiç kopmak istemedi. Ta ki Baran’ın ağzından tekrar çıkan aşağılayıcı sözleri duyana kadar.
“Neyse ki beni yanıltmadınız.”
“Ne demek istiyorsunuz?” Zeynep sorusunu sorduğunda neyse ki patronu çoktan salondan çıkmıştı da gelecek yanıtı sadece kendisi duymuştu.
“Toplantı boyunca sesinizi duymadığıma göre sarışınlar konusunda haklı olduğumdan emin oldum. Ama biran için beni şaşırttığını itiraf etmeliyim. Ancak çabucak toparlandım ve senin böylesine ünlü bir firmada stajyerlik yapabilmenin sebebini anladım.”
Zeynep beklemediği bu saldırı karşısında yine hazırlıksız yakalanmıştı. Bu kez işittiği hakaret canını sıkmamış yakmıştı. Genç kız karın boşluğuna yumruk yemiş gibi nefesinin kesildiğini hissetmişti ki atılan yumruğun nasıl hissettirdiğini de iyi bilirdi genç kız.
Baran, ağzından çıkan her bir kelime için kızın yüzünün aldığı ifadeyi gördüğü anda pişman olmuştu. Sadece onunla yaptıkları tatlı atışmalardan yapmak istemişti ancak bu kez atışı karşılıksız kalmıştı, çünkü Baran içinde hissettiği öfke ile ağzından çıkanı kulağı duymamış ve hiç istemediği halde karşısındaki kızın canını yakmıştı.
“Zeynep.” Dedi son bir çare durumu kurtarabilmek için.
“Daha fazla ileri gitmeyin, lütfen. Birlikte çalışacaksak bunu saygı çerçevesinde yapmalıyız. Sandığınızın aksine aptal değilim ama yine de anlamıyorum beni neden her fırsatta aşağıladığınızı.” Cümlesinin sonlarına doğru istemese de sesi titremişti Zeynep’in. Derin bir soluk çekti içine ve adama cevap verme fırsatı vermeden devam etti. “Sebebiyle ilgilenmiyorum ve sizi benimle böyle konuşmaktan men ederim.”
İşte bir kez daha hayran kalıyordu Baran, Zeynep’e. Dakikalar içinde hem yıkılışını hem de dimdik ayağa kalkışını görüp de hayran kalmamak, bir kez daha bu ışığı kendine saklamak isteğiyle dolmamak mümkün değildi. Ama elinden ne gelirdi ki? Şartlar daha önce de dilediği gibi başka değildi.
Bir hışımla arkasını dönüp giden kızın arkasından bakarken bir kez daha keşke dememek için zor tuttu kendini. Şuan öyle pişmanlıkla doluydu ki durduk yere kızı yaraladığı için. Genç kızın güçlü duruşuna hayran kalsa bile biliyordu canını yaktığını. Ama bilmediği bu durumu nasıl telafi edeceğiydi.