Duru abla, korkuyorum, uyan lütfen! Karanlığın içinden Busenin sesini duyuyordum. "Busenin bu karanlığın içinde ne işi vardı?" sorusuna başımı aşağı yukarı sallayarak cevap verdim ya da cevap verdiğimi sandım.
“Uyandırın lan şu kızı, uyusun diye mi tutuyoruz burada?”
“Abi kız iyi değil galiba, doktor mu çağırsak? Günlerdir bu halde, kendine gelip tekrar bayılıyor.”
“Ne doktoru lan, öldürmeye getirdik kızı! Ne doktorundan bahsediyorsun? Git, bir serum falan bir şey bulup takın şu kıza daha bana canı için yalvaracak.”
Karanlığın içinden Şerefin sesi geliyordu; artık karanlığım kâbusa dönüşmüştü.
“Duru abla, üşüyorum.”
“Abimi özledim. Abi gel artık, neredesin? Beni unuttun mu?”
“Duru abla, abiler kardeşlerini unutur mu?”
Karanlığa dalıp sonra ayılıyordum. Uzaktan Busenin sesi geliyordu ama söyledikleri onun ağzından mı çıkıyordu yoksa zihnimin oyunu muydu, emin değildim.
Karanlıklar dağılıyor... Zihnim aydınlanmaya başlıyordu...
Duru abla sonunda uyandın! Başımı zorla kaldırıp Buse’ye döndüm. Görüşümün netleşmesi biraz uzun sürmüştü.
“Noldu bana?” dedim, kolum acıyordu.
“Sana serum taktılar iyileşmen için.”
Kafamı çevirince yanımda duran, uzun demir çubuğun ucunda sallanan serum torbasını gördüm. Ölmemiştim, burukça gülümsedim. Serumun etkisiyle kendimi daha iyi hissediyordum.
“Duru abla iyileştin mi”
Başımı Buse’ye dönüp gülümsedim. İyileştim canım, iyileştim. Boğazım susuzluktan acıyordu. Birkaç kere öksürerek boğazımı temizlemeye çalıştım.
“Duru abla, bana masal anlatır mısın? Senin uyanmanı beklerken hiç uyumadım. Şimdi masal anlatırsan uyuyabilirim,” dedi. Ona masal anlatıp yanında olduğumu hissettirmemi istiyordu. Onu çok iyi anlıyordum.
Burukça gülümsedim. “Ben masal bilmem ki,” dedim. Gözlerini büyüterek, “Hiç mi?” dedi.
“Maalesef hiç. Annen sana hiç masal anlatmadı mı?”
Onun için belki basit bir soruydu ama benim canımı en derinden acıtmıştı. Bana masal anlatması gereken zamanlarda almışlardı annemi benden. Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde Buse de üzülmüştü.
“Olsun,” dedi. “Bana da annem hiç anlatmadı. Hep abim anlattı. Buradan kurtulunca abime söylerim, sana da anlatır. Abim çok güzel masallar biliyor. Neşeyle konuşan sesi beni bu duygusal ruh halinden çıkarıyordu.”
“Peki ninni biliyor musun ?”
“Abim bilmiyor. Aslında ninnileri anneler söylermiş. Arkadaşım öyle söylemişti, onun annesi her gece ona söylüyormuş. Ben de abime sordum ama bilmediğini söyledi. Zaten sesi de kötü uykumu kaçırır,” diyerek kıkırdadığında ben de güldüm.
“Ne kadar çok konuştuğunun farkında mıydı?”
“Senin sesin güzel mi?” Umutla bana baktığında gülümseyerek cevap verdim.
“Güzel ama benim sesim lanetli. Sadece ölüm getirir,” dedim. Ninni söylemek için fazla kanlı ne dediğimi tabi ki anlamamıştı.
“ Ama sana Söz ,” dedim. “Bugün olmasa bile sana bir akşam ninni söyleyeceğim. Şimdi söyle lütfen. Ben daha önce hiç ninni dinlemedim.”
Minik yüzünün her detayını inceledim. Nasıl benim gibi annesizdi? Benim gibi bir yanı hep eksikti. Biz annesiz büyümek zorunda olan küçük kızlardık. Onun şansı abisi, benimki ise kaderin karşıma çıkardığı İkizler’di.
Başımı çevirip deponun duvar köşelerinde duran kameraya baktım. “Şeref!” dedim, sesimi yükselterek. Beni dinlediğini çok iyi biliyordum. “İkizlere mesaj göndermem gerek. Eğer dediğimi yaparsan, önünde diz çöküp yalvaracağım sana. Söz, bir kere olsun adının hakkını ver!”
Aradan birkaç dakika geçer geçmez deponun kapısı açıldı. Sırıtırak içeri giren Şeref’e baktım.
“Ne diyecekmişsin bakalım İkizler’e?”
“Seni ilgilendirmez,” dedim.
“Görüntülü ara." “Canım istersen konum atim, karşılıklı bir kahve için.”
Gözlerimi devirdim. Cebinden telefonu çıkarıp beni çekmeye başladı, konuş dedi.
Derin bir nefes alıp verdim. “Ege,” dedim, “bu akşam bir ninni söyleyeceğim. Beni anlıyorsun değil mi? Masum bir çocuğa söyleyeceğim. Şu an saat kaç, akşama kaç saat var bilmiyorum ama hissettiğim saatte söyleyeceğim. Ninniyi söylememin üzerinden bir gün bile geçmesin. Yoksa seni gebertirim!
gelirken bana , gül getirmeyi unutma. Efe, bahçeye dikmek için çiçek siparişi vermeyi unutma. İkisine de yapabilecekleri görevleri vermiştim. Efe de benim için bir şey yapabildiği için mutlu olacaktı.”
“Buse, kenardan atlayıp abim de bana gül getirsin,” dedi.
“Tabii ki ikimizin istediği güller çok farklıydı. Benim istediğim, Demir’den bir güldü. İntikamımı almak için Şerefin nefes borusuna saplayacağım bir suç aletiydi. Buse’nin istediği ise, masum bir güldü.”
“Bitti mi?” dedi Şeref. Kafamı sallayarak yak onayladım.
“Bitti.”
“Egenin bu mesajımı aldığına dair bir şey getirirsen, söz verdiğim gibi diz çöküp yalvaracağım.”
Şeref, kafasını aşağı yukarı sallayarak keyifle gülüp depodan çıktı.
FLAŞBACK
Annesinin sulu sulu, mis kokulu öpücüklerini yanağında hisseden küçük kız gülmemeye çalıştı. Eğer annesi uyandığını anlarsa öpmeyi bırakabilirdi. Annesinin öpücükleriyle uyandırılmak, en sevdiği şeylerden biriydi.
“Annesinin nazlı kuzusu, annesinin bir tanesi hâlâ uyuyor musun, yoksa uyumuş numarası mı yapıyor benim prensesim?” Küçük kız dayanamayıp kıkırdamıştı ama annesinin görmediğini düşündü.
Annesi tabi ki görmüştü ama görmemiş gibi yapıp ayağa kalktı.
“Hmm,” dedi, “madem benim nazlı kızım uyanmayıp nazlanıyor, ben de o zaman gidip bütün pankekleri tek başıma yerim. Belki başka çocuklara dağıtırım.”
“Anne, durrr!” diye bağırarak yataktan çıktı küçük kız.
“Pankeklerimi kimseye verme, onlar benim!”
Annesi gülmeye başladı.
“Vermem benim prensesim, merak etme. Koş hadi, elini yüzünü yıka.”
“Tamam annecim,” dedi küçük kız. Daha kendine gelememişti ama pankeklerini kimseyle paylaşamazdı; onlar sadece onundu. Minik elleriyle gözlerini ovuşturarak banyoya girdi. İşlerini çabucak halledip alt kata koştu.
“Pankeeeek!” diye bağırarak hızla merdivenleri inip mutfağa girdi. Annesi harika bir kahvaltı masası hazırlamıştı. Zeytinden gözler, maydanozdan saçlar, yuvarlak kesilmiş domatesten yanaklar, havuçtan burun, bal ile yapılmış gülümseyen bir yüz tabakta hazır, küçük kızı bekliyordu. Ve tabii ki tabak dolusu pankek!
Duru koşarak sandalyesine yerleşti ve pankek tabağına ellerini daldırdı.
“Kızım, yavaş ol! Zaten hepsini sana hazırladım.”
“Ama anne…” dedi, ağzına tıktığı pankeklerden zor konuşuyordu. “Bunlar çok güzel, dayanamıyorum ki!”
Kızının bu hâlini annesi gülümseyerek seyretti.
“Annecim, akşam bana söylediğin ninniyi söyler misin?"
"Kızım, nereden çıktı o şimdi? sabah sabah ninni söylenmez ki, akşam söylerim."
"Anne, lütfen söyle! Çok güzel, o benim çok hoşuma gidiyor."
"Tamam, tamam, söylerim, ama tek şartla: O tabağındaki yemeklerin hepsi bitecek."
Sevinçle "Tamam!" dedi Duru ve hemen tabağındaki yemekleri hızlıca yemeye başladı.
"Annecim, bitti! Hadi söyle."
Annesi, kızının bu haline hem gülümsüyor hem de kahvaltı masasını topluyordu. Bir yandan da kızını kırmayıp ninniyi söylemeye başladı. Sesi kadife gibiydi.
Uykudan uyanmış
Gülermiş, bakarmış
Annesi onu çok öpermiş, severmiş
Okula gidermiş, yazarmış, çizermiş
Babası onu çok öpermiş, sevmiş
Annesi onu çok
Babası onu çok
Herkes onu çok severmiş, severmiş
Uykudan uyanmış
Gülermiş, bakarmış
Annesi onu çok öpermiş, severmiş
Okula gidermiş, yazarmış, çizermiş
Babası onu çok sevmiş, öpermiş
Annesi onu çok
Babası onu çok
Herkes onu çok severmiş, severmiş
Annesinin yavrusu
Kuzusu, pamuğu
Annesi ninni söyler
Can kuşu dinlermiş
Kapı o kadar sert çalındı ki, küçük kız korkudan olduğu yerden sıçradı. Bunlar da kimdi? Korkudan annesinin söylediği ninni de yarım kalmış, annesinin yüzü bembeyaz olmuştu. İyi de, annem neden bu kadar korkmuştu? Yoksa gelenleri annem tanıyor mu, diye düşündü.