6. Ölümün İlk kıvılcımı

1678 Kelimeler
Adel anahtarı kapının kilidine usulca yerleştirdi. Tık sesiyle birlikte kapı hafifçe aralandı. İçeri adım attığında, evin içinden gelen hafif uğultu, televizyonun açık olduğunu haber veriyordu. Mutfağın loş ışığı yanıyor, salondan mavi ekran ışığı koridora vuruyordu. Kimse “neredeydin?” demedi. Kapıyı sessizce kapattı. Ceketini çıkardı, çantasını duvara yasladı. Ayakkabılarını çıkarırken başını hafifçe yana çevirdi; annesi kanepede, dizlerine bir battaniye almış, ekranı izler gibi yapıyor ama aslında yarı uykuda. Babası, koltuğunda uyukluyor olmalıydı, çünkü televizyonun sesi kısıktı, ama spor kanalından ayrılmamıştı. Adel iç geçirdi. Ne bir “merhaba”, ne bir “geç kaldın”, ne de yüzünde merak dolu bir ifade. Sanki yokluğu, varlığından daha az yankı buluyordu bu evde. Koridordan sessizce geçti, odasına yöneldi. Odasının kapısını kapattıktan sonra sırtını ona yasladı. Derin bir nefes aldı. Dışarıda oynadığı oyun, içerideki bu duvarlarla kıyaslandığında... neredeyse daha gerçek geliyordu. Çantasını yatağın kenarına bıraktı, telefonunu masaya koydu. Perdeyi aralayıp camdan dışarı baktı. Gökyüzü bulutluydu ama ay, gri örtülerin ardından yine de kendini belli ediyordu. Loş ama kararlı. Tıpkı Bert gibi. Kendi kendine güldü hafifçe. O an aynadaki yansımasına takıldı gözü. Saçları biraz dağılmış, gözlerinde hafif bir yorgunluk vardı. Ama aynı zamanda... bir parıltı. İçindeki o küçük ama dirençli kıvılcım sönmemişti. Hatta büyüyordu. Bert’in sözleri hâlâ kulağında çınlıyordu: “Kurallar güçsüzler içindir.” Kafasını iki yana salladı. Bu cümle... ürkütücüydü ama aynı zamanda baştan çıkarıcı. Düşmanları vardı artık. Elif, Yiğit ve belki başka biri daha. Ama yanında Bert vardı. Yavaşça yatağına uzandı. Tavanı izlerken göz kapakları ağırlaştı. Odanın sessizliği dışarıdaki fırtınadan önceki o derin durgunluk gibiydi. Ama Adel biliyordu. Yarın her şey daha da karışacak. Ve o karışıklığın tam ortasında, artık yalnız olmayacaktı. * Ertesi sabah okulun önünde yine aynı bekleyiş vardı. Adel, Bert’in verdiği anahtarla arabayı görünceye kadar beklemedi bu kez. Sanki o artık bir alışkanlık, bir güvendi. Arabaya atladı, Bert direksiyon başındaydı; her zamanki gibi sessiz ama tetikteydi. “Hazır mısın?” dedi Bert, gözlerini yoldan ayırmadan. Adel aynaya bakıp saçlarını düzeltti. “Sanırım artık hep hazırım.” Ama ne Bert ne de Adel o sabah, okul koridorlarının çoktan bir planla örüldüğünden habersizdi. Sınıfa girdiklerinde herkesin yüzünde garip bir heyecan vardı. Konuşmalar fısıltı halindeydi. Gözler yine onlara dönmüştü, ama bu kez bakışların içinde başka bir şey vardı. Gizlenmiş bir beklenti. Nefesini tutan kalabalık gibi. Adel, çantasını yerine bırakıp oturdu. Bert sessizce yanına geçti. Sınıftaki o gergin enerji ona da geçmişti. Başını hafifçe eğip Adel’e fısıldadı: “Bugün bir şeyler olacak.” Adel kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?” Bert gözlerini gezdirdi. “Herkes çok fazla gülümsüyor.” Tam o sırada Melis yanlarına yaklaştı. Yüzünde bir neşe, gözlerinde ise tanıdık bir sinsi parıltı vardı. “Selam Adel,” dedi, sesi fazla sevecen. Yanında Bert olduğunda biraz çekinse de devam etti. “Yarın için bir şey planlamışlar. Tüm sınıf buz patenine gidiyor. Hoca izin verdi, toplu etkinlik olacak. Hem biraz kafa dağıtırız hem de eğleniriz.” Adel şaşırdı ama belli etmedi. “Buz pateni mi?” Melis başını eğdi, utana sıkıla devam etti: “Biliyorum çok ani oldu ama... sınıf bunu çok istedi. Sen de gel, olur mu? Sonuçta artık... hepimiz daha yakınız, değil mi? Ayrıca bunu Elif istedi, çok garip ama en azından eğleniriz." Diyerek Bert'e baktı. Adel bir anlığına donakaldı. Elif’in bu kadar “arkadaş canlısı” olması başlı başına şüpheliydi. Ama sınıfın geri kalanına bakınca, çoğunun gerçekten heyecanlandığı belliydi. “Tabii,” dedi Adel, hafif gülümseyerek. “Neden olmasın?” Melis'in gözleri parladı. “Harika. O zaman yarın okuldan sonra, buz pistinde buluşuyoruz.” Melis uzaklaştığında Bert Adel’e döndü. “Sen daha önce buz pateni yaptın mı?” Adel başını iki yana salladı. “Hayır... hiç.” Bert bir süre sustu, sonra omzunu hafifçe silkti. “Düşmekten korkuyorsan, tutunacak bir elin var.” Adel ona baktı. “Gerçekten geliyor musun?” “Tabiki geliyorum” dedi Bert, dudaklarının kenarında sinsi bir kıvrım. “Yalnız olmak isteyeceğini zannetmiyorum. Öyle değil mi?" Elif sınıfın diğer ucunda Yiğit’le konuşuyordu. “Pistin ortasında onu tek başına bırakacağız. Kimse yardım etmeyecek. Düşerse... herkes gülecek. Video bile çekeriz. Çoğu yerde paylaşırız. Bir zamanlar sessiz, silik olan Adel’in düşüşünü herkes görecek.” Yiğit başını salladı. “O Bert denen çocuğa da güzel bir mesaj olur. Yanında duran herkes bir gün rezil olur.” Elif gözlerini kısarak Adel’e baktı. “Yarın, o buzda sadece Adel düşmeyecek. İmajı, güveni, o saçma büyüsü... hepsi parçalanacak.” Ama Elif’in bilmediği bir şey vardı. Adel’in yanında artık sadece kendisi yoktu. Ve Bert, kimsenin oyunu oynayamayacağı bir seviyedeydi. * Ertesi gün, hava alışılmadık şekilde açıktı. Gökyüzü masmavi, ama içinde belirli belirsiz bir soğukluk taşıyordu. Sanki bir şey olacakmış gibi. Okul çıkışında, öğrenciler gülüşerek servis minibüslerine doluştu. Herkes heyecanlıydı ellerinde eldivenler, sırtlarında kalın montlar. Elif’in planı mükemmel görünüyordu. Her şey ayarlanmıştı. Bert ve Adel, ayrı bir arabayla yola çıktılar. Sessizlik vardı ama gergin değildi. Bert’in direksiyondaki elleri sakindi, gözleri yola kilitliydi. Adel camdan dışarı bakıyordu ama zihni pistteydi. Henüz buzda nasıl duracağını bile bilmiyordu. Yine de garip bir güven taşıyordu içinde. Belki Bert’in o son bakışıydı, belki de artık düşse bile kalkmayı öğrenecek olması. Buz pistine geldiklerinde, sınıf çoktan yerini almıştı. Kimi patenlerini giymişti, kimi cep telefonuyla çekim yapıyordu. Elif grubu yönetiyor gibiydi. Göz ucuyla Bert ve Adel’i süzüp, Yiğit’e küçük bir işaret yaptı. “Geldiler,” dedi sessizce. Adel patenlerini giyerken etrafına baktı. Herkes gülümsüyordu ama o gülümsemelerde bir şey vardı. Fazla sahte, fazla beklentili. Anlam veremedi, ama yine de ayakta durmaya çalıştı. “Hazır mısın?” dedi Bert, yanına çömelerek. Adel hafif titreyerek başını salladı. “Evet. Sanırım.” Bert patenlerini bağladıktan sonra doğruldu. Elini uzattı. “O zaman düşmeye hazır ol.” Adel onun sözlerine anlam veremedi. “Nasıl yani?” “Düşmeden öğrenemezsin,” dedi Bert. “Ama düştüğünde seni tutacak biri varsa... işte o zaman güç sende olur.” Adel istemsizce gülümsedi ve Bert’in elini tuttu. İkili birlikte piste çıktığında, bir uğultu yükseldi. Elif telefonunu kaldırdı, kamerayı açtı. Yiğit kıkırdayarak birkaç kişiye göz kırptı. “Şimdi başlıyor,” dedi. Adel piste ilk adımını attığında, buzun kayganlığı hemen ayaklarının altından kontrolü alır gibi oldu. Kollarını yana açtı, dengesini korumaya çalıştı ama işler iyi gitmiyordu. Birkaç adım atmaya çalıştı ama o anda bir çığlık gibi bir şey duyuldu. Bir öğrenci yüksek sesle bağırdı: “Dikkat!” Birisi Adel’in arkasından patenle hızla geldi. Kasıtlıydı. Adel dengesini kaybetti düşecekti. Ama o an... Bert bir gölge gibi hareket etti. Piste onunla birlikte girmişti, ama şimdi tüm hızıyla yaklaşmış, Adel’in bileğini son anda yakalamıştı. Adel düşmedi. Bert’in eli, onun kolunu tam zamanında kavradı. Bir dönüşle birlikte ikisini de çevirdi, Adel’in vücudunu buzun üstünde kendisine doğru çekti. Onlar dönerken, saçlar savruldu, ceketler rüzgâr gibi açıldı. Ve en sonunda.... Adel, Bert’in kollarındaydı. Ayakta. Dimdik. Sessizlik. Telefonlar havadaydı ama kimse kayda devam edememişti. O an... sinema gibi bir sahneydi. Kurgusal gibiydi. Elif’in yüzü soldu. Yiğit’in çenesi düştü. Kimse konuşamıyordu. Adel nefes nefese, Bert’in gözlerinin içine baktı. “Sen... nasıl bu kadar hızlı...?" Bert sadece gülümsedi. “Denge, düşeceğini bilerek yürümektir.” Sonra Adel’in kulağına eğildi. “Ve ben senin düşmene asla izin vermem.” Pistteki sessizlik bozulduğunda, alkışlar başladı. Gerçek mi, ironi mi belli değildi. Ama Adel’in gözleri Elif’teydi. Onun planı bozulmuştu. Üstelik herkesin içinde. Bu kez Adel parlamamıştı. Parlamasına izin verilmişti. Ama ışığı şimdi kendi ellerindeydi. Bert, Adel’in elini bıraktıktan sonra bir an cep telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana baktı, yüzü aniden ciddileşti. Sessizce piste kenarına yürüyüp aramayı cevapladı. Gözleri hâlâ Adel’deydi ama artık sesi uzaklaşmıştı. “Konuş,” dedi kısa bir tonda. Karşıdan bir erkek sesi geldi. Soğuk ve telaşlıydı. “Onu takip eden kişi yine göründü. Ama bu kez... daha yakındı. Gölgelerin dışına çıktı.” Bert’in gözleri kısıldı. Yüzündeki ifade gerildi. “Nerede?” “Okulun doğu kapısında. Bugün. Girişte sadece birkaç saniye durdu, sonra kayboldu.” Bert, göz ucuyla Adel’e baktı. Adel hâlâ buz üstündeydi ama biraz uzaklaşmıştı ondan. Dengesiz adımlarla ilerliyordu. Kendi başına ayakta kalmaya çalışıyordu. Uzaklaştığı yerden Bert'e doğru yavaşça gelmeye başladı. “Gözünüzü ayırmayın. Yakalanmamalı ama gözden de kaçmamalı,” dedi Bert. Tam o sırada piste yakın birkaç öğrenci sırıtarak Adel’e yaklaştı. Elif kenarda telefonunu kaldırmış, sessizce kayıttaydı. Yiğit ve birkaç çocuk sessizce bir şey fısıldayarak Adel’in arkasına geçmişti. Adel, Bert’in bakmadığını fark ettiğinde bir huzursuzluk sardı içini. Dengesini kaybetmeden yürümeye çalışıyordu ama arkasında yankılanan kıkırdamalar, bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu. “Düşeceksin bak,” dedi Yiğit alaycı bir sesle. “Ama bu sefer yakalayacak kimse yok.” Adel dönmeye çalıştı ama buzda bir adımı kaydı. Ayak bileği kaydı, patenlerinden biri savruldu. Tam dengesini kuracakken biri kim olduğunu bile göremedi hafifçe ama yeterince sertçe omzuna çarptı. Ve o an oldu. Adel kaydı, vücudu dengesiz bir şekilde yere doğru savruldu. Kolları havada çırpındı ama hiçbir yere tutunamadı. Bert bunu görmeden önce telefonu kapatıp ona yürüyecekken olan olmuştu. “Adel!" Ama geç kalmıştı. Adel buzun üzerine düştü. Sert. Omzu yere çarptı, bir acı dalgası yayıldı bedenine. Gözleri doldu, sadece acıdan değil utançtan, çaresizlikten, insanların gülüşlerinden... Telefonlar kayıttaydı. Elif sessizce gülümsüyordu. “Tam zamanında,” diye mırıldandı. Bert hızla piste yöneldi ama Adel çoktan ayağa kalkmaya çalışmıştı. Gözleri buğuluydu. Utanç ve öfke yanaklarında kıpkırmızıydı. “Yeter!” diye bağırdı Adel. “Yeter artık!” Kalabalığın ortasından geçti, patenlerini çözemeden ayağında sürüyerek piste çıktı. Bert ona yetişmeye çalıştı ama Adel çoktan kalabalığı yararak kaçmıştı. “Adel!” diye seslendi Bert, ama yanıt gelmedi. Adel gözyaşlarını siliyordu, yüzü bembeyazdı. Hızla pisti terk etti. Soğuk yüzüne çarparken nefes almakta zorlanıyordu. Herkesin içinden... her şeyin içinden kaçmak istiyordu. Giriş kapısından dışarı fırladı. Gözleri hâlâ doluydu. Duyduğu tek şey kalbinin sesi ve geride kalan alaycı kahkahalardı. Bert arkasından koşuyordu ama onu henüz görememişti. Adel caddenin köşesine geldiğinde nefes nefese duraksadı. Gözleri hâlâ bulanıktı. Ve o anda... Fren sesi. Kornenin çığlığı. Bir çift far. Ve Adel’in göz bebekleri... Çarpışma sesi yankılandı. Adel’in vücudu hafifçe savrulup yere düştü. Bir anlık sessizlik. Sonra bağırışlar. Çığlıklar. Kalabalığın koşuşu. Bert, köşeyi döndüğünde gördüğü şey yüreğini dondu. Adel yerdeydi. Kan değildi belki her yer ama hareketsizdi. Gözleri yarı açık, nefesi sığ. Bert’in kalbi ilk defa panikle çarptı. Dudaklarında anlık bir tebessüm olsa da sildi. Yanına diz çöküp başını kucağına aldı. “Adel? Beni duyuyor musun?” Adel’in dudakları kıpırdadı. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. “Bert... ben... iyiyim... sanmıştım..." Gözleri yavaşça kapandı
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE