Büroya geldiğimde herkes bir şeylerle uğraşıyordu.
Aras'ın yanına gidip "İlk görevimiz ne?" diye sordum.
Aras önündeki dosyalardan kafasını kaldırıp bana baktı ve "İntihar" dedi.
Genelde intiharlar cinayetle sonuçlanırdı.
Masaya bende oturup "İntihar olduğundan emin misiniz?" diye sordum.
Tanımadığım bir adam "Ceset otopside, bunun bir cinayet olduğundan şüpheleniyoruz." diyerek sorumu cevapladı.
Kafamı aşağı yukarı sallayıp karşımda oturan kadına baktım. Yüzü bana tanıdık geliyordu.
Dayanamayıp "Sizinle bir yerde karşılaşmış olabilir miyiz?" diye sordum.
Kadın bana bakıp güldü ve "Evet, beraber bir göreve gitmiştik... Hüma komiser." dedi.
Adımı bilmesi beni şaşırtmamıştı.
Bende aynı şekilde gülümseyerek "Adınız neydi?" diye sordum mahçupça.
Kadın tekrar gülerek "Eylül Koç Meriç, güzelim." diye cevapladı.
Kafamı aşağı yukarı sallayarak onayladım. Ayağa kalkıp kahve makinesinin yanında ki Seçkin'in yanına gittim.
Gözlerimi masada oturan iki kişiden ayırmayıp "Bunlar balayıdan gelen çift mi?" diye sordum sessizce.
Seçkin, evet anlamında kafasını sallayıp masanın başında oturan adamı işaret etti ve "Başkomiserimiz Erkan Meriç." dedi benim gibi sessiz konuşarak.
Ben de kafamı onu onaylarcasına salladım ve bir kahve doldurup masaya oturdum. Sessiz kalıp konuşmaları dinledim.
Başkomiserimiz olan Erkan "Başka bir sonuç bulabildiniz mi?" diye sorunca Eylül abla "Ben daha araştırıyorum." diye cevapladı.
Aras elindeki dosyayla ayağa kalkıp "Başkomiserim, ben bir şeyler buldum sanırım." dedi ve devam etti "Şirketin sahibiyle bu kadın arsında bir husumet varmış." diye anlatırken ben de konuya dahil olarak "Nasıl bir husumet?" diye sordum ve "Aralarında bir husumet varsa, kadının o şirkette ne işi varmış?" diye ekledim.
Bana garip gelmişti. Sonuçta şirket sahibi ile arasında sorun olan kadın, o şirkette intihar etmişti.
Aras, dosyadaki bilgileri okumaya devam ederek "Kadının kocası vefat etmiş ve geride yüklü bir miktarda borç bırakmış. Bu şirketle aralarında ki husumet büyümüş ve birbirlerini tehtit etmeye başlamışlar. Kadının o şirkette olması ile ilgili bir bilgi yok." diyerek son bilgiyi bize aktardı.
Buradan çok fazla ipucu çıkardı. Dolayısıyla ilk şüphelimiz şirket sahibi oluyordu.
Yutkunarak "Şimdi anladığım kadarıyla büyük miktarda borç, tehtitler ve kadının borçlu olduğu şirkette intihar etmesi. Buraya kadar tamam ama neden şirkette intihar etmiş. Bu kesinlikle bir cinayet. Kadının ve şirket sahbinin hakkında bilgiler olan bir dosya verin bana!" diyerek Aras'a baktım.
Onun dosyayı vermesini beklerken Hazal iki dosya uzatıp "Bunlar." demeyi ihmal etmedi.
İşini ciddi yapıyorlardı. Umarım yapıyorlardır.
İlk olarak şirket sahibi yani Mustafa beyin dosyasına baktım. Şirketi on yıl önce Ahmet beyle kurmuş. İlk başta her şey normalmiş ama bir kriz ortaya çıkmış. Mustafa beyle Ahmet beyin yolları ayrılmış, resmen düşman olmuşlar.
Burada dikkat çeken fazla bir şey yoktu. Kadının dosyasını elime alıp inceledim. Ahmet beyin eşi, Gül hanım. Dosyanın sayfasını çevirdiğimde bir şey dikkatimi çekti. İki yıl önce Mustafa beyle ortaklık kurmuşlar. İşlerini ciddi yapmıyorlardı. Dosyaları adam akıllı inceleseler bu kadar uğraştırmazlardı.
Dosyayı masaya bırakıp Erkan abiye baktım ve "Başkomiserim, şirkete gidip olay yerini incelemem lazım." deyip ayağa kalktım.
Erkan abide "Tamam." dedi ve Aras'a dönüp "Hüma'yla git." diyerek ilk görevi verdi.
Aras ile beraber ofisten çıktık.
Arabaya bindiğimizde "İki yıl önce Gül hanım ve Mustafa bey ortaklık kurmuş." dedim.
Aras, şaşkınca bana bakarken devam ettim.
Gözlerimi yola dikerek "İkiside birbiriyle düşman ama ortaklık kuruyorlar. Bu ilginç değil mi?" diye sordum.
Aras, konuşmak yerine kafasıyla beni onaylayınca devam ettim.
Aras'a bakarak "Olay yerine gidince daha iyi anlayacağız." diyerek konuşmaya son verdim.
♦
Bir süre sessiz kaldıktan sonra olay yerine gelmiştik.
Arbadan inip etrafı inceleyerek "Nereden atlamış?" diye sordum.
Aras "Gel!" diyerek ilerlemeye başladı.
Aras'ı takip ettiğimde teras gibi bir yere geldik.
İşaret parmağıyla göstererek "Buradan tebeşirle çizilen yere atlamış." dedi işaret parmağını geri çekerek.
Dikkatle terasta gözümü gezdirdim ve düşüş mesafesine baktım. Yaklaşık altı metre yükseklikten atlamış ve düşüş mesafesi tuhaftı. Cinayet olduğu açıkça ortada ama kafamı karıştıran birkaç şey vardı. Mesela iki yıl önce, Gül hanım niye düşmanı gibi olan Mustafa beyle ortaklık kurdu? Bunun gibi birçok soru bulabilirdim.
Terasta gözlerimi gezdirmeye başladım ve "İntihar mektubu falan var mı?" diye sordum.
Aras, kafasını sallarken "Evet var." diyerek cevapladı.
Kafamı aşağı yukarı sallayarak onayladım. Terasta büyük bir masa ve sandalyeler vardı. Masanın yanına gidip etrafını inceledim. Tam karşımda küçük buzluk vardı.
Buzluğun yanında parlayan bir şey dikkatimi çekti ve Aras'a elimle gösterip "Oradaki ne?" diye sordum.
Aras, küçük buzluğun yanına gidip yerde duran parlak şeyi aldı ve "Bir kolye." diyerek cevapladı.
Hemen Aras'ın yanına gidip elindeki kolyeye baktım. Sadece zincire takılmış inci bir kolyeydi.
Aras'a ciddi bir yüz ifadesiyle bakıp "Bu ilk kanıtımız." diyerek kolyeyi gösterdim.
Aras, bu kanıta sevinerek "Bu kolye kesinlikle Gül hanıma ait." deyince kolyeyi kanıt poşetine katarak "Burada çalışan herhangi bir kadının olabilir." diye fikir ortaya attım.
Aras gözlerini yere eğerek "Haklısın." dedi ve beni onayladı.
Terasta işimiz bitince aşağıya indik. Sarı şeritle kapatılmış olay yerine girip tebeşirle çizili alana baktım. Şirket duvarına yakın olması da bir kanıttı. Duvar kenarına daha dikkatli bakıp kanıt aramaya başladım. Fakat bir kanıt yoktu. Aras arabaya yaslanmış telefonuyla uğraşıyordu.
Yanına gidip "Çok yardımcı oluyorsun." dedim alayla.
Aras gözlerini telefondan ayırıp bana baktı ve gülerek "Yeterince yardımcı oluyorum. Arabam işe yarıyor sonuçta." dedi kafasını hafif geriye eğerek.
Bu yüzünde küçümseyici bir bakış oluşturmuştu.
Dudağımı kıvırıp güldüm ve "Aynen senin yerine arabanla gelseydim daha çok işe yarardı." diyerek göz devirdim.
Bu lafımla Aras'ın yüzündeki gülümseme gidince "Artık gidelim mi?" diye ekledim.
Arabaya geçip yola koyulduk.
♦
Büroya geldiğimizde birçok gelişme vardı.
Sandalyeye oturup elimdeki kanıt poşetini masaya koydum ve "Kanıt bir, bu kolyeyi terasta ki buzluğun yanında buldum. Kanıt iki, bunun bir cinayet olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim çünkü intihar olsaydı Gül hanım duvara yakın düşmezdi ve sanırım sırt üstü düşmüş." dedim bulduklarımı belirterek.
Erkan abi çenesini kaşıyıp "Evet sırt üstü düşmüş bu konuda ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Başarılarımdan dolayı düşüncelerimi merak ettiği ortadaydı.
Ayağa kalkıp "Gül hanım, onu iten kişiyle konuşuyor ya da boğuşuyormuş. Kolyenin bulunduğu yere bakarsak, boğuşma yaşanmış ve ..."
Hazal, sözümü keserek "Bunlar çok küçük kanıtlar nasıl cinayet olduğunu biliyorsun?" diye sordu.
Bu kız beni şaşırtıyordu.
Seçkin de Hazal'ı onaylarcasına bana bakınca cevap olarak "Evet küçük kanıtlar. Kanıt bulduğumuz için bir cinayet diyorum." dedim ve devam ettim "Daha kolay anlamanız için şöyle açıklayayım; intihar eden insanların düşme açısı daha uzak olur ama Gül hanım sırt üstü düşmüş ve düşme açısı çok yakın. Kolyeye gelirsek bir başkasının da olabilir bunu ancak incelendikten sonra anlayabiliriz." diye açıkladım.
Erkan abiye bakarak "Başkomiserim, teras şirketin yoğunluğundan biraz uzak durmak için tenha bir yere yapılmış ama muhakkak terasa giriş kameraları vardır. Baktınız mı?" diye sordum.
Önceden yaptığım başkomiserliğe kendimi kaptırmıştım. Şuan komiser olarak başkomiserime emreder gibi konuşmak pek hoş olmamıştı. Sanırım Erkan abi bunu garipsemiyordu.
Erkan abi beni cevapsız bırakmayarak "Eylül bakmaya gitti. Cesedin otopsisi ancak yarın çıkar." dedi ve Seçkin'e bakarak "Kolyeyi labaratuvara götür, hemen incelensin." dedi emrivaki ses tonuyla.
Kahve makinesinin yanına gidip kahve doldurururken Hazal "Hümacım banada bol şekerli kahve getirir misin?" diye sordu.
Bu samimiyetine sinir olarak "Ayakların ve elin var, kalk kendin al!" deyip koltuğa oturdum.
Hazal yerinden kalkıp kendine kahve almaya gitti. Erkan abiye baktığımda telefonla konuşuyordu. Gözlerimi Aras'a çevirdiğimde bana baktığını farkettim.
Sessizce "Ne bakıyorsun?" dedim sabit yüz ifademle ama o tam tersi gülüyordu.
Bu kadar mutlu olmasının sebebi ne acaba, her gördüğümde gülüyordu. Tanıdığım en tuhaf ekipti. Hepside birbirinden çok farklıydı. Hazal, ekibin en safı ve gevezesi diyebilirdim. Aras, en enerji dolu insanı. Seçkin, tam bir ego yığını. Eylül abla iyimser, Erkan abi ise sakin. Bu ekiple şuandan itibaren çok şey yaşayacağımızı hissediyordum. Saate baktığımda 'altıya' geliyordu.
Erkan abi derin nefes alarak "Gençler, Eylül birkaç şey bulmuş. Birazdan burada olur." dedi.
Hazal ellerini çırparak "Vay be! Ne kadar hızlı çözüyoruz olayı." diyerek sevincini belli ediyordu.
Göz devirip "Daha şüphelilerimiz yok ve senin bir işe yaradığında yok." diyerek tüm negatif yönlerimi aktardım.
İnsanları terslemeyi ya da sevinçlerini kursaklarında bırakmayı seviyordum.
Hazal, dudaklarını büzerek "Başkomiserim, söyleyin şu Buzlar Prensesine, benimle uğraşıp durmasın." diye sitem etti.
Bu hali tatlı olsa da, hazmedemiyordum.
Ayağa kalkıp "Abi, ben terasa gidiyorum. Eylül abla gelince haber verirsiniz, çoluk çocukla uğraşamam." dedim ve bürodan çıkıp en üst kattaki terasa gittim.
Cebimden sigaramı çıkarıp ağzıma götürdüm. Çakmakla yaktıktan sonra dumanını içime çektim. Terası teras yapan kısa sarı ve yıpranmış duvarın önünde durup istanbulun güzelliğine birde buradan baktım.
Gözlerimi kapatıp kendimi karanlığıma teslim ettim. Yoğun trafiğin oluşturduğu ses ve biraz uzaktan gelen vapur sesi kulaklarımı doldurdu. Daha sonra aşağıdan gelen genç grubun söylediği şarkı kulaklarımla buluşup kalbime hücum etti. Bildiğim bir şarkıydı ve bende mırıldanmaya başladım.
GEL DE BİR GÖR ŞU HALİMİ KUMLAR İÇİNDE
YEŞERMEZ BAHÇAM KAPANMAZ YARAM ZAMAN İÇİNDE
AĞLAMA YAR
AĞLAMA YAR
BİR GÜN GELİR BU HASRET BİTER
DÖNECEĞİM AĞLAMA
BEKLE BENİ AĞLAMA
"Buzlar prensesinin güzel sesi varmış" diyen sese döndüm.
Bu kişinin Aras olması beni şaşırtmıştı. Niye şaşırıyorsam, hep yanımda bitiyordu.
Duvara yaslanıp Aras'a bakmadan "Ne işin var burada?" diye soru yönelttim.
Bu soruma gülerek yanıma geldi ve duvara yaslandı.
Sigaramın dumanını çekerek "Neden gülüyorsun?" diye tekrar soru yönelttim.
Aras, gülmesini çehresinde yayarak "Gülmeyi seviyorum." dediğinde anlam vermeye çalıştım.
Gülecek ne buluyor çok merak ediyordum. Sigaramı elimden alıp ağzına götürdü.
Şaşkınca suratına baktım ve "Sen, ne yapıyorsun ya?" diye sordum sinirle.
Gülerek bana baktı. Mavi gözleri sarı saçıyla uyum sağlıyordu. Ne kadar çekici bir erkek olsada sevmediğim bir şeyi yapmıştı.
Dudağını yalayıp "Hiç ikram etmiyorsun, canım çekti aldım." dedi ukala tavırlarla.
Bu tavır ona hiç yakışmıyordu.
Kaşlarımı çatıp "Bir daha bunu yapma!" diye gürledim.
Yaslandığı duvardan çekilip önümde durdu. Sanırım bu durumdan etkilenebilirdim.
Elindeki benden aldığı sigaramı uzatıp "Al." dedi ukalalığını sürdürerek.
Bu hareketine içimden gülmüştüm. Sanırım bana biraz masum gelmişti. Biraz değil belki çokça masumcaydı. Etkilenmiştim. Belki...
Kollarımı göğsümde birleştirip "Sence o sigarayı bir daha içer miyim?" dedim düşüncelerimden sıyrılarak.
Elini ensesine götürüp "Tabi, Buzlar Prensesisin sen." dedi elini ensesinden çekmeyerek.
Bu söylediğinin bununla ne alakası vardı anlamamıştım ama bu lakap hoşuma gitmişti. O ensesinde ki eli ona ayrı bir hava katıyordu. Etkilenmemeliydim.
Bir anlık oluşan sessizliği delerek "Neyse ben buraya Eylül ablanın geldiğini haber vermek için gelmiştim." dedi.
Biraz daha sessiz kalıp birbirimize bakmaya devam etseydik etkilenebilirdim. Beraber büroya doğru yol aldık.