1. Bölüm "HÛN"

2681 Kelimeler
Bu isimle Dream platformunda yayınlanmış ilk ve tek kurgudur. Tıpkı diğer kitaplarımda olduğu gibi :) HÛN; Kan, dem, öç, intikam. Kitap Şarkıları • Odalarda Işıksızım- Kayahan • Tu Nizanî- Xecê • Eklemedir Koca Konak- Zara • Seyyah- Aytekin Ataş • Yok Bana Bu Cihanda- Maya Perest • Emrin Olur- Gülşen, Kayahan • Gewré- Servet Kocakaya • Ez û Tu- Xece İntikam ve sevgi konularında kadın erkekten daha barbardır. -İyinin ve Kötünün Ötesinde Sabahın ilk ışıkları konağın taş duvarlarını inceden aydınlatırken kara bir yazıyla yazılan kan kokulu hikayelerin tutsak olduğu mahzene hiçbir ışık huzmesi süzülmüyordu. Mazlum hayatların mahkum olduğu, nice sevdaların topraga gömüldüğü bu şehir güzelliği kadar can yakıyordu. Öylesine ağır bir havası vardı ki, vicdan denen kavramı heybesinde bulunduran herkesin ruhu bu ağırlıktan nasibini alıyordu. Yeşil gözlerime çektiğim sürme dün gecenin izlerini taşıyan üstü açık geniş avluda bir süre oyalandı. Kurumuş kan her yerdeydi. Düzensiz bir şekilde zemine yayılan, su değdiği an kokusu midemi bulandıracak kızıllık farkedilmeyecek gibi değildi. İki kova su az sonra zeminde ki soluklaşmış ve kurumuş kanı temizlemeye yetecekti. İki kova su yerde ki kanı temizleyecekti de haysiyetsiz vicdanları arındırmaya yetmeyecekti. "Yıkayasın artık keçê." İrkilerek arkamı döndüm ve avluya inen merdivenlerin ucunda ki Berzé Şahmaran'ı gördüm. Her daim başında duran siyah örtüsü, kaşlarının arasında ki deq ve simsiyah elbisesi ile her zamanki dapîr idi. Yaşlılık belini bükmüş, avuçlarının arasına bir baston sıkıştırıvermişti. Yetmiş küsür yaşında hükümet gibi kadındı. Bir koca bir evlat kurban etmişti toprağa. Acıyla yoğrulmuş sancıyla varolmuştu. "Şimdi yıkıyorum hanımağam" Dilimin ucuna kadar gelip geri giden kelimeler karşımda ki kadına duyduğum çekinceydi. Yumuşak bir kalbi vardı bilirdim fakat keskin çizgileri, hiçbir zaman ne diyeceğinin tam olarak kestirelemeyişi rahatça konuşmamın önüne geçiyordu. Sert, otoriter ve ağır bir kadındı Berzé xanîm. Berzé xanîm yavaş adımlarla geniş avludaki divana geçip otururken ciğerlerime son defa derin bir nefes doldurarak bir kova suyu hiç düşünmeden taş zemine çarptım. Kuruyan kan lekeleri usulca yumuşayıp dağılırken avluda yükselen koku midemi ağzıma getirmeye yetti. Elimi çabuk tutmaya çalışarak köpüklü su ile yıkadığım zemin eski halini almış, deterjan kokusu kan kokusunu bastırmıştı. Üzerimde ki gözlerin ağırlığı kendisini bariz bir şekilde hissettirken bakışlarım beni izleyen Berzé hanıma kaydı. "Doğup büyüdüğümüz topraklarda olsa kan kokusuna alışamıyor insan değil, Dilşad?" "Öyle hanımım." diye mırıldandım. Soluk bir kırmızıya dönüşüp duvarın dibine biriken suyu son bir fırça darbesiyle güllerin dibine doğru gönderdim. "Berzé xanîm?" Eğildiğim yerden doğrularak birkaç küçük adımda yaşlı kadının yanına ulaştım. "Bir haber var mı?" "Kahvaltıyı hazır edin keçê." Bir bacağını toplayarak altına aldı ve parmağında ki zikir matiği çevirmeye başladı. Daha fazla bir şey söyleme gereği duymadan bana arkasını dönüp divana yasladığı dirseğini hafifçe kırarak kafasını avuç içine yasladı. Aldığım mesafeli ve yerinde cevap ile arkamı dönerek yerde ki kovaları alarak temizlik odasına bıraktım ardından ise mutfağa geçtim. Gözüm kolumda ki ince kahverengi saate kaydı. Saat yedi buçuğa geliyordu ve konak halkı tam tamına saat dokuzda kahvaltı masasına otururdu. Hatice ablalar birazdan uyanır, teker teker mutfağa gelmeye başlarlardı. Onların gelene kadar çay suyunu ocağa koyarak altını yaktım. Gözümden uyku akıyordu fakat uyuyabileceğim kadar rahat bir kafa gövdemde bulunmuyordu. Dün gece gözümün önüne geliyor, kan kokusu her yeri sarıyordu. Mardin'de bir gece daha kana bulanmış, nice insanlara uyku zehir edilmişti. Berzé Şahmaran'ın kumasından olma ikiz kız kardeşlerden birisini olan Sosin, dün Mardin'in aşiretleriden birisi olan xelikan aşiretinin en büyük oğluyla kaçmak üzereyken yakalanmıştı. Sonrası kıyametti. Gece boyunca kulaklar delik gözler açıktı. Sosin'in o içler acısı hali hala daha aklımdan silinmiş değildi. Belki de bu evde Şahmaran'lara dair sevdiğim şeylerden birisi de Sosin ve ablası Lorin'idi. Ellerimi sıkıntıyla önünde durduğum tezgahın mermerine yasladım. Çıkacak hüküm belliydi. Seçenekler az ve özdü. Zihnimde gezen düşüncelerin ayak sesleri bir hayli gürültülüydü. Bu gürültü öyle yoğundu ki, mutfakta ki sessizliğe kulaklarım sağır olmuştu. Zihnimde ki yüksek sesten başka bir şeyi neredeyse duyamaz hale gelmiştim. Bu dalgınlığımın esnasında ardımda belli belirsiz bir baskı hissettim. Hızlanan kalp atışlarım arkamda ki kişinin varlığı tenime dahi değmeden kendisini belli etti. Bu korkuya önce bedenim ardından zihnim tepki verdi. Tam o anda iri bir el dudaklarımın üzerine kapandı, sırtım ani bir hareketle sıcak ve sert bir göğse yaslandı. Burnuma dolan tanıdık koku bir an sakinleşmemi sağlasada içimde yoğun bir mide bulantısı baş gösterdi. "Şhh..." Kulağımın arkasına bastırılan sıcak dudaklardan süzelen nefes tüylerimin dikenlenmesine sebep oldu. "Benim, Dilşad." Bedenimi saran kolların gevşemesi, ardından dudaklarımı örten kalın elin çekilmesi ile yüzümü hırsla ardımda duran adama çevirdim. "Kafayı mı yedin sen, aklım çıktı!" Sertçe göğsümü dövmeye devam eden kalp atışlarımı yok sayarak karşımdaki adamın alaylı yüz ifadesini takip ettim. "Yine gelmedin..." Karın ağrısı şimdi belli olmuştu. Yekta, gerdanıma dağılan siyah saçlarımı elinin tersiyle geriye atarak beyaz tenimi açığa çıkardı. "Üstelik kapını kilitledin." Bir de bu durum vardı. Halamın dahiyane planı sayesinde konağa yerleşmiştim, yaklaşık bir buçuk aydır konakta kalıyordum. Bu fırsatı kaçırmayan Yekta, hemen hemen her gece ya beni odasına çağırıyor, ya da kendisi kapımın önünde bitiyordu. Aldığım küçük önlemlerle onu durdurmaya çalışıyordum fakat bunun daha ne kadar böyle devam edeceğini bilmiyordum. "Dün gece kıyamet koptu, farkında mısın?" Başımı geriye atarak yeşil gözlerimi tıpkı Adar Şahmaran'ın gözlerine benzeyen lanet gözlerine diktim. Konakta taş üstünde taş kalmıştı, beyimiz hala uçkurunun peşindeydi. "Bize ne, Dilşad?" Kumral saçlarıyla aynı renk olan kaşları derince çatıldı. Üzerinde ki beyaz gömleğin yakasını bıkkınlık ile çekiştirdi ve üstten bir düğmesini açtı. "Ben sana gece ne yaşandığını sormuyorum, neden odama gelmediğini soruyorum?" Siyah, gür ve biçimli kaşlarım usulca havalandı. Halası ölebilirdi, farkında mıydı? "Sosin az daha ölecekti.." Sosin'in kanlarla kaplı yüzü, hemen yanında dağ gibi duran adamın öfkesi ve konağın taş avlusundan yükselen çığlıklar.. Yekta nasıl tüm bunlara kör ve sağır olabilirdi. "Tüm bunları bilerek çıktı o yola, salaklık etmeseymiş!" Öfkeli çakır gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadı. "Üvey halam için yas ilan edemeyeceğim." Sanırım tüm mesele buydu. Lorin ve sosin, Berzé Şahmaran'ın, rahmetli kumasından olma iki kızıydı. Babadan bir anadan ayrı olan kızları bu konakta benimsemeyen şüphesiz iki kişi vardı. Yekta Şahmaran ve annesi Şehnaz Şahmaran. Dilimin ucuna kadar gelen kelimeleri tüm soğuk kanlılığım ile geri gönderdim. "Berzé hanım avluda, Yekta." diyerek konuşmayı noktaladım. "Bir gören olmadan çık mutfaktan." "Dapir çoktan karalar bağlamış, gözü kimseyi görmüyor." Üzerime doğru bir adım atarak beni tezgahla arasında aldı. "Çok özledim seni, Dilşad." Dudaklarıma değecek dudaklara fırsat vermeden kafamı çevirdim. Yekta hiç bozuntuya vermeden dudaklarını yanağıma bastırdı ve uzun uzun soluklandı. Belime dolanan kalın kolu beni kendine çekti, hiç çekinmeden sertçe kasıklarına bastırdı. "Yekta!" bozguna uğramış sesimin altında küçük bir korku yatıyordu. "Bırak, Yekta!" "Ne bu tavırlar, Dilşad?" Biraz daha üzerime yüklendi, nefesini yüzüme üfkedi ve sertçe konuşmasına devam etti. "Tüm bu hallerinin sebebi, siktigimin yüzüğü parmağına geçmedi diye mi?" Ayaklar altına aldığım gururuma sırtımı çevirdim, aksi taktirde bu konağı feryatlarım inletecek, halama duyduğum öfke yakacaktı. Nazdar Derzîman beni nasıl bir hala düşürdüğünün farkında mıydı? "Hayır!" Kafamı kaldırdım ve burnumu yukarıya diktim. "Hüküm verilene kadar seninle bir temas kurmak istemiyorum." Ben, Yekta Şahmaran'la hiçbir şekilde temas kurmak istemiyordum. Şu an bile dokuduğu yerler sızlıyor, elinin değdiği her bir yeri kesip atmak istiyordum. "O ne demek şimdi?" Yaşadığı afallama Yekta'yı germiş olacak ki bedenimi serbest bırakarak geri çekildi. "Saçma sapan konuşup canımı sıkma, Dilşad." "Sosin hakkında hüküm çıkana kadar, yanıma yaklaşma, Yekta." Sözlerimin altında yatan ima açık bir şekilde ortadaydı. Yekta Şahmaran bunu anlayabilecek kadar zeki bir adamdı. "Berdel olmayacak!" Kemikli çenesi kasıldı, gözleri çakmak çakmak yanmaya başladı. "Geberip gitsinler, umrumda değil. Milletin yediği haltın cezasını ödeyecek adam değilim ben!" Sen adam değilsin Yekta Şahmaran! Yekta Şahmaran'ın sözlerine bir cevap verme tenezzülünde bulunmadım. İstediği kadar esip gürleyebilir, beylik laflar kullanabilirdi. İş Yekta Şahmaran'da bitmiyordu. Bunu bizzat halam dün gece telefonda açık bir şekilde söylemişti. "Hazırlan, Dilşad hanım!" Konuşmayacağımı anladığında devam etti sözlerine. "Evleniyoruz!" Yekta son sözünü söyleyip mutfaktan çıkarken, ardında içimi burkan ağır bir his bıraktı. Tarifsiz bir ağrı... İçime oturan taş bulunduğu yerden uzun bir süre kalkmayacaktı belli ki. Uzun süredir ince ince işlediğimiz, hevesle peşinde dolaştığımız amaca nihayetinde ulaşmıştık ama içimde yeri dolmayan bir boşluk vardı. Derin bir iç çekiş ile mutsuzluğumu taçlandırdım. Şüphesiz aramızda bu başarıya sevinecek tek kişi Nazdar Derzîman'dı. Büyük bir zafer elde etmişti, nasıl sevinmesindi. "Dilşad?" Daldığım düşüncelerden irkilerek ayrıldım, mutfağın zemininde ki bir hayli eski fakat oldukça pahalı halının derin desenlerinden kaldırdığım gözlerimi Hatice ablaya çevirdim. "Hayırlı sabahlar, kızım." "Hayırlısı sabahlar, Hatice abla." "Erkencisin kuzum.." Her sabah kahvaltı hazırlığına geç kalan ilk ve tek kişi olduğum için şimdi bu saatte burada oluşum elbette dikkat çekiyordu. Çünkü Dilşad Derzîman tatlı uykusundan sıyrılamadığı için Allah'ın her günü itina ile geç kalıyordu. "Uyku tutmadı abla." diye geveledim boş bir çabayla "Kimi tuttu ki, kızım?" Hatice abla kaynayan çayın buharına gözlerini kısarak baktı, derin bir iç çekişle devam etti. "Uyku zehir oldu herkese. Adar ağamlar hala ortada yok, Berzé hanımın gözü yollarda kaldı." "Hiçbir haber yok mu, abla?" Sosin için endişeleniyordum. Başına ne gelmişti, ne gelecekti... muammaydı. Sosin'i düşünmeden duramıyordum. "Berzé hanıma da sordum aslında..." sesim gittikçe alçaldı. "Hiçbir şey söylemedi, sustu sadece." "Berzé hanımın içinde öyle bir katran kaynıyor ki, Dilşad." Hatice ablanın yorgun gözleri beni buldu, sesinde az da olsa bir titreme vardı. "Bir süre ağzını bıçak açmaz. Kolay mı, iki evlat bir koca kurban etti, şimdi de Sosin.." Daha fazla devam edemeden sustu, Hatice abla. Sesinde ki hüznü de yüzünde ki karışık ifadeyi de silip attı. "Kötüyü konuşup, kötüyü çağırmayalım, kızım." dedi yumuşacık sesiyle. "Saat kaç oldu, kahvaltı yok ortada daha. Hadi bakalım, hadi!" "Tamam abla, şimdi elbirliğiyle hazır ederiz." Dediyse de uysal Dilşad, içimden bambaşka şeyler geçiyordu. 'Kahvaltı edecek adam mı var, Hatice abla!' diyemeyeceği için sustu. Herkes çekildiği köşede yas ilan etmiş, ağızları bıçak açmıyordu. Konağın üzerinde dolaşan ağırlık şu son iki gündür bambaşka bir seviyeye ulaşmıştı. Öyle ki boğulacak gibi oluyordum. Neyse ki yarın izin günümdü ve taş duvarların ruhumu daraltan baskısına daha fazla katlanmayacaktım. Hatice abla, Hatice ablanın kızı Sıla ve yeğeni Berfin'de mutfağa geldiğinde, artık kahvaltı hazırlıkları ummalı bir hal almıştı. Çeşit çeşit kahvaltılıkların dizili olduğu tepsiyi avluda ki geniş masaya taşırken, ortalık hala daha aynı sessizliğe mahkumdu. Yeni başlayan bahar esintilerinin eşliğinde avlunun geniş bahçesinde yer alan uzun masaya hazırladığımız harikulade kahvaltı sofrasında eksik bir şeyler var mı diye göz gezdirirken, Yekta çıkageldi. Üzerini değişmiş, sabah ki beyaz gömleğin yerini zarif ve belirgin çizgilere sahip gri bir takım elbise almıştı. Göz göze geldiğimiz çapkınca göz kırparak merdivenleri inmeye devam etti. Yekta'nın bu gevşemiş ifadesine tahammül edemediğim için bakışlarımı umarsızca geri çektim. "Babamlar gelmedi mi dapir?" Yekta merdivenlerden inerek masanın yanına yaklaştı, eline aldığı bir dilim peyniri ağzına atarak çiğnemeye başladı. Onun bu tavrı karşısında gerilen Berzé Şahmaran'ın atan rengini ve çatılan kaşlarını korkuyla izledim. "Kurê kerê!" diye çıkıştı, Berzé dapir. Fazlasıyla öfkeli görünüyordu. Çakmak çakmak yanan kara sürmeli gözleri, torunu Yekta'nın üzerinde geziniyordu. "Allah seni bildiği gibi yapsın, Yekta. Tu gûrekî ye!" "Dapir!" Yekta bana yandan kısa bir bakış atarak bozulan yüzünü babannesine çevirdi. "Ayıp oluyor ama.." "Asıl ayıp senin buradan olmandır, oğul!" Berzé Şahmaran'ın ateş tepesinden çıksada sakin kalmaya çalışıyordu, belliydi. "Millete gece zehir olurken, senin evde ne işin var? Niye babanların yanında değilsin, Yekta?" "Ben ne yapayım dapir?" Yekta laftan anlamaz bir şekilde diretmeye devam etti. "Babam, amcam, herkes orada! Benlik bir şey yok, başıma bela alamam." "Vah vaaahhh!" diye feryat döküldü Berzé Şahmaran'ın şiveli sesinden. "Laye kuçuka kire te rabuye! Bela ten sere mera, Yekta efendi!" (Köpek oğlu köpek senin sikin mi kalkmış! Bela yiğidin başına gelir, Yekta efendi!) "Dapir!" diye bağıran Yekta ile gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım. Gördüğü muameleyi fazlasıyla hakediyordu. "He dapir, Ez harbum!" (Azdım) "Kuzzulkurt!" Berzé Şahmaran ve Yekta Şahmaran arasında ki gerginlik konağın geniş kapısının açılması ve içeriye Adar Şahmaran'ın girmesiyle son buldu. Yaşlı yüzünde ki sinirli ve karmaşık ifade en ufak bir acıma duygusu hissettirmedi bana. Adar Şahmaran'a karşı sonsuz bir nefret duyuyordum. İçeriye attığı bir iki adımın ardından kafasını kaldırması ile göz göze geldik. Benim askime onun bana karşı bir hayli sıcak, korumacı ve babacan bir tavrı vardı. Adar Şahmaran için merhametli, yiğit adam derlerdi. Karısını aldatan, evli barklı kadını kendisine oynaş tutan bu pislik benim gözümde ne mert bir insandı ne de yiğit bir adam. Daha fazla Şahmaran'ların derin kaosuna dahil olmamak içine arkamı döndüm ve hızlı adımlarla mutfağa ilerledim. "Hatice abla.." Nefes nefese mutfağa girdiğim vakit, onları yer sofrasına oturmuş kahvaltı yaparken buldum. "Adar ağalar geldi." Hatice abla ağzına attığı lokmayı çiğnemeden ayağa fırladı. Üzerinde ki uzun elbisenin eteğinde ki kırıntıları silkerek tamamen doğruldu. "Eksik var mı sofrada, kızım?" "Yok." diyerek kısa kestim. "Çaylar gidecek bir tek." "Tamam.." Hatice abla çayın altını kapatarak bana çevirdi yüzünü. "Sen otur kahvaltının et, Dilşad'ım." "Yok abla." Hatice ablanın yorgunluğu yüzünden belliydi. Şahmaran konağının yıllardır emektarıydı. Kocası genç yaşta vefat etmiş, kızı ve yeğeni ile bir başına kaldığı zamanlarda Berzé Şahmaran'ın rahmetli kocası, Renas Şahmaran el uzatmış. O gün bugündür de ekmeğini yediği bu konakta fazlasıyla emeği vardı. Hatice abla bunları anlatırken gözlerinde müthiş bir sadakat ve vefa vardı. "Dilşad? Aşık mısın yavrum, nereye daldın?" Yer sofrasında kıkır kıkır gülen kızlara ters bir bakış atarak Hatice ablaya çevirdim yüzümü. "Servisi halledelim, kahvaltıyı beraber yaparız, ablam." "Sen çayları götür o vakit Dilşad, ben Adar beylerin kahvesini yapayım." Bana gerekli emri verdikten sonra kahvaltı yapan iki genç kıza çevirdi mavi gözlerini. "Kuvvetli yiyin, emi!" dedi gülümseyerek. "Az sonra biz oturacağız, sofra ellerinizden öpecek." Bıyık altından gülümsedim ve yüzlerini buruşturan iki kıza kısa bir bakış atarak elimde ki çaydanlık ile birlikte mutfaktan çıktım. Avludan yükselen sesler bacaklarımı titretse de durmadım ve yürümeye devam ettim. Yıllardır benzer sahnelere şahitlik ediyordum fakat alışmak bir kenara dursun, tiksiniyordum. Masanın yanına vardığımda, kimseye bakmadan, elimdeki çaydanlığı masanın üzerine bıraktım. Oyalanmadan, alışkanlıkla hareket etmeye başladım. Yekta'nın bakışlarının ağırlığını üzerimde hissetseyde bir karşılık vermedim. Masada kıyamet kopuyordu. Bardakları masanın köşesinden alıp, dikkatle, usulca doldurmaya başladım. Çayın sıcak buharı havaya yükselip yüzüme çarptı. Geriye çekilerek kafamı bir anlığına yerden kaldırdım ve o an siyah takım elbisesinin içinde, Adar Şahmaran'ın hemen yanında oturan Cihanşah Şahmaran'ı fark ettim. Berzé Şahmaran'ın üçüncü çocuğu, Adar Şahmaran'ın kardeşi ve Yekta'nın amcası... Kısa bir an duraksadım. Her şeyden önce Cihanşah Şahmaran bu tür anlarda varlık gösteren bir adam değildi. Onun dünyasında iş her zaman önce gelir, bu tür toplanmaları daima ikinci plana atardı. Bugün burada olduğuna göre durum oldukça vahimdi. Bu görüntü durumun ciddiyetini daha derinden kavramama sebep oldu. Gözlerim boş boş masanın başında oturan iri kıyım adama bakarken, onun aniden kafasını çevirmesi ile yeşil gözlerim kömür karası gözleriyle buluştu. İrkildim. Gözlerim yaşadığı büyük telaşın getirisi olarak çığlık çığlığa kaçmaya başladı. Kara gözlerde ki soğuk, sert ve donuk ifade bir güçlü bir darbeyle kalbime indi ve yaşadığım telaş boyut değiştirdi. Hızlı hızlı çayları doldurmaya başladım fakat, titreyen ellerim bana hiç de yardımcı olmuyordu. "Vermem!" Berzé Şahmaran'ın gür sesi o an dış dünyaya kapattığım kulaklarımı delip geçti. "Ben kocamı toprağa verdim! Yetmedi, iki yavrumu doyamadan yitirdim. Ben de verecek bir can daha kalmadı." Feryat figan bağıran yaşlı kadını, gelini, Şehnaz Şahmaran sakinleştirmeye çalışıyordu. "Sosin'i toprağın altına koyamam, kıyamam! Emanet onlar bana. Berdel olacak! Yok derseniz ananız canını ortaya atacak!" "Kafayı mı yedin sen dapir?" Yekta'nın oturduğu yerden ayağa fırlamasıyla oturduğu sandalye sertçe taş zemini boyadı, gürültüsü avludan yankılandı. "Kaçarken kime sormuş Sosin xanım? Berdel merdel yok! Herkes cezasını çek-" "Yekta!" Cihanşah Şahmaran'ın gür, sert sesi herkesin susmasını sağladı. Öfkeyle burnundan soluyan adamın, boynunda gerilen damarlarına kayan gözümü hemencecik çektim. "Sen değil, zaten!" diye aralarına girdi Berzé Şahmaran. Aralarında hır gür çıkmasını istemediği için sesinin tonunu şimdi biraz olsun düşürmüş, kendinden emin bir şekilde konuşmaya devam etmişti. "Aklı bir karış havada olan adamdan aşirete ağa mı olur?" Berzé Şahmaran'ın dudaklarından dökülen sözler ile herkes şaşırdı. Yekta ve Şehnaz Şahmaran, şaşkınlık ve öfkenin yakıcı etkisiyle, önce kısa bir an birbirlerine bakarak ardından dapire yöneldiler. Anne ve oğulun gözlerinde meydana gelen gizli bir korku, ama aynı zamanda yakıcı bir sinir vardı. Yekta’nın Adar Şahmaran'ı andıran yüzü kasılmış, kaşları çatılmıştı. Tıpkı kendisi gibi annesi Şehnaz’ın da yüzüne hakim olan aynı duygular vardı ve iki dudağının arasına sıkışan bir öfkeyle dapire bakıyordu.., Olup bitenlere anlam vermeye çalışıyorlardı. Adar ve Cihanşah Şahmaran’ın yüzlerinde en ufak bir değişim yoktu. Buz gibi bir sessizlikle, düz bir ifadeye sahiptiler. Yekta ve Şehnaz’ın tepkilerinin aksine bu ikilinin bakışları oldukça düz ve boştu. "Berdel olacak, Cihanşah'ım evlenerek aşiretin başına geçecek." Berzé Şahmaran'ın sözleri ile çakmak çakmak yanan gözlerini annesine çeviren Cihanşah Şahmaran'la kısa bir an tekrar göz göze geldik. Yekta değil, Cihanşah Şahmaran aşiretin başına geçecek. İşte Nazdar Derzîman'ın planı şimdi suya düşmüş, her şey geri dönülemez bir şekilde mahvolmuştu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE