Tanrısal Bakış Açısıyla
Kara, gözyaşlarından tükenmiş bir halde Azer’in kollarına sığınmıştı. Odada tek ses, onun hıçkırıklarıydı. Azer, sımsıkı sarıldı nişanlısına; kalbi öfke ve sevgi arasında parçalanıyordu.
“Artık sustum Kara,” dedi kısık bir sesle. “Kavgayı bıraktım. Senin gözyaşların bana yeter.”
Kara başını göğsüne yasladı.
“Gitme… ne olur gitme, Azer. Sabaha kadar yanımda kal.”
Azer, bir an bile tereddüt etmedi. Çekildiği sandalyeyi yatağın yanına çekti. Kara elini onun eline sıkıca kenetledi, bırakmadı. Saatler geçti. Ne Kara uyuyabildi ne de Azer gözlerini kapatabildi. Sadece birbirlerine tutunarak sabahı buldular.
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından süzülürken, odanın kapısı usulca açıldı. Hızır Ali içeri girdi. Kardeşinin gözlerinin şiştiğini, Azer’in yorgun yüzünü görünce sessizce derin bir nefes aldı.
“Azer, kahvaltıya iniyoruz. Babam seni de çağırıyor.”
Azer başını salladı. Kara’ya dönüp elini okşadı.
“Ben hemen geliyorum. Sen biraz dinlen.”
Kara korkuyla elini sıkı tuttu.
“Gitme…”
Azer, gözlerinin içine baktı.
“Bir yere gitmiyorum, Kara. Aşağıda olacağım. Sonra yine yanına çıkacağım.”
Kara yavaşça başını salladı ve elini bıraktı.
---
Aşağıda ağır bir sessizlik vardı. Çakırbeyli sofrası, bugüne kadar nice kavga ve barışa şahit olmuştu, ama bu sabah farklıydı. Herkesin gözleri Azer’e çevrilmişti.
Hızır ilk sözü aldı.
“Oğlum… Kızım sana emanet edilmiş. Dün gece duyduklarımız kolay değil. Ama senin de tavrın kolay değildi.”
Azer başını önüne eğdi. İlk kez Hızır Çakırbeyli’nin karşısında suskun kalıyordu.
İlyas söz aldı:
“Biz Kara için canımızı ortaya koyarız. Ama sen dün gece onu bir kez daha yıkmışsın. Bu kızın en büyük yarası ‘yalnızlık’. Sen de üstüne tuz basıyorsun.”
Azer öfkesini bastırmaya çalışsa da dayanamadı:
“Ben yalnız bırakmadım! Tedavi olsun diye uğraşıyorum. Onu kurtarmak için bağırdım, kavga ettim. Çünkü onsuz nefes alamam!”
Behzat kahkahasını patlattı.
“Bak bak! Aşık delikanlıya bakın siz. Ama doğru söylüyor kanka… bu Kara senin elinden başka kimseyle yola gelmez.”
Masada kısa bir sessizlik oldu. Meryem söz aldı:
“Azer oğlum… Kara senin yanında huzur buluyorsa, onun tek sığınağı sensin. Ama sen de onun düşmanı gibi davranırsan, o kız daha da içine kapanır.”
Azer gözlerini yumdu. Kalbinde büyük bir yük vardı. Sonunda kısık bir sesle konuştu:
“Tamam… o halde sonuna kadar yanında olacağım. İsterse bağırıp çağırsın, ister beni itti sansın… ben onun elini bırakmayacağım.”
Hızır ağır ağır başını salladı.
“İşte budur. Çakırbeylilere yakışan da budur.”
---
O sırada yukarıdan bir ses geldi. Kara, merdiven başında durmuş, hepsini dinliyordu. Yorgun ama umut dolu gözlerle Azer’e baktı.
“Azer…” dedi kısık bir sesle.
Herkes sustu. Azer başını kaldırıp ona baktı. Kara’nın gözleriyle söylenen tek bir şey vardı: “Gitme.”
Azer yerinden kalktı, hiç tereddüt etmeden merdivenleri çıkıp Kara’nın yanına yürüdü. Onu kolundan tutup yanına çekti. Bütün salonun önünde, gözlerinin içine bakarak söyledi:
“Bırakmayacağım Kara. Bundan sonra hiçbir yerde, hiçbir şartta yalnız bırakmayacağım.”
Kara’nın gözlerinden yaş süzüldü. Bu defa gülümseyerek ağlıyordu. Çakırbeyliler birbirlerine baktı. Belki de ilk kez, Kara’nın yüzünde gerçek bir umut ışığı belirmişti.
Sabahın hüznü, Çakırbeyli konağının duvarlarına sinmişti. Herkes kendi düşüncelerine gömülmüşken, en ağır yükü taşıyan yine Kara’ydı. Azer’in koluna yaslanmış, yavaş adımlarla odasına dönüyordu. Merdivenlerden çıkarken bile başını hiç kaldırmadı; sanki göz göze gelse kırılacak, parçalanacak gibiydi.
Azer ise onun her adımına dikkat kesilmişti. Sanki bir kez daha dengesini kaybederse, kendi nefesi de yarım kalacaktı. Kara’nın yanından ayrılmak istemiyor, onun her nefesinde kendini yeniden buluyordu.
Odaya girdiklerinde Kara, yatağın kenarına oturdu. Elleri titriyordu. Azer, dizlerinin üzerine çöktü ve elini tuttu.
“Artık susma, Kara,” dedi. “Ne hissediyorsan söyle. Öfkeni, kırgınlığını, korkunu… ama saklama. Ben varım.”
Kara’nın gözleri doldu. Dudaklarından güçlükle birkaç kelime döküldü:
“Ben… ben artık güçlü değilim, Azer. İçimde bir boşluk var. Kapatmaya çalışıyorum ama olmuyor.”
Azer, elini yüzüne götürdü. Gözyaşlarını sildi, alnına bir öpücük kondurdu.
“Senin boşluğunu ben dolduracağım. İzin ver, senin bütün yükünü ben taşıyayım. Çünkü ben sensiz hiçbir şey değilim.”
Kara ilk defa usulca başını salladı. Sanki yıllardır direnmekten yorulmuş, teslim olmayı öğreniyordu.
---
Aşağıda ise fırtına dinmemişti. Hızır, Behzat ve İlyas kendi aralarında konuşuyordu.
İlyas kaşlarını çatmıştı.
“Abi, ben hâlâ endişeliyim. Kara’nın yaraları derin. Azer’in sabrı taşıyacak mı?”
Behzat gülerek araya girdi:
“Taşır lan, taşır. Kardeşim var ya, delikanlılığın kitabını yazdı. Kara’yı bırakmaz.”
Hızır ise derin bir nefes aldı.
“Umarım öyle olur. Çünkü Kara’nın bir kez daha yıkılmaya gücü yok. Azer de bunu biliyor.”
Meryem sofradaki sessizliği bozdu:
“Kara’nın gözlerinde ilk defa umut gördüm. Eğer Azer sözünde durursa, bu evde belki de en büyük mucizeyi göreceğiz.”
Gece olduğunda Kara, odasında tek başına kalmak istemedi. Karanlık ona ağır geliyordu. Sessizce kapıyı aralayıp Azer’i çağırdı.
“Azer… benimle kalır mısın?”
Azer tereddüt etmedi, yanına geçti. Yatağın kenarına oturdu, Kara başını yine onun göğsüne yasladı. Kalp atışlarını dinleyerek nefes aldı.
Odada yalnızca gecenin sessizliği ve kalplerinin ritmi vardı.
Azer fısıldadı:
“Ne olursa olsun… senin yanındayım. Artık kavga yok, yalnızlık yok. Biz varız, Kara.”
Kara gözlerini kapattı, dudaklarından tek bir kelime döküldü:
“Biz…”
Ve uzun zaman sonra ilk kez huzurlu bir uykuya daldı. Azer, sabaha kadar gözünü bile kırpmadan onun uykusunu izledi.
İşte o gece, Çakırbeyliler konağında yeni bir başlangıcın ilk adımı atılmıştı. Kara’nın umudu, Azer’in sözüyle yeniden filizlenmişti. Ama dışarıda fırtınalar dinmemişti. Onları bekleyen daha büyük sınavlar vardı.
Sabah olduğunda konakta hayat kaldığı yerden akıyordu, ama Kara’nın odasında başka bir sessizlik hakimdi. Azer, sabaha kadar onun başucunda oturmuş, tek bir an bile gözlerini ayırmamıştı. Yorgun düşmüştü belki ama kalbinin ağırlığı, uykuya direnen gözkapaklarını yenmişti.
Kara uyandığında ilk gördüğü şey, Azer’in yüzü oldu. Gözleri kan çanağına dönmüş, ama hâlâ elini sıkıca tutuyordu. Kara’nın dudaklarına istemsiz bir tebessüm yayıldı. İçinde tarifsiz bir minnet vardı.
“Gitmemişsin…” dedi kısık bir sesle.
Azer başını hafifçe salladı.
“Ben söz verdim, Kara. Bundan sonra hiçbir yere gitmeyeceğim.”
Kara’nın gözleri doldu ama bu kez ağlamadı. Gözyaşları yerini yavaş yavaş güvene bırakıyordu.
Aşağıda ise bambaşka bir hava esiyordu. Çakırbeyli masasında ağırbaşlı bir sessizlik vardı. İlyas, gazeteyi eline almış gibi görünse de aklı başka yerdeydi. Behzat’ın neşesi bile kaybolmuştu.
Hızır, önündeki çayı karıştırırken derin bir sesle konuştu:
“Bizi dışarıda bekleyen işler daha ağır. Ama evin içi huzur bulmadan dışarıdaki savaş kazanılmaz.”
İlyas kaşlarını çattı:
“Abi, haklısın. Azer’le Kara birbirlerine tutunursa her şey yoluna girer. Ama biliyoruz ki düşmanlarımız bu zayıflığı kullanmaya kalkar.”
Behzat masaya yumruğunu vurdu.
“Kim Kara’ya göz dikerse, önce beni karşısında bulur. Çakırbeyli’ye sığınan kimseye dokundurmam.”
Hızır gülümsemeden edemedi.
“İşte bu yüzden aile olmak zorundayız. Kara sadece Azer’in meselesi değil. Hepimizin meselesi.”
Öğleye doğru Kara, odasından çıkmak istedi. Günlerdir içine kapanmıştı; ama bu defa yanında Azer vardı. Onun eli Kara’nın elinde, adımları birlikte atıyorlardı. Merdivenlerden indiklerinde, salondaki herkes başını kaldırıp onlara baktı.
Meryem, anneliğin şefkatiyle gözyaşlarını tutamadı.
“Gel kızım… masamız sensiz eksik.”
Kara biraz ürkek, biraz da utanarak masaya oturdu. Sessizlik vardı ama bu sessizlik gergin değil, umut doluydu.
Behzat gülümseyerek eğildi.
“Hoş geldin küçük hanım. Azer’in yanına otur, bak koca delikanlı sabaha kadar seni bekledi.”
Azer sertçe baktı ona ama masadaki tebessümler gerilimi dağıttı. Kara’nın dudaklarından küçük bir “teşekkür ederim” döküldü.
Tam o sırada kapının tokmağı gürültüyle döndü. İçeri, hızlı adımlarla gelen bir adam girdi. Çakırbeyliler’in korumaları arkasında, nefes nefese kalmıştı.
Adamın yüzü ter içinde, sesi titriyordu:
“Reis… kötü bir haber var. Gece yarısı depolarımızdan biri yakıldı. Ve duvarda tek bir not bırakılmış…”
Herkesin bakışları adama çevrildi. Adam elindeki kağıdı masaya bıraktı.
Kağıtta tek bir cümle yazılıydı:
“Çakırbeylilerin en zayıf noktası: Kara.”
Masadaki sessizlik buz gibi kesildi. Kara’nın rengi soldu. Azer’in kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Yumruklarını sıktı, ayağa fırladı.
“Kim yaptıysa, kim Kara’nın adını ağzına aldıysa, kanını içmeden bırakmam!”
Hızır gözlerini kısmıştı.
“Savaş kapımızda. Ve bu kez sadece Çakırbeyli adı değil… Kara’nın hayatı da hedefte.”
Kara korkuyla Azer’in koluna sarıldı. Bu defa hıçkırıklar yoktu, ama gözlerinde derin bir dehşet vardı.
Azer, onun yüzüne baktı, sonra bütün aileye meydan okurcasına konuştu:
“Ne olursa olsun… Kara’yı kimseye dokundurtmam. Onu korumak için kendi canımdan vazgeçerim.”
Ve o an herkes gördü: Azer’in gözlerindeki kararlılık, sıradan bir sevginin değil, ölümüne bir bağlılığın yeminini taşıyordu.