TERSLİKLER

1320 Kelimeler
Bir süre her şey sessizdi. Sanki o gün yaşananlar hiç olmamış gibi… ya da herkes olmuş da üstünü örtmüş gibi davranıyordu. Alper iki gün sonra geldi. Yüzünde o tanıdık mahcup ifade vardı. İnsan bir şey yapıp da yakalandığında takındığı o yarım suçlu, yarım masum hal… Özür diledi. Kendince bahanesi de hazırdı tabii. Erkek arkadaşım onu sevmiyormuş. Alper de onu fazla baskıcı buluyormuş. Oysa ben defalarca anlatmıştım. Öyle biri değildi. Ama bazı insanlar, birini sevmedi mi, ona bir etiket yapıştırır ve o etiketten başka bir şey görmez. Alper de öyle yapmıştı. “Rahatsız oluyordu benden.” dedi. “Bana göre bu kıskançlık ve kontrol meraklısı.” İçimden “Sen ne anlarsın?” demek geçti ama sustum. Sonra Ferhat’ tan bahsetti. “Gerçekten beğenmiş seni.” dedi. “İlk başta karşı çıktım zaten. Ama… ikna etti.” Bir an durdu. Gözlerimin içine bakamadı. “Çok iyi biri.” diye ekledi. “Sadece… senin yanında ondan bahsetmemi istedi. Sana baskı yapmadım. Hakkında da öyle çok bir şey söylemedim. Yaşın… bölümün … araba meselesi işte…” Cümlesi kendi içinde eridi gitti. Onu dinlerken fark ettim; aslında yaptığı şeyin ne kadar büyük olduğunu o da tam anlamıyla kavrayamamıştı. Ona göre bu, küçük bir aracılıktı. Bana göre ise sınır ihlaliydi. Yine de affettim. Çünkü bazı hatalar kötü niyetten değil, aptallıktan yapılır. Alper’ inki de öyleydi. Ama içimde bir şey yer değiştirdi. Tabii ki eskisi gibi olamayız artık. Zaten hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Kırılan şeyler ya iz bırakır ya da tamamen değişir. Bizimki iz bırakanlardandı. Ama bunu büyütmedim. Hayatımın merkezine koymadım. Alper ’le tanışıyorlardı. Aynı çevre, aynı ortam… Birçok kişi arkadaşlarının birlikte olmasını ister. Bu daha çok kızlar arasında olur derler ama ben öyle düşünmem. Benim için insan, insandır. Arkadaşlarımı cinsiyetlerine göre seçmem. Seçtiysem de bir sebebi vardır. Tek çocuğum. Bu insanı biraz garip büyütür. Kendi kendine yetmeyi erken öğrenirsin. Babamlayken daha farklıydım. Onunla maça giderdim mesela. Bağırırdım, küfrederdim hatta bazen. Çekirdek çitlerdik tribünde. Erkeklerin arasında kaybolmazdım. O dünyaya yabancı değildim. Ama asıl hayat annemleydi. Ve annemle hayat… biraz sertti. İki kişilik bir evde üç kişilik sorumluluk vardı. O yüzden büyümek zorunda kaldım. Evdeki ufak tefek tamiratları öğrendim. Musluk akıtıyorsa sıkmayı, priz bozulduysa kurcalamayı, dolap kapağı düşüyorsa yerine takmayı… Çünkü dul bir kadının evine sürekli tamirci girip çıkarsa, komşuların dili durmaz. Bazı şeyleri ihtiyaçtan değil, mecburiyetten öğrenirsin. Ben de öyle öğrendim. Belki bu yüzden içimde biraz “erkek tarafı” da var. Ama bu, kadınlığımı eksiltmiyor. Aksine, daha çok sahip çıkıyorum. Dünyaya bir daha gelsem yine kadın olmak isterim. Aynı hayatı seçmem belki… ama aynı cinsiyeti seçerim. Çünkü güçlü olmayı öğrendim. Erkek arkadaşlarımla rahat konuşurum. Yabancılık çekmem. Ama kurallarım vardır. Herkes bilir. Benim için biri arkadaşımsa… gerçekten arkadaşımdır. Dünyada bir tek biz kalsak bile, o çizgi değişmez. “Arkadaştık, sonra aşık olduk” hikayeleri bana göre değil. Çünkü ben birine arkadaş derken… ona güvenirim. En filtresiz hâlimi gösteririm. Bazen sevgilimin bile bilmesini istemeyeceğim şeyleri paylaşırım. Ve bu güven… benim için kutsal sayılır. O yüzden bir arkadaşın gelip de “Ben sana aşık oldum” demesi romantik değil. İhanettir. Benim gözümde düpedüz ihanettir. Kabul ediyorum, bazı erkekler önce arkadaş gibi yaklaşır. Sonra “bakalım ne olur” diye düşünür. Ama Alper öyle değildi. Üç yıldır arkadaşım. Beni tanıyordu. Sınırlarımı biliyordu. Belki ilk kez yanlış bir şey yaptı. Belki de ilk kez başkasının sözüne, benimkinden fazla değer verdi. Ama yine de… Onu tamamen silmedim. Çünkü bazı insanlar hatalarıyla değil, geçmişleriyle tartılır. Alper de… hala o tartıda tamamen kaybetmiş sayılmazdı. ... Sonra… hayatımda bir şeyler tepetaklak gitmeye başladı. Öyle yavaş yavaş değil. Bir sabah uyanırsın ve her şey yerinden kaymış gibi hissedersin ya… öyle. İlk darbe ev sahibinden geldi. “Evimden çıkın.” dedi. Öyle oturup konuşarak, orta yolu bularak değil. Direkt. Keskin. Sanki biz kiracı değil de düşmanız. Sebep? “Öğrenciye ev verdiğime pişmanım. Evi berbat etmişsiniz.” Yalan. Düpedüz yalan. O evi ilk tuttuğumuz günü hatırlıyorum. Kapı zor kapanıyordu. Musluk damlatıyordu. Dolap kapakları eğriydi. Duvarlar kirliydi. Kimse kusura bakmasın ama o ev zaten “berbat” haldeydi. Biz yaşanır hale getirdik. Ben getirdim. İşim düştüğünde usta çağırmayı bilmez miydim? Bilirdim. “Yaptırdım, kiradan düşelim.” demeyi bilmez miydim? Onu da bilirdim. Ama yapmadım. Çünkü her şeyi para hesabına dökmeyi sevmem. Ve çünkü… o evde gerçekten yaşadım ben. Sadece kalmadım. Musluğu kendim sıktım. Dolap kapağını kendim düzelttim. Kırılan yerleri elimle toparladım. Cebimden çıkan üç beş kuruşluk malzemenin lafını bile etmedim. Ama mesele zaten hiçbir zaman o değildi. Bazı insanlar sen ne yaparsan yap, günün sonunda seni suçlu çıkaracak bir sebep bulur. Ev sahibi de öyleydi. O an anladım ki bu “evi berbat etmişsiniz” meselesi değil. Bu, “çıkın” demek için uydurulmuş bir bahaneydi. Ve içimde bir şey daha yerinden oynadı. Çünkü insanın evi… sadece dört duvar değildir. Hele ki bir şehirde, başka hayatların ortasında tutunduğun tek yerse… Orası biraz sığınağındır. Ve biri gelip o sığınağı elinden almaya çalıştığında… insan sadece taşınacak yer aramaz. Biraz da tutunacak yer arar. Ama asıl kötü olan şuydu: Bu daha başlangıçtı. Kontrat vardı elbette. Ama bitmesine sadece bir ay kalmıştı. Kağıt üstünde haklı olmak, gerçek hayatta işine yaramıyor bazen. Bir ayda ev bulup çıkmamız gerekiyordu. Bir ay. Öğrenciysen, bütçen belliyse, hele bir de düzgün bir yer arıyorsan… bir ay hiçbir şeydir. Kapı kapı gezdik. İlan baktık. Aradık. Gittik. Bekledik. Bir ev sahibiyle neredeyse anlaştık bile. İçim ilk kez biraz rahatlamıştı. Sonra aradı. “Vazgeçtim.” dedi. Sebep bile söylemedi. İşte o an insan anlıyor; mesele ev değil. Mesele, öğrenci olman. Tam umudu kesmeye başladığımız sırada Alper geldi. Yüzünde yine o “kararsızım ama söyleyeceğim” ifadesi. “Aslında söylemeyecektim.” dedi. “Yani sen ondan pek hoşlanmıyorsun ama… ev bulamadınız.” İçimden “konuya gir artık” dedim. “Ferhat ’ın karşı dairesi boş. İsterseniz bir bakın. Kirası da uygun demişti.” Direkt reddettim. Düşünmedim bile. Ama Emel… Emel pratik bir kızdır. Duyguyla değil, çözümle hareket eder. “Bir bakmakla bir şey kaybetmeyiz,” dedi. Nevra da ona katıldı. Ben ne kadar istemesem de… çoğunluk karar verdi. Gittik. Ev güzeldi. Temizdi. Düzenliydi. Öyle eski evimiz gibi idare eder değil, gerçekten yaşanacak bir yerdi. İnsan bazen istemediği bir şeyin bu kadar düzgün çıkmasına sinir olur. Ben de oldum. Ferhat konuştu. “Burada kuzenim oturuyordu. Mezun olup memlekete döndü.” dedi. “Ev sahibi birkaç erkeğe birden vermiyor. Ona tek diye vermişti. Aynı şekilde bana da.” Sakin, ölçülü konuşuyordu. “Siz kızsınız. O yüzden birden fazla kişi kabul eder. Zaten o yüzden boş kaldı bugüne kadar. İsterseniz konuşurum.” Her şey… fazla kolaydı. Bu da beni rahatsız ediyordu. Ben “arayalım, başka bakalım” dedikçe Emel ve Nevra daha çok bastırdı. Mantıklıydı çünkü. Kira uygundu. Hatta eski evimizin zamlı halinden daha ucuzdu. Yani kalsak zam yapacaktı ve yapacağı zam belliydi. Ama ona o zam bile yeterli gelmemişti ki zaten bahane bulmuştu. Apartman düzgündü. Konum iyiydi. Ve en önemlisi zamanımız yoktu. Sonunda… tuttuk. Hem de çıktığımız evle aynı fiyata. Çıktığımız fiyata. Ferhat kız öğrenciler zor durumdalar falan demiş ev sahibi de dediği fiyattan aşağı inmiş öyle dedi yani. Bazen insan bir kararı isteyerek vermez. Sadece başka seçeneği olmadığı için verir. Benimki de öyleydi. Taşınma meselesi çıktı sonra. Eşyalar, koli, merdiven, taşıma… Daha biz ne yapacağız diye düşünürken Ferhat yine devreye girdi. “Bir akrabamın kamyonu var.” dedi. “Nakliye işi yapıyor. Boş gününde getirir, taşırız.” İtiraz edecek halim kalmamıştı. Zaten Emel çoktan kabul etmişti bile. Dediğini de yaptı. Kamyon geldi. Eşyalar yüklendi. İndirildi. Yerleştirildi. Biz daha “nasıl olacak” derken her şey olmuştu. Ve fark etmeden… hayatım bir kez daha yer değiştirmişti. Günümüz dolmadan üç gün önce çıktık eski evden. Anahtarı teslim ederken içimde garip bir his vardı. Orayı çok sevdiğimden değil… Ama insan, alıştığı yerden koparken bir şey hissediyor işte. İyi ya da kötü fark etmiyor. Böylece… Ferhat ’la komşu oldum. İstemeden. Planlamadan. Ve en kötüsü… Bu durumun, sadece bir “tesadüf” olup olmadığını hala bilmiyordum. Çünkü bazı insanlar hayatına öyle bir girer ki önce yardım ederler. Sonra yerleşirler. Ve sen ne zaman fark ettiğini anlamazsın bile.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE