Harun'un Anlatımından Devam
Şişeyi kafama dikip tek bir yudum bile dudaklarıma ulaşmazken hışımla fırlattım onu yere. "Siktir! Bitmiş lan bu! Yenisini getir hemen!"
"Tabi Harun bey."
Koltukta arkamı yaslanıp yayıldım. Kaç şişe içersem içeyim sabahki görüntü gözlerimin önünden gitmiyordu. "Sen benim olacaktın Efsun. Sadece benim." ama o, gözlerimin önünde Savaş'ı öpmüştü. Bana dokunmuyordu ama daha yeni tanıdığı o herifi öpmüştü!
"Kahretsin!" önündeki sehpayı tekmeledim. Bardaklar ve boş şişeler büyük bir gürültüyle düşerken ayağa kalktım.
Bir baş dönmesi eksikti.
"Ama yok, Efsun asla evet demeyecek. Onun evet dememesi için her şeyi yapacağım."
Sinirle etrafta dolanırken başımı kaldırdım. "Zahit!" diye bağırdım.
Kapının önünde olmalıydı. Zaten hele bir olmasın...
"Buyrun Harun bey?"
"Savaş'ın evine girene çıkana dikkat edin. Yarın nikah olacak. O eve bizden biri girmeli. Girmek zorunda."
"Catering şirketinden birini bulabiliriz Harun bey."
Başımı salladım. "Olur. O olur." derken yalpaladım. Kendimi koltuğa bıraktım. "Efsun yarın evet demeyecek. Asla."
"Peki Harun bey. Elimizden geleni yapacağız."
"Elinden geleni değil lan! Canını versen bile yapacaksın. Bu iş hallolacak."
"Anladım Harun bey." dediğinde elimi kaldırdım.
Defolup giderken bir şişe daha bırakıldı sehpaya. Kimin bıraktığını görmedim. Önemsemedim de. Sadece uzanıp açtım.
Bu gece her şeyi unutmak için çok daha fazlasını içmeliydim.
~ ~ ~ ~ ~
Savaş'ın evinin arka sokağında beklerken karşımdaki kıza baktım. "Bu mu lan?" diye sordum Zahit'e.
Bu kız mı benim işimi halledecekti?
"Para karşılığında istediğimizi yapmayı kabul etti Harun bey. Ne istersek yapacak."
Yapacak bir şey yok. Razı gelecektik.
"O ilacı verebilecek misin Efsun'a?" deyip kıza yaklaştım.
Bu ürkek ceylan mı başaracaktı bu işi?
"Ben paramı alırım, işimi de yaparım."
Tek kaşımı kaldırdım. "İşini yapamazsan ne olacağını biliyor musun?" dediğimde kaşlarını çattı.
Belli ki paraya ihtiyacı vardı ama şu an kimin karşısında olduğunu bilmiyordu. "Basit bir ilaç. İçeceğine karıştırırım."
Başımı salladım. "Güzel. Umarım başarılı olursun. Yoksa sana yapacaklarımdan kork."
Geri çekilip arabaya doğru adımlarken Zahit'e döndüm. Gerisi ona kalmıştı.
Kıza ilacı verdiğinde ve Efsun o ilacı içtiğinde evet diyemeyecekti. Kendine gelmesine izin vermemek için onu her gün zehirlerdim gerekirse.
Efsun benden başkasına evet demeyecekti. Yasaktı. Efsun benden başkasına yasaktı.
~ ~ ~ ~ ~ ~
Efsun'un Anlatımından Devam
Gerginlikle odanın içinde turlarken yatağın üzerindeki gelinliğe baktım. Çok zarif, çok güzeldi. Ama bir kez daha gelinlik... İki gün önce giyerken ölmek istiyordum. Ama şimdi, yaşamak için giyecektim bu gelinliği.
Yine de çok gergindim.
Ben bugün evleniyordum.
Kapı tıklatıldı. Savaş olmalıydı. "Gel."
Tam tahmin ettiğim gibi Savaş kapıyı aralayıp içeri girdi. Kahvaltıdan beri odamda bomboş dolanıp duruyordum çünkü.
"Efsun?" etrafa bakındı. Şimdiye çoktan giyinmiş olmalıydım. "Annem ve babam geldi. Ablamlar da."
"Özür dilerim ben giymek istedim ama..." Bir bahane aradım. Bulamadım. "Dalmışım öyle." dedim başımı önüme eğip. Düşünüp duruyordum.
"Sorun değil. Hadi gel seni onlarla tanıştırayım."
Başımı salladım. Hazırlanmadan önce onlarla tanışabilirdim. Ne de olsa o da henüz hazır değildi.
"Annenle baban nasıl biri?"
"Annem Perihan Göktaş. Son yaşananlardan dolayı biraz üzgün haliyle. Böyle bir şeyi beklemediği için sana saçma bir şey derse alttan al. Önemseme. Babam Aziz Göktaş. Konuşamıyor."
Kaşlarımı kaldırdım. "Ne demek konuşamıyor?"
"Sekiz yıl önce bir kaza geçirdi. Ses telleri zarar gördü. Seni duyabilir ama konuşamaz. Babam rahat bir adamdır. Seni de kızı gibi görecektir eminim."
Babasının konuşamıyor olmasına üzüldüm ama hayat işte.
"Çok üzüldüm, geçmiş olsun."
Anlayışla gülümsedi. "Sağ ol. Hadi onları bekletmeyelim."
Başımı salladığımda kenara çekilip geçmem için yer verdi. Bu kez onu arkamda bıraktım, ona güvenmeye başlıyordum.
Merdivenleri inerken ne kadar gergin olsam da aşağı indim. Salondan Gökçe'nin sesleri duyuluyordu.
"Anne, ben mi daha güzelim yoksa gelin mi?"
"Aaa kızım, gelinden güzel olma bugün. Olmaz mı? Bak üzülür sonra."
"Yaa, üzülmesin o zaman." dediğinde salona girmiştik. Gökçe'nin gözleri beni buldu. "Ama gelinlik giymemiş ki."
Onun sesiyle hepsi bana dönmüştü.
Tekli koltukta sanırım babası oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış, elleri koltuğun kenarındaydı. Rahat bir tavırda gülümsüyordu.
Kırlaşmış saçları, çökmüş yüzüne rağmen karizmatik duruyordu. Yalan yok.
"Gelin hanım hazır değil belli ki." diye seslendiğinde annesine döndüm.
Babasına nispeten genç görünüyordu. Kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Onun da tıpkı benim gibi yeşil gözleri vardı. Daha koyu haliyle... Göz kenarında, dudağının kenarında çizgiler vardı ama güzelliğinden hiçbir şey götürmemişti.
"Kusura bakmayın efendim. Henüz hazırlanamadım."
Ayağa kalkıp karşıma geçti. Baştan aşağı süzerken gerginliğim hat safhadaydı. Dün kızının kıyafetlerini giymiştim. Bugün ise Savaş'ın sabah odama getirdiği kıyafetlerden giymiştim. Kızının kıyafetlerini üzerimde görse kim bilir neler hissederdi? Böylesi daha iyiydi ama üzerimdeki gerginliği atamıyordum hâlâ. Bir de böyle bakmasa...
Neyseki uzun sürmedi. "Çok güzelmişsin." deyip ellerini kaldırdı. Omuzlarıma dokunmak istediğinde irkilerek geri çekildim.
Yaptığım hareket sonucunda şaşırmıştı ama bir şey demeden Savaş'a döndü. Ne oluyor der gibiydi yüzü...
"Efsun'un küçük bir rahatsızlığı var." keşke ablası daha önceden anlatmış olsaydı. Daha rahat hissederdim. Unutmuş olsa gerekti. "Kimseye dokunamıyor, dokunulmasını da istemiyor. Biz de bu duruma saygı gösterelim."
"İyi de oğlum, siz birbirinizi dokunmadan nasıl?"
"Anne, boşver şimdi bunları. Hadi oturalım."
Savaş koltuğu işaret ettiğinde önce annesi oturdu. Ben de yanına oturdum. O an bahçedeki kalabalığı fark ettim. Dışarıda hazırlık görülüyordu.
Nikah bahçede olacaktı demek.
"Bu nikah işi neden bu kadar aceleye geldi hâlâ anlamış değilim Savaş. Kardeşinin durumu ortadayken bir de."
"Kardeşimin durumunu değiştirmeyecek bu gerçek anne. Ben aşık oldum ve bu işi uzatmayacağım."
Kardeşinin lafı sürekli geçiyordu ama ona ne olduğunu bir türlü söyleyen yoktu. Merak ediyordum.
Harun ona kim bilir ne yapmıştı? Bana yaptıklarına bakacak olursam o da çok zor günler geçirmiş olmalıydı. Öyle ki adı geçiyordu ama kendisi ortada bile yoktu.
"Meyvesuyu!" diye bağırdı Gökçe.
Bir kadın meyvesuyu getirdi herkes için. Gülümseyerek eğildi ve önce Gökçe'ye verdi. "Al bakalım fıstık."
Gökçe bardağını sıkıca tutup içerken başka bir kadın da sehpanın üzerine çikolata, kurabiye gibi şeyler bıraktı.
"İstemiyorum." dedi Perihan hanım. Kadın elindeki bardağı Savaş'a uzattı.
Savaş bardağı alıp bana uzattı. "Al bakalım." dediğinde bardağa uzandım.
"Ah, pardon efendim. Onun içine sanırım bir kıl düşmüş." dedi. Savaş elindeki bardağa bakındı. Ben de bir şey göremiyorken kadın elinden bardağı aldı.
Başka bir bardak uzattı Savaş'a. "Buyurun efendim." dediğinde Savaş bir kez daha bardağı bana uzatıp gülümsedi.
"İç. İyi gelir." dediğinde başımı sallayıp bardağı aldım.
"Siz de alır mıydınız Savaş bey?"
"Yok, teşekkür ederim." dediğinde kadın uzaklaştı. Burada çalışmıyordu. Nikah için gelmiş olmalıydı.
Önüme dönüp içeceğimden bir yudum aldım. "Mahir gelmeyecek mi?" diye sordu Nil abla.
"Mahkemede. İşi bittiğinde gelir, nikaha yetişir."
"Eee, nikaha şunun şurasında ne kaldı? Biz de gelin hanımı hazırlayalım."
İsmim geçince ona döndüm. "Ben hallederim hemen aslında."
"Olmaz öyle şey, meyvesuyularımızı içip gidelim odana."
Başımı salladım. "Olur. Tabi..."
"Kurabiye de yiyelim!" dedi Gökçe. Çikolatalı bir kurabiyeyi alıp bana uzattı. "Bunu sana getirdim. Sen ye."
Gülümseyip kurabiyeyi aldım elinden. "Teşekkür ederim Gökçe."
"Rica ederim Gelin abla."
Annesi dahil herkes güldü. "Gelin abla değil kızım, Efsun ablan o senin."
"Efsun abla, seninle oyunlar oynar mıyız evlensen bile?"
"Oyun mu?"
Başını salladı. "Ben seksek oynamayı çok seviyorum. Benimle oynar mısın?"
Seksek... Ben de çok severdim. Liseye giderken bile oynardım. "Olur, oynarız."
Keyifle güldü ve yanıma oturup meyvesuyunu içti. Ben de bir yudum daha alıp hem kurabiyeyi hem de bardağı sehpaya bıraktım.
Gidip hazırlansam iyi olurdu. Nikaha az kalmıştı.
Ayağa kalktım. "Çıkalım mı Nil abla?"
"Olur hadi çıkalım. Gelin hanımı hazırlayıp geri döneceğiz." dediğinde kocaman gülümsedi.
Savaş'ın ailesi sıcacıktı. Teyzem kadar, kuzenim kadar sıcak hissettiriyordu. Eski güzel günler kadar...
~ ~ ~ ~ ~
Mahir'in Anlatımından Devam
"Alçak puşt! Hani dava bizimdi! Kanıtlar nasıl ortaya çıktı hain köpek!"
Cübbemi kolumun altına koyup elimi cebime yerleştirdim. Müebbeti yersin işte böyle orosbu çocuğu, yap ve bu işin içinden sıyrılmayı düşün. Oldu, başka?
"Ben sana kanıtları yok edeceğim dedim. Kanıtlar nasıl savcıya ulaştı inan haberim yok." keyifle alay ederken güldüm.
Suratı kıpkırmızı olmuştu. "Alçak! Paramı aldın o kadar!"
"Başlatma lan parana!" polislere döndüm. "Götürün lütfen şu pisliği." Daha fazla yüzünü görmek istemezken polisler onun kolundan tutup zorla götürdü. Giderken de küfretmeye devam ediyordu.
"Avukat bey?" Yusuf'un arkasından bakarken duyduğum sesle önüme döndüm.
Dün ki savcı... Neydi adı?
"Zeynep Savcım?"
Gülümsedi. Lacivert bir takım, beyaz gömlek giymişti. Ellerini önünde birleştirip lacivert ceketini sıkıca tuttu. "Ben size teşekkür etmek istedim."
Tek kaşımı kaldırıp hayretle ona baktım. "Siz ve teşekkür etmek?"
"Fazla mı önyargılıyız sanki?"
"Dün fazla mı kaba davrandık sanki?" dedim hızla.
Şaşırmıştı ve onun dün ki gibi bu şaşkın hali beni fazlasıyla cezbetmişti. Hafif kalkık kaşları, aralanan dudakları... Yüzündeki tebessüm dudaklarındaydı hâlâ...
"Tamam, pekala. Dün biraz fazla kaba davrandım. Özür mü dilemeliyim?"
Başımı olumsuzca salladım. "Bir kahveye ne dersin? Ama şimdi değil. Nikahım var."
"Hadi ya, evleniyor musun?"
Güldüm. "Yok. Sadece şahidim."
"Anladım." derin bir nefes aldım. "O zaman peki. Sana bir ara kahve ısmarlayacağım." dediğinde dudaklarımı ıslattım.
Mümkünse evinde bir kahve. Belki sonra üstünde bir şey olmazdı. Belki...
Ama savcı hanım benim gibi bir playboya yüz verir miydi bilmiyorum.
Denemeden öğrenemezdik. "Pekala. Sonra görüşürüz o halde Zeynep Savcım."
"Görüşürüz Mahir bey."
Geçmesi için yer verdiğimde topuklu ayakkabılarının tıkırtısıyla uzaklaşırken nefesimi bıraktım. "Bir içim su." diye mırıldandım istemsizce.
İçimdeki Mahir tepindi. 'Bakmaz oğlum o kız sana!'
Baksın ya da bakmasın, istediğimi elde etsem yeterdi.
~ ~ ~ ~ ~
Efsun'un Anlatımından Devam
"Çok güzel oldun." dedi Nil abla. Aynada kendime bakındım.
Geçen günün aksine çok daha güzel olmuştu bu gelinlik. Çiçekler arasında ben de bir çiçektim sanki. Zarif, kabarık olmayan tülden, çiçekli bir gelinlik. Straplez ama göğüs kısımları da o çiçeklerle kaplıydı.
"Çok güzel." diye mırıldandım.
Bana dokunmadan yüzüme makyaj da yapmıştı. Çok abartıya kaçmadan bir göz makyajı ve pembe gloss sürmüştü. Kırmızı sürmek için ısrar etmişti ama kırmızı çok iddialıydı.
O kadar iddiaya da gerek yoktu.
"Savaş seni görünce aklını kaybedecek. Hatta tekrar aşık olacak." dedi keyifle.
Onlara yalan söylemek canımı sıkmıştı ama yapacak bir şey yoktu. Savaş beni görünce tekrar aşık olmayacaktı, çünkü zaten bana aşık değildi.
Ayağa kalkıp gelinliğimin eteklerini tuttum. Aniden başım döndüğünde yalpaladım. Nil abla koluma dokunmaya yeltendiğinde dokunmasın diye geri çekildim ve bu kez düşecektim. Düşmemek için sıkıca tutundum makyaj masasına. "Canım iyi misin?"
Başımı sallayıp soluklandım. "İyiyim iyiyim. Aniden ayağa kalkınca başım döndü." saçıma maşa yapılacak diye de yarım saattir oturuyordum.
Kan akışım durdu herhalde.
"Eee madem iyisin, ben gidip Savaş'ı çağırayım. Nikah memuru da gelir birazdan."
Başımı salladım. "Peki, tamam." dediğimde gülümseyip odadan çıktı.
O çıktığında tekrar oturdum sandalyeye. Başım hâlâ dönüyordu. Ama nikaha kadar idare edebilirdim.
Biraz sonra kapım çaldı. Ayağa kalkıp derin bir nefes aldım. "Gel."
Savaş kapıyı aralayıp içeri girdi. Siyah bir takım elbise vardı üzerinde. Boyu uzun olduğu için takım elbise ona çok yakışmıştı.
"Efsun?" gözlerini üzerimde gezdirdi. Rahatsız hissettirmeden, kısacık... Bir kaç saniye içinde baktı. Uzun sürmedi. "Çok güzelsin." diye mırıldandı. Rahatsızca boğazını temizledi. "Yani çok güzel olmuşsun. Gelinlik güzel olmuş."
Başımı eğip gelinliğe baktım. Savaş bunu getirmişti. Ve ben de beğenmiştim. Güzeldi. "Teşekkür ederim. Baya zevklisin."
"Güzele her şey yakışır." dediğinde gülümseyip başımı kaldırdım.
"Teşekkür ederim." dedim bir kez daha.
"Bir daha teşekkür etme." adımlayıp karşıma geçti. "Onun yerine, evlen benimle." diye mırıldandı. Kolunu uzattı. Koluna giremeyeceğimi iyi biliyordu ama başka bir şey yapabilirdim.
Uzanıp dirsek kısmının kumaşını sıkıca tuttum. "Gidelim." dedim. Ona tutunmak iyi gelmişti. Başım az da olsa hâlâ dönüyordu. Aç da değildim ki. Sabah kahvaltımı yapmıştım. Benden çok Savaş dikkat ediyordu zaten. Yine kendi tabağını uzatmıştı bana.
Odadan çıktık. Merdivenlerin başındayken gözüme öyle çok göründüler ki bir an durdum. "Bir şey mi oldu?"
"Evlilik sözleşmesi ne oldu?" diye sordum aniden.
"Mahir geldi. Salonda. Dışarı çıkmadan önce imzalayacağız."
Başımı salladım. "Tamam peki." Bu evlilik sözleşmesi bir işe yarar mıydı bilmiyorum ama ne gerekiyorsa onu yapacaktım.
Tekrar önüme döndüm.
Hareket etmeyin merdivenler. Hareket etmeyin.
Sıkıntıyla nefesimi bırakıp adımladım. Savaş'a tutunduğum sürece düşmezdim.
Öyle de oldu. Başarıyla merdivenleri indikten sonra salona girdik. Mahir koltukta tek başına oturuyordu.
"Mahir?" Savaş seslendiğinde Mahir başını çevirdi. Bize bakarken ıslık çaldı.
"Vay, ateş ediyorsunuz yalancı aşıklar."
Ayağa kalkıp dosyayı gösterdi. "Dosya hazır. Gelin de imzalayın hemen."
Karşısına geçtiğimizde dosyayı sehpaya bırakıp kalem çıkardı. "İlk ben o zaman." dedi güven vermek için.
Savaş eğilip imzaladıktan sonra ben de kalemi elime aldım. Ellerim titriyordu.
Belli etmemek için nefesimi bırakıp dosyaya kısa bir göz attım. Dediğimiz gibiydi. Bu yüzden gönül rahatlığıyla imzalayıp tekrar doğruldum.
Başımı koparıp atacaktım şimdi sinirimden. Savaş'a söylesemiydim acaba?
"Nikah memuru geldi, sizi bekliyor bu arada."
Söyleme Efsun. Biraz daha idare et. Sonra dinlenirdim.
"Gidelim o halde."
Tekrar Savaş'ın ceketinin kolunu tuttum. Dışarıdaki kalabalığa baktım. Mahir kapıyı açtığında geçmemiz için yer verdi.
Dışarı çıktık. Bahçe beyaz balonlara süslenmişti. Ama balonlardan çok dikkat çekici bir şey vardı.
Alkış sesleri.
Kulağımı sağır edecek cinsteyken gözlerimi kapatıp açtım.
Kulağımın içinde patlıyordu sanki her bir alkış. İyi hissetmiyordum.
Adımladıkça nikah masası uzaklaştı sanki. Yol git gide uzuyordu. Bir an önce bitsin şu nikah.
"Gelin çok güzel!" Gökçe etrafımızda dolanırken gülümsedim. Gözlerinin içi gülüyordu.
Nikah masasına yaklaştığımızda Savaş sandalyemi çekti. Şükür ki oturacaktım.
Alkış sesleri de susmuştu nihayet.
"Evet, gelin ve damat da geldiğine göre başlayabiliriz."
Başlayalım ve bir an önce bitsin bu iş. Harun beni kaybettiği için mahvolacaktı. Ama bu daha ilkti.
"Gelin ve damadı tanıyalım önce."
Nikah memuru mikrofonu uzattı. "Gelin hanım; adınız, soyadınız ve baba adınız?"
Babamın adı? Çok da önemliydi sanki. Beni Harun'a satan adamın ismi bugün önemliydi. Hayat çok acımasızdı. Ne yaparsam yapayım ben onun çocuğuydum.
"Efsun Yılmaz. Baba adı Zeki." dedim onun ismini söylerken. Adını anmak bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.
"Damat bey?" nikah memuru Savaş'a döndü bu kez.
Başımı çevirip ona baktım. Savaş gözümün önünde önce iki, sonra üç tane oldu. Bir elmasın içinde ona bakıyormuşum gibi sayısı giderek çoğalırken bunun basit bir baş dönmesi olmadığını anladım.
"Adınız, soyadınız ve baba adınız?"
"Savaş Göktaş. Baba adı Aziz."
Önüme döndüm. Vücudum hissizleşti. Kendimi kaldıramaz hâle gelirken eğildim. Başımı masaya yaslayıp gözlerimi kapatmak istiyordum.
"Efsun, iyi misin?"
Savaş eğilip bana bakarken başımı salladım ama gelinliğin eteğine kan döküldüğünde panikledim. Elimi burnuma götürdüm. Burnum kanıyorken ne yapacağımı bilemedim.
"Savaş..." başımı kaldırıp ona döndüm. Yüzünü bile seçemiyordum artık.
"Efsun burnun kanıyor."
"İyiyim. İyiyim ama..." genzim doldu. Kusma isteğiyle başa çıkmaya çalışırken ağzımdan kanlar akmaya başladı.
"Efsun!" Savaş ayağa kalkıp sandalyeyi itip eğildi.
"Dokunma." diyebildim mırıldanarak.
Herkes panik içindeyken başımı önüme eğdim. "Ambulansı arayın! Çabuk!"
Ağzımdan akan kanı elimin tersiyle sildim.
Beyaz gelinlik kırmızıya dönüyordu. Bir kez daha kirlenmişti her şey.
"Efsun? Bana bak, Efsun bana bak."
Başımı kaldırdım. Yüzünü seçemesem de ona bakmaya çalıştım. "Ambulansı bekleyemeyiz. Ya ayağa kalkıp yürüyeceksin ya da seni kucağıma almama izin vereceksin."
Göz yaşlarımı tutamadım. "İstemiyorum." dedim ama korkuyordum da. Bu kadar kan hiç hayra alamet değildi. "Dokunma, lütfen."
"Özür dilerim Efsun. Seni bu şekilde bırakamam. Gözlerini kapat ve bana güven." deyip ayağa kalktı.
"Savaş!" Beni umursamadan bir elini dizlerimin altına getirdi. Dokunuşunu hissettiğimde yine o titreme ele geçirmişti bedenimi. "Savaş..." diğer elini de sırtıma getirip kucağına aldı.
Geçen seferin aksine bayılmadım ama ağzımdan burnumdan kan gelirken başımı tutamıyordum.
Benden beklenmeyecek bir şey yapıp başımı omzuna yasladım. "İyi olacaksın, korkma. Bir şeyin kalmayacak."
Güven veren sözleriyle, açık tutamadığım gözlerimi kapattım.
~ ~ ~ ~ ~
Savaş'ın Anlatımından Devam
Acilin önünde beklerken ablam endişeyle yanıma yaklaştı. "Gel de biraz otur Savaş. Bir saattir ayaktasın."
"İyi böyle."
Aklım almıyordu. Birden bire nasıl oldu bu? Ağzından burnundan kanlar gelmesinin ağır bir sebebi olabilirdi ve ihtimalleri düşündükçe deli oluyordum.
"Peki, sen bilirsin."
Ablam tekrar kızının yanına giderken doktor çıktı. Hızlıca ona adımladım. "Doktor? Efsun nasıl?"
"Durumu iyi. Kanında toksik bir madde bulup midesini yıkadık. Birazdan onu görebilirsiniz."
"Toksik madde ne? "
Yediğinde içtiğinde mi bir şey vardı ama onunla aynı şeyleri yemiş ve içmiştik.
"Şimdilik ne olduğunu bilmiyoruz ama vücudunda geçici yan etkiler bırakmış bir zehir. Belki fare zehri, belki haşare zehri."
Zehir? Efsun'un damarlarında zehir mi vardı?
"Onu görebilir miyim?"
"Tabi, yalnızca siz ama şimdilik. Daha sonra onu normal odaya alırız."
Başımı sallayıp adımladım. Hızlıca içeri girdim.
"Efsun?"
Sesimi duyduğunda başını çevirip yüzüme bakındı. Kolunda damar yolu varken yatağın ucuna oturdum. "İyi misin?"
"Doktorla konuştum." dedi. Gözleri dolmuştu. "Zehir dedi Savaş. Zehir. Harun değil mi? O evine kadar nasıl girdi?"
"Giremez Efsun." ama bu dediğime ben bile inanmadım. Catering şirketini hatırladım. Onlar eve girmişti. Kimlikleri kontrol edilmişti ama...
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Harun."
Allahın belası herif. Tabiki her şey onun elinin altından çıkmıştı.
"Evlenmeyelim diye seni zehirlemeye çalıştı. Ama onu bulacağım." deyip ayağa kalktığımda ceketimin kolunu tuttu.
Dolu gözlerle baktı yüzüme. "Bulma. Bırak. Onun yerine nikah memurunu çağır Savaş."
Kaşlarımı çattım. "Ne?"
"Biz evlenmeyelim diye yapmadı mı? Getir nikah memurunu. Hemen şimdi, burada seninle evleneceğim Savaş."
Duyduklarıma inanamadım. Gidip onun ağzını burnunu kırmak istiyordum ama Efsun çok daha iyi bir fikir söylemişti.
"Evlenelim." dedim. "Ama sen iyi misin?"
Başını salladı. "Daha iyiyim."
"Peki şey?" yutkundum. "Seni kucağıma aldığım için kızgın mısın bana?"
"Değilim. Hayatımı kurtardın. Teşekkür ederim."
"Teşekkür etme Efsun. Artık etme."
Gülümsedi. Artık çok daha fazla gülümsüyordu ve bunu görmek hoşuma gidiyordu. "Hadi git de nikah memurunu çağır."
Başımı salladım. "Geri döneceğim." deyip yanından ayrıldım. Ama onu tek bırakmaya gönlüm razı gelmedi.
"Abla, Efsun'un yanında durur musun? Benim biraz işim var."
"Tamam ablacım." Gökçe ile beraber Efsun'un yanına giderken Mahir de yanıma geldi. Telefonumu çıkardım.
"Ne oldu?"
"Orosbu çocuğu sırf evlenmeyelim diye kızı zehirlemiş." anlamıyorum. Neden ben değil de o?
Derdi neydi bu herifin? Madem onu seviyordu bir de neden onu zehirlemişti ki?
"Vay alçak."
"Nikah memurunu arıyorum. Evleneceğiz."
"Burada mı?"
"Burada. Hemen şimdi." telefon açıldığında uzaklaştım. Nikah memurunu tekrar çağırdım. Kırmadı, reddetmedi. Gelmek için hazırlanırken Efsun da özel odaya alındı.
Yarım saat kadar sonra herkes odadayken nikah memuru ile beraber içeri girdim.
"Savaş? Ne oluyor?"
Herkes böyle bir durumda nikah memuru geldiği için şaşkındı haliyle.
"Bugün evleneceğiz demedik mi? Evleniyoruz."
Efsun yatakta doğrulduğunda yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. Hiç lafı uzatmadım. Üzerinde kanlı bir gelinlik olsa bile biz nikaha hazırdık.
"O halde tekrar başlayalım." dedi nikah memuru.
"Başlamayalım. Tekrar başlamayalım. Siz direkt sorun o soruyu bize." diye araya girdi Efsun. Fazla heyecanlıydı.
"Gelin hanım evet demek için fazla heyecanlı herhalde?" nikah memuru gülümsedi. "O halde uzatmıyorum." derin bir nefes aldı. "Efsun Yılmaz; yanındaki adam ile, Savaş Göktaş ile iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta bir ömür boyu birlikte olmayı kabul ediyor musun?"
"Evet. Kabul ediyorum." dediğinde gülümsedim.
Nikah memuru bu kez bana döndü. "Siz Savaş Göktaş; Efsun Yılmaz ile iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta bir ömür boyu birlikte olmayı kabul ediyor musunuz?"
Başımı salladım. "Evet, kabul ediyorum."
Odanın içinde bulunan aileme ve dostum Mahir'e döndü. "Sizler de şahitlik ediyor musunuz?"
"Evet!" diye bağırdı Gökçe. Bizimkiler de evet dedi sessizce ama neşeyle.
Nikah defterini uzattı memur. Önce Efsun, ardından ben imzaladım. Sonra da ablam ve Mahir.
Bir artık kağıt üzerinde gerçekten de karı koca olmuştuk.
"Ben de sizleri karı koca ilan ediyorum. Gelini öpebilirsiniz." dedi.
Nikah cüzdanını Efsun'a uzattığında ona döndüm. Gelini öpebilirsiniz dediği için endişeli görünüyorken sadece gülümsedim. Göğüs kafesi inip kalktı. Rahatladı. Keyifle o da gülümsediğinde bu bize yetmişti.
Bu gerçekten bize yetmişti.
Efsun Yılmaz artık Efsun Göktaş olmuştu ve ben hayatımın sonuna kadar onu koruyacaktım. Bir öpücük değildi ama bu da benim ona sözümdü. Gelinime sözümdü.
Anlaşmalı olsa da olmasa da bu benim kadınıma sözümdü.
~ ~ ~ ~ ~