☁️
Davut ve Selin'in o hâlini görmeye daha fazla dayanamayıp, kendimi odaya kapattım ancak odaya kapanmakla kaçamayacağımın da farkındayım. Bombadan haberim olmamasına rağmen, sanki bombayı oraya kendi ellerimle yerleştirmişim gibi kendimi suçlu hissediyorum.
Renat'ın bilmediği şeyler var. Ben ona her hayranlık dolu bakışlar attığımda, her seferinde zümrüt harelerinin içinde ki hırsız damgası yiyerek, mahzende köpek gibi tastan beslenen kızı hatırlıyorum... Köpek gibi dedim ama, köpek gibi demek az kalır. Çünkü, köpeğin önüne yemek konduğunda, gözlerini bağlamazlar. En azından ne yediğini görür. Öyle değil mi?
Düşüncelerden ve birazda kendimden kaçmak adına odadan çıkıp aşağıya inerken, Davut ve Selin'in dış kapıdan çıktığını görüp, katlar arasında durdum. Haberim yoktu. Olsaydı yemin ederim böyle bir şeye susmazdım.
Aslı, Sedat, Davut ve Selin.
Bu dörtlü sanki çok mu masum? Açelya'dan daha az mı suçlular?
Aslı, en yakın ve tek arkadaşım. Hayatım boyunca hoşlandığım tek çocuğu binbir türlü fitne fesatla elimden aldığında, o an beni iyi bir şey yaptığına inandırmıştı. Neymiş, o kötü bir çocukmuş, bana göre değilmiş... Sana göre miydi Aslı? O yüzden mi biz ayrıldıktan bir hafta sonra telefonuna gelen mesaj ondandı ve biz ayrıldıktan bir ay sonra, siz ilişkinizin üçüncü ayını kutluyordunuz?..
Sedat; Renat kendi canından olanlara kıyamıyorsa, bu sana ona ihanet etme hakkını mı veriyor? Bir adam nasıl kardeşinin nişanlısıyla yatar? Hem de sarhoş olmadığı hâlde, sarhoştum deyip yırtarak...
Davut; üzgünüm. Ben seni bir zamanlar adam sandığım için üzgünüm. O kameralar ve dinleme cihazları olmasa, beni köpek gibi besleyip, cansız bir torba gibi taşıyan kişinin sen olduğunu öğrenemezdim...
Selin; o kadar sevecen davrandın ki, Renat'la aynı kanı taşıdığınıza inanamadım. Ama sende biliyordun olanları, sende sustun. Abinin beni haksız yere alıkoymasına sustun ve suçsuz olduğumu bildiğin hâlde sakladın; tıpkı Renat gibi.
Renat, sen her şeyi biliyordun. Suçsuz olduğumu çok önceden öğrenmiştin. Ama beni yanında tutmak için kanıta ihtiyacın vardı. Sen bana kafayı taktın ve beni yanında tutmak için gerekli olan kanıtları yarattın.
İtiraf edeyim, çok zekisin. Şeytanın aklına gelmeyecek şeyleri düşünüyor ve yapıyorsun. Ama şeytandan daha kötü ve daha zeki insanların var olduğunu unutuyorsun.
Hiçbiriniz masum değilken, beni yaptığım küçük bir anlaşma için suçlamanız ne hoş ironi...
☁️
Saatler geçerken, ayaklarımı çalışma masamın üzerine uzatmış, en sevdiğim romanı altıncı defa baştan aşağı okuyordum.
Suç ve Ceza.
Peki, ya ortada cezayı hak edecek bir suç yoksa?
Bakışlarım kitabın satırlarında ışık hızında dolandı ve sayfayı çevirirken, bakışlarım duvardaki büyük oval saate kaydı. Saatin 12 olması, Renat'ın hâlâ gelmemesi ve kurallarına zıt düştüğü gerçeği, yüzümde sinsi bir gülümseme yaratırken, bakışlarımı tekrar kitaba çevirdim.
Yanımdaki kırmızı elmayı elime alıp, pijamamın yakasına silerek, dudaklarıma götürdüm ve büyük bir ısırık aldım. Evet, son bir ayım kaldı. Ve evet sadece 29 gün. Ama artık bu dahil hiçbir şey ve hiç kimse umrumda değil.
Kapının tıklatıldığını duyduğumda, sadece harelerimi kapıya çevirerek, kaşlarımı çattım. Kapı iki kez tıklanmıştı, Renat üç kez tıklatıyordu ve bunu istemeden yapıyordu. Öyleyse gelen o değildi.
"Gel!" Diyerek elmadan bir ısırık daha aldım ve bakışlarımı tekrar kitaba çevirdim.
Az sonra kapı açıldı ama gelen kişi içeriye girmedi.
"Yenge, abi seni odasına bekliyor..."diyen kişi Davut'tan başkası değildi.
"Söyle ona," diyerek bakışlarımı Davut'a çevirdim. "Ben onu ne dördüncü karttaki cennette karşılarım, ne de eksi birdeki cehennemine inerim. Keyfi ve kahyası uygun görürse, buyursun arafa gelsin..."
Davut bir süre öylece gözlerime baktıktan sonra başını bir kez eğdi ve kapıyı kapattı. Bakışlarımı tekrar kitaba çevirip, elmadan büyük bir ısırık alarak çiğnemeye ve kitabı okumaya devam ettim.
Yaklaşık üç buçuk dakika sonra kapı açıldığında, bakışlarımı kapıdan içeriye giren ve arkasında kalan kapıyı kapatan Renat'a çevirdim. Eve ne zaman geldiğini bilmiyordum ama siyah eşofmanını ve tişörtünü üzerine geçirmişti. Saçlarımdaki tarak izini elleriyle dağıtarak, kısa bir an benimle buluşturduğu zümrüt gözlerini kaçırarak yatağıma doğru ilerledi.
Yatağa, yüzü kapıya dönük şekilde oturdu ve sonra kollarının yardımıyla sanki yorgunluktan ölüyormuşçasına, kendini yana çekerek, sırtını yatak başlığına yasladı. Çok yordular herhalde.
Elimdeki kitabı sertçe kapatıp masanın üzerine fırlattığımda, kapadığı gözlerini açtı ve gür siyah kirpiklerinin arasından gözlerime baktı. Gözlerindeki hüzün çattığım kaşlarımın inmesine, yüz ifademin değişmesine yol açtı.
Elimdeki elmayı da kaplumbağa hızıyla masaya bırakıp, yavaşça ayağa kalktım ve onun yanına doğru ilerledim. Yatağın yanından dolanıp kenarına oturduğumda, bakışlarını pencereden yansıyan ay ışığına dikti ve ruh gibi bakmaya devam etti.
İşaret ve baş parmağımı yavaşça çenesine koyup, yüzünü kendime çevirdim.
"Neyin var?"diye sordum kısık bir sesle.
Mayışmış gözleriyle gözlerime bakarken, "Sen nasıl bir kadınsın?" Diye sordu, sesindeki şaşkınlık yüzüne yansımıyordu.
"Nasıl?"dedim, kaşlarımı kaldırarak. Parmaklarımı çenesinden çekip, elimi kucağıma koydum ve diğer elimle buluşturdum.
Uzun bir sessizlik oldu. Âdem elması iki kez hareket etti. Gözlerime öylesine derin şekilde baktı ki, bir an aklımı kaybedeceğimi düşündüm.
"Seni 30 gün sonra öldüreceğimi söyledim. 29 günün kaldı. Panik olmuyorsun. Kaçmaya çalışmıyorsun. Ve hâlâ bana neyim olduğunu soruyorsun..." dedi, kaşlarını derinden çatarak.
Bakışlarım alnında yaranan çukura ve tekrar gözlerine kaydığında, burukça gülümseyip, başımı önüme eğdim.
"Çünkü, panik olsam da, kaçmaya çalışsam da bunun bir faydası olmayacağını çok iyi biliyorum. Ayrıca öylesine sordum," diyerek gözlerine baktım ve gülümsememi genişlettim. "Ölsen bile umrumda değil, benimki sadece merak..."
Bu an gözlerini kaçırıp, başını yatak başlığına yasladı ve gülümseyerek, başını onaylar anlamda salladı.
"Zeki ve güzel kadınlar, her zaman ilgi çekicidir." Dedi, sanki kendi kendine konuşur gibi. Daha sonra bakışları gözlerime çevirip, yüzündeki gülümsemeyi sildi. "Ama asla sadık kalmazlar..."
Gülümsedim.
"Annen de zeki, güzel ve bir o kadar da güçlü bir kadındı. Öyle değil mi?" Diye sordum, kısık bir sesle.
"Ölmüş kadını karıştırma, yoksa 29 gün değil, 29 saniye bile yaşayamazsın..." Dedi, gözlerini kapatarak. Çenesinin seğirdiğini ve söylediğim şeye ne kadar kızdığını net şekilde görebiliyordum.
Ama benim istediğim de zaten buydu.
"Babana sadık kalmadı ve baban onu öldürdü..." Dedim, yüzüne doğru eğilerek. Bu an gözlerini açtı ve bana öfke kokan bakışlar attı. Öyle baktı ki, o, hiç böyle bakmamıştı.
Bakışlarımı yüzünde gezdirip, dilimle dudaklarımı yaladım. "Her şeyi gören sendin, annenin ihanetini ve babanın onu arabayla ezişini... Öyle değil mi Renat?"diye fısıldadım.
Kaşlarını çatıp dişlerini birbirine sıkarak vücudunu dikleştirdi ve bu an yüzlerimiz arasındaki mesafeyi kapattı.
"Annen parçalara ayrıldıktan bir gün sonra, baban gülümseyerek işe gidiyordu. Sen yine, her zaman olduğu gibi, her şeyi bildiğin hâlde susuyordun. Çünkü, sen bir 7 yaşında çocuktan çok daha fazlasıydın. Sen şeytanın yavrusuydun..."
Ayağa kalkıp ona arkamı dönerek iki adım ilerledim ve tabanlarımın üzerinde dönerek, tekrar gözlerine baktım. "Ne tesadüf ki, baban ertesi gün işe giderken, vahim bir araba kazası geçirdi. Ve ne yazık ki, kazadan sonra felç kaldı..." Dedim, kaşlarımı kaldırarak.
Karşımda öfkeden deliye döndüğünü görmek, bana tarifi zor bir haz veriyordu. Ayağa kalkıp karşımda devleştiğinde, ona korkusuzca bakmaya devam ettim.
"Çünkü..."deyip durduğumda, söyleyeceklerimi bildiği için, gözlerime endişe dolu bakmaya başladı. "Arabalardan çok iyi anlayan küçük Renat, sabahın köründe garaja girerek, babasının arabasının hidrolik borularını boşalttı. Böylece frenler tutmadı ve araba aniden önüne çıkan başka bir arabayla çarpıştı..." dedim, yalancı üzgün bir ifadeyle.
Ani bir hareketle soğuk parmaklarını boynuma dolayıp, nefesimi kesecek kadar sıktığında, parmaklarımı bileğinin etrafına dolayıp, yüzümü buruşturdum. Dişlerinin arasından sert bir soluğu yüzüme üflerken, bir kobra gibi üzerime eğildi.
"Başka?" Diye tısladığında, ne kadar canım acısa da zevkle gülümsedim. "Başka ne biliyorsun!?" diye kükredi, gür bir sesle.
"Senin hakkında, senin bile bilmediklerini..."diye konuştum, boğuk çıkan sesimle.
Bakışlarını dudaklarıma indirip elini gevşettiğinde, yüzümdeki gülümseme silindi. Çünkü, şu an karşımda ki adam, gerçek bir manyak gibi gülüyordu.
Parmakları boynumdan yavaşça enseme doğru süzüldü ve iri parmaklarını saçlarının arasına geçirip, başımı arkaya yatırdı. Aralık dudaklarım huzuruna serildiğinde, dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı ve zümrüt gözlerini gözlerime çevirerek fısıldadı.
"Biri senin hakkında bilmemesi gerekenleri bile biliyorsa, onu ya öldüreceksin, ya da sonsuza dek onunla iyi geçineceksin..."
"Aynen öyle," deyip göz kırptığımda, yüzünde ürkütücü bir gülümseme yarandı.
Dudaklarını dudaklarıma sürtmeye başladığında, gözlerim kapanırken istemsizce yutkundum. Dolgun dudakları baştan çıkarıcı, fazlasıyla caydırıcıydı. Dudaklarını yanağıma sürterek elmacık kemiğime küçük bir öpücük kondurdu ve oradan kulağıma doğru süzüldü.
"Sana fiziki veya psikolojik şiddet uygulamak hiç hoşuma gitmiyordu. Bu yüzden ikimizin de hoşuna gidecek bir şiddet usulünü uygulayacağım..." Diye fısıldadı ve daha sonra kulak mememi dudaklarının arasına alarak, yavaşça emip bıraktı.
Bacaklarımın titrediğini o bile hissediyordu ki, bundan zevk almış gibi güldü. Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp, çekiştirerek bıraktım. Ondan en çok korkmam gereken an, seviştiğimiz andı.
Nefesi tenimden uzaklaştığında, gözlerimi açıp gözlerine baktım. Saçlarımı biraz daha çekerek başımı geriye yatırdığında, dudaklarımdan küçük bir inilti firar etti. Dudaklarını boynuma bastırdığında, gözlerim mayışarak tekrar kapandı.
Elini gevşetip beni serbest bıraktığında, gözlerimi aralayıp, acıyan ensemi ovarak gözlerine baktım. Ani bir hareketle pijamamın eteğinden tutup beni kendine çektiğinde, ellerimi göğsüne koyup, şaşkın şekilde gözlerimi belerttim.
"Pijamalarını yırtmamı istemiyorsan, geceliklerinden birini giyip, kendi ayaklarınla o odaya gel..."deyip, çapkın bir gülüş savurdu. Hemen ardından dudaklarıma küçük fakat etkili bir öpücük kondurup, geri çekilerek pijamamın eteğini bıraktı ve yanımdan geçerek odadan çıktı.
Olduğum yerde etkisiyle birkaç dakika donup kaldıktan sonra, vücuduma sardığı buzlardan silkinip gardıroba yaklaştım. Onu seviyor olduğumu kendi içimde kendime bile itiraf edemiyordum, çünkü onu affedemiyordum.
Babasının ölmesini istedi. Ama babası felç kaldığında, bu onu daha da mutlu etti. Çünkü artık ona ömür boyu şiddet uygulayabilecekti. Babası beni gördüğünde, sevinçten ağladı diye düşünmüştüm. Meğerse, babası imdat ediyormuş...
Daha yedi yaşında caniye dönüşen bir adam o, nasıl normal davranabilir ki?..
Bunu öğrendiğim andan beri, diğer tüm davranışları bana normal gelmeye başladı. Babasına bunu yapan, bana neler yapmaz?
Herkesi iyiye, ya da kötüye dönüştüren biri mutlaka vardır. Kimse doğduğu gibi kalmaz. Elbette istisnalar vardır ama istisnalar çoğunluğun gerçeğini etkileyemez.
Gardıroptan seçtiğim siyah, ince askılı, sırt ve göğüs dekolteli mini geceliği çıkarıp, içine giymek için siyah iç çamaşırı ve sabahlığını alarak yatağın üzerine bıraktım. Üzerimdekileri çıkarıp, aldıklarımı üzerime giydikten sonra, titreyen adımlarımla aynanın karşısına geçtim ve pufun üzerine oturarak, aynadaki aksime baktım.
Bir yandan dün gece ve bu sabah olanları düşünürken, bir yandan da saçlarımı tarayıp sırtıma doğru savurdum. Tam kalkacakken gözüme takılan kırmızı ruju elime aldım ve tekrar oturarak, ruju dudaklarıma yedirdim. Ruju yavaşça yerine bıraktıktan sonra, aynadaki aksime bakıp gülümsedim.
"Kimle uğraştığınızı daha bilmiyorsunuz..."diye fısıldayarak, ellerimi masanın üzerine koyarak doğruldum ve aksimin dudaklarına küçük bir öpücük kondurduktan sonra, "Ben sadece kendimi severim..." Diye mırıldandım.
Sakin adımlarla kapıya doğru ilerleyip, kapıdan çıkarak etrafa baktım. Selin gitmişti ve Sedat'ın da evde olup, olmadığını bilmiyordum. Ama yine de bu hâlde görünmek en son isteyeceğim son şey bile değildi.
Kapıyı kapatıp parmak uçlarımda ilerleyerek aşağıya indim ve Renat'ın bahsettiği, karanlık odanın önüne geldim. Aslında oda karanlık değildi, yani en azından bir taraf için...
Odadaki eşyaların yerleri, tek taraflı isteğin ve karşı tarafın isteksizliğine rağmen, zoraki birlikteliği işaret ediyordu. Bir kız Renat'ı neden istemesin ki?..
Sanırım bu sorunun cevabını birazdan alacağım ve muhtemelen de aldığım cevaptan hiç memnun kalmayacağım. Ama o manyağın zorla getirmesindense, kendi ayaklarımla gelmek daha mantıklı geliyordu.
Elim bir kapının kulpuna, bir de tıklatmak için gidip gelerek kararsızlık yaşarken, sonunda karar verip, kapıya onun gibi üç kez tıklattım. Birkaç saniye sessizlikten sonra , gür sesiyle, "Gel..."dediğini duydum. Elimi yavaşça kapının kulpuna koyup, aşağıya iterek açtım ve içeriye adım attığım anda donup kaldım...