Bölüm 2: Whitechapel Doğa Üstü Varlıklar Akademisi

2009 Kelimeler
Bölüm 2 "Whitechapel Doğaüstü Varlıklar Akademisi" "Kaybettiklerimizin telafisi mümkün değil ama her şeyi kaybetmediniz. Başka kimin gittiği, özendiği ya da hatırlandığı önemli değil; biz her zaman birbirimizin yanında olacağız. Biz her zaman bir aile olacağız." Kitabın kapağını kapatıp, dizlerimin üzerine yerleştirmiş ve gözlerimi arabanın siyah camına dikmiştim. Aile olmak. Nasıl birşeydi acaba ? Hayalini kurmak zor geliyordu. Çünkü bilmiyordum. Ailem vardı ancak biz 'olma' kavramını becerememiştik hiçbir zaman. Hayatım boyunca unutamayacağım bir darbe yemiştim üstelik onlardan. Araba yavaş yavaş durmaya başladığında, daldığım düşüncelerden çıkıp gözlerimi önüme çevirdim. Bir benzin istasyonuna girmiştik. Babam, yani Chris, arabayı durdurup anahtarı kontaktan çıkardı ve kapıyı açarak dışarı çıktı. Derin ve sıkıntılı bir nefes alarak onu takip ettim ve bende dışarı çıktım. Hava biraz serin, biraz ılıktı. Sanki arafta kalmış gibiydi. Sanki her an yağmur yağabilir, aynı zamanda ise güneş tenimizi yakacak sıcaklığa ulaşabilirdi. Geldiğimiz yer ağaçların sarıp sarmalamış olduğu bir şehirdi ve gizemli bir havası vardı. Güzel bir hissiyat veriyordu. Gözlerimi üvey babama çevirdim. Chris benzin istasyonunda çalışan adama birşeyler söyleyip gözlerini üzerime dikti. "Ben senin için marketten birşeyler alacağım. Gelene kadar ihtiyaçlarını giderebilirsin." Gülümsedim. Eğer aptal değilse gülümsememin gerçek olmadığını ve ardında sakladığım gerçek hisleri anladığını zannediyordum. Ancak hiçbir zaman beni önemsememişler ve hakkımda doğru düzgün düşünmemişlerdi. Hislerimi önemsemeyen ailem için gerçekte ne hissettiğimin bir önemi olmayacaktı elbette. Chris bir tepki vermeden markete doğru yürüdüğünde ben de lavaboyu arama girişimine koyulmuştum. Benzin istasyonu daha önce hiç görmediğim bir biçimde büyüktü ve son derece karışıktı. Ellerimi saçlarıma geçirip kendi etrafımda bir tur döndüm ve lavabonun nerede olabileceği hakkında tahminler yürütmeye çalıştım. Çok geçmeden marketin arkasında, asi kumral saçlarının yüzünü örttüğü, uzun boylu, hatta çok uzun boylu, baştan aşağı siyah giyinen bir genç belirmişti. Hızlı yürüyordu. Çok hızlı. Yanımdan geçerken ona doğru döndüm. "Hey ! Acaba lavabonun nerede olduğunu biliyor musun ?" Genç, hızını kesmeden, beni umursamadığını belli eden bir tavırla yanımdan öylece geçip giderken arkasından şaşkınlıkla bakakalmıştım. "Birşey sormuştum." diye mırıldandım gözlerimi devirirken. İnsanlarla gerçekten anlaşamıyordum. Sorun benim ne olduğu belirsiz olan güçlerim yüzünden içime kapanmam değil, onların bu kadar kaba ve umursamaz olmasıydı. Marketin arkasına doğru yürümeye başladım. Bir süre öylece yürüdüğümde karşıma çıkan lavaboyla adımlarımı hızlandırdım. Birde 'neden beni bu kadar beklettin' konulu bir konuşma çekemezdim. Tam kapıyı açıp içeri gireceğim sırada, yan tarafa sırasıyla dizilmiş olan mavi konteynırların arkasındaki birşey dikkatimi çekmişti. Gözlerimi kıstım ve bir süre gördüğüm şeyin doğru olup olmadığını sorguladım. Kalbim hızla atmaya başlarken, kapıyı bırakıp konteynıra doğru yürümeye başlamıştım. Orada yatan bir beden vardı ve ben o bedenin pis kahverengi pantolonunu ve yıpranmış siyah botlarını görebiliyordum. Derin bir nefes aldım. Yavaş adımlarım hızlandı ve konteynırın arkasındaki bedene ulaştım. Dudaklarımdan çıkan ufak çığlığı avcumla kapamaya çalıştığımda, ellerimin titremeye başladığını hissetmiştim. Yerde öylece yatan adama baktım bir süre. Teni bembeyazdı ve damarları belirginleşmişti. Ağzı açıktı ve sinekler ağzının içinde dolaşıyordu. Yüzümü buruşturdum. Korkunçtu. Son derece korkunç. Daha sonra garip bir ayrıntı fark ettim. Adamın boynunda diş izine benzer bir iz vardı. Ancak onun haricinde bıçak ucuyla açılmış olduğu belli sıyrıklar vardı. Sanki biri ısırık izini kapamak istermiş gibi adamın boynunu çizmişti. Bu bir vampirin işi olabilir miydi ? Ah. Bu çok deliceydi. Vampir diye bir şey yoktu ki ! Hayır asıl delice olan, ne olduğu belirsiz güçlere sahip bir kızın bunu söyleyebiliyor olmasıydı. İçinde bulunduğum duruma bir an gülmek istedim ancak yüz hatlarım gerginlikten kıpırdamıyordu bile. Ayaklarım geri geri giderken, onlara uydum ve koşarak marketin arkasından çıktım. "Baba !" Avazım çıktığı kadar bağırdığımda istasyonda çalışan adamlar ve babam hızla bana dönmüştü. "Baba ! Orda bir ceset var !" ⚡️ İki, üç saat rötarlıda olsa yola kaldığımız yerden devam ediyorduk. Hala olayın şaşkınlığını yaşıyordum. Ayrıca o cesedin halini gördükten sonra yemek bile yiyememiştim ancak çok açtım. Babam polisleri aramıştı. Polisler adamı siyah bir torbaya koyup giderken, adamın teki ise ifademi almaya çalışıyordu. Bana "Etrafta şüpheli bir şahıs gördünüz mü ?" diye sormuştu. O an için aklıma, yüzü yere eğik, hızla yürüyen, uzun boylu çocuk gelmişti. Ancak hala ağzımdan çıkan o kelimeye inanamıyordum. Hayır. Hayır demiştim. O şüpheli çocuğu söylemem gerekirdi, resmen yüzünü benden saklamıştı, inanılmaz bir hızla yürüyordu. Şüpheliydi işte, ancak beynimin içinde bir ses onu korumam gerektiğini söylemişti. Öyle de yapmıştım. Ancak neden ? Hala aklım almıyordu. Bir katili korumuştum. "Debbie, sakin ol. Geçti artık. Senin için aldığım poğçaları ye. Yola çıktığımızdan beri açsın." "Beni düşündüğün için teşekkür ederim, Chris." İnanılmaz bir soğukkanlılıkla söylemiş olduğum bu cümle karşısında Chris donup kalmıştı. Ona daha önce hiç ismiyle seslenmemiştim. Onları duyduğumu, gerçek annem ve babam olmadıklarını bildiğimi anlamıştı. Dudaklarını bir süre şaşkın bir balık gibi açıp kapadı ve daha sonra mırıldandı. "Debbie. Bak..." Elimi havaya kaldırdım. "Gerek yok." Yapacağı hiçbir açıklama bunca yıldır çektiğim acıyı ve sevgisizliği telafi etmeyecekti. Bu yüzden tek bir kelime dahi duymak istemiyordum. "Lütfen. Duymak istemiyorum." Arkama yaslanarak gözlerimi kapattım. Artık kimsem yoktu. Yalnızdım. Ve bu yalnızlık canımı yakıyordu. ⚡️ WHITECHAPEL'A HOŞGELDİNİZ NÜFUS: 11340 Gözlerimi tabeladan alıp, kasabanın girişindeki kiliseye çevirdim. İnsanlar kiliseden çıkıyor ve gidip papazın elini sıkıyorlardı. Hiçbirinin yüzünde gülümseme eksik değildi. Gözlerimi onlardan alıp yol kenarlarındaki ağaçlara çevirdim. Hava az sonra yağmur yağacak gibiydi. Yollar kalabalık değildi. Kaldırımda yürüyen insanlar, küçük kasabaya yeni giriş yapmış yabancı arabayı merakla süzüyorlardı. Arkama yaslanarak koltuğa iyice sindim. Kimsenin beni görmesini istemiyordum. Çok geçmeden kalacağım yurdun önüne gelmiştik. Arabadan indik, yurda girdik, müdürle konuştuk, vedalaştık ve ben bavullarımı zorla sürükleye sürükleye kalacağım odanın önüne geldim. Babam bana sarılmamıştı bile. Sadece dikkatli olmamı söylemiş ve arkasına bile bakmadan arabaya binip gitmişti. Endişeli olduğu kişinin ben olduğumu da sanmıyordum, daha çok etrafındakiler için endişeleniyor gibiydi. Müdürün verdiği anahtarı kapıya yerleştirerek sağa çevirmiş ve içeri girmiştim. İçeri girmemle kulağıma tiz bir çığlığın dolması bir olmuştu. Kahverengi saçlı tatlı bir kız tişörtünü göğüslerinin üzerinde tutarken şaşırarak hızla arkamı döndüm. "Ah, kusura bakma. Kapıyı çalmam gerekirdi." "Hayır, hayır. Sorun değil. Seni müdürün sapık oğlu Paul sandım. Odaya böyle ani girişler yapmaya bayılır da." Önüme döndüğümde kız tişörtünü giymişti ve bana gülümsüyordu. Sonra birden bana doğru yürüyüp, kollarını boynuma doladı. Geri çekildiğinde şaşkınlıkla ona bakıyordum. Bu kadar samimi bir insanla karşılaşmam büyük bir şans olmalıydı. "Sen Debbie Gerristen olmalısın. Yeni oda arkadaşım." Kafamı salladım. "Evet. Sende...?" "Claris Rosalyn." Claris'e samimi olmasını dilediğim bir gülücük yolladım. İleriki saatlerde, Claris odaya yerleşmeme yardımcı olmuştu. Beraber eşyalarımı yerleştirdikten sonra oturup sohbet etmiştik. Yaşadığı yeri, daha önce hiç duymadığım bir element yöneticisi olduğunu, ailesini, hayatını anlatmıştı bana. İlk defa birisiyle arkadaş gibi konuşuyordum ve bu gerçekten harika bir duyguydu. Anlattığına göre element yöneticileri dörde ayrılıyordu. Ateş, su, hava ve toprak. Claris, ateş yöneticisiydi. Avuçlarından istediği zaman istediği büyüklükte ateş çıkarabiliyordu ve bu gerçekten harikaydı ancak bana oldukça yabancıydı. Kendimdeki gariplikten buna şaşırtmamıştım bile. Hatta bir element yöneticisi olduğunu duymak içimi rahatlatmıştı. Demek ki bu dünyada bir tek değildim. Benim gibi çok vardı. Claris'in dediğine göre. Benim ne olduğu belirsiz güçlerimi sorduğunda, onları nasıl kullanacağımı ve onun gibi türümü bilmediğimi utanarak söylemiştim. İlk baş şaşırsada önemsememiş ve bana hayatını anlatmaya devam etmişti. Konu gideceğimiz okuldan da açılmıştı. Anlattığına göre benim güçlerimi yönetmediğim gibi ateşi yönetemeyip kardeşine ve evine zarar verdiği için ailesi tarafından bu okula gönderilmişti. Onun için ne kadar zor olduğunu kendimden tahmin edebiliyordum. Çünkü aynı şeyleri ben de yaşamıştım. İç karartıcı konuları kapatıp sonunda yarın başlayacağım okuldan söz etmeye devam ettik. Sanırım oldukça kapsamlı bir okuldu. Whitechapel Doğaüstü Varlıklar Akademisi; vampirleri, akıl yöneticilerini, element sahiplerini ve benim gibi belirsizleri eğitiyordu. Vampirlerin gerçek olduklarını ve yarın birçoğuyla tanışacağımı anımsadığımda elimde olmadan ürpermiştim. İster istemez sabah yaşadığım olay gelmişti gözümün önüne. Onlar katil olmak için doğmuşlardı ve onlarla aynı çatı altında olma düşüncesi beni geriyordu. Herşeye rağmen uzun bir gecenin ardından yanımda yeni bir arkadaşla uykuya dalmak güzeldi. ⚡️ Claris kendinden emin adımlarıyla okulun kantinine doğru yürürken, aynı zamanda koluma girmiş, benide yanında sürüklüyordu. Yeni bir ortam, yeni insanlar benim için geçireceğim oldukça korkunç dakikalar anlamına geliyordu. Ben evden dışarı bile zar zor çıkıyordum. Şimdi ise beni yiyecekmiş gibi üzerimde dolanan gözler ister istemez gerilmeme ve korkmama sebebiyet veriyordu. Derin bir nefes aldım ve etrafımızdaki insanlara bakmamaya özen göstererek, Claris'in yanında yürümeye devam ettim. Çok geçmeden boş bir masa bulmuş ve yerleşmiştik. Claris okulda yeni olduğum için ilk derse girmeyip, burayı gezdirerek bana çok büyük bir iyilik yapmıştı. Bu iyiydi. En azından sınıf arkadaşlarımla daha tanışmamıştım. Aslında bakarsanız tanışmayada pek meraklı değildim. Edindiğim izlenime göre bu okuldaki herkes Claris gibi sıcakkanlı ve arkadaş canlısı değildi. Çoğu kendinden emin, havalı tiplerdi ve bana ezilmesi gereken bir böcekmişim gibi bakıyorlardı. Belkide sadece ben paranoya yapıyordum ancak hayır. Şu anda bize doğru yaklaşan sarı saçlı çocuğun bana tam olarak ezilmesi gereken bir böcekmişim gibi baktığına neredeyse emindim. Diken üstünde otururmuş gibi oturduğum sandalyede iyice küçülerek Claris'e baktım. Çantasında aradığı lanet şey yüzünden şu anda masamızın yanında duran sarışın çocuğu fark etmemişti ve ben bu çocukla asla iletişim kurmak istemiyordum. Çocuk yan masadaki boş sandalyeyi çekerek bizim masamıza oturdu ve ellerini masaya koyarak bana bakmaya başladı. Şu anda ona nasıl baktığımı bilmiyordum, belki aslandan kaçan bir kuzu, belki süt dökmüş bir kedi, belkide avcıdan korkan bir av, ancak oldukça eğlendiği yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. "Merhaba Claris. Beni bu güzel ve oldukça utangaç arkadaşınla tanıştırmak ister misin?" Claris kafasını çantadan kaldırıp karşımızdaki sarışın çocuğa döndüğünde oldukça rahat bir tavırla gözlerini devirdi. "Sana oturabilirsin dediğimi hatırlamıyorum Jhon." Claris tıslayarak konuştuğunda adının Jhon olduğunu öğrendiğim sarışın çocuk sırıtmıştı. "Tesadüfe bak ki, oturabilir miyim dediğimi hatırlamıyorum, Claris." Kelimeleri vurgulayarak ve fısıldar bir biçimde söylediği için konuşması o an içinde bana korkunç gelmişti. Biliyorum, çok basit birşeyden korkuyordum ancak bu yıllarca insanlarla iletişim kurmayı bilmeyen biri için gayet normaldi. Jhon, Claris'i umursamadan yüzünü bana çevirdiğinde kendimden emin bir şekilde bakmaya çalıştım ancak korku içimde biryerlerde sürekli vardı. "Merhaba tatlım." dedi alay kokan sesiyle ancak cevap vermedim. Cevapsız kalacağını anladığında gülerek yaslandığı sandalyede doğruldu ve yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Gerim gerim gerilmiştim. "Utangaç tavırlarının arkasına saklanan bir sürtük müsün yoksa bu gerçekten sen misin ?" O an öyle bir acı çeksin istedim ki. Jhon aniden acıyla inleyerek başını tuttuğunda şaşkınlıkla onu izlemeye başlamıştım. Az önce istediğim şey gerçekleşmiş miydi yani ? Jhon bana bakarak, bütün kantinin duyacağı sesle bağırdı. "Bunu sen mi yapıyorsun? Hemen kes şunu yoksa çok fena olacak !" Gözlerimi kocaman açarak Jhon'a baktım. Ayağı fırlamış ve elini bana vurmak için havaya kaldırmıştı. Claris'te hızlı davranarak ayağı kalktı ve Jhon'un yanağıma inecek olan elini kavrayarak öfke dolu bakışlarını üzerine dikti. Haraket edemiyordum. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Sonra şaşkınlık ve sessizlik içerisindeki kantinde bir sandalyenin geri itilme sesi yankılandı. Ardından yere sağlam ve hızlı basan ayak sesleri. Jhon ensesinden tutulup aniden üzerimden çekildiğinde şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Claris'te aynı benim gibi şaşkındı. Kumral saçlı, mavi gözlü, oldukça uzun boylu, zayıf olsa bile güçlü gözüken ve beni Jhon'dan kurtaran çocuğa şaşkınlık içerisinde bakıyordum. Hayatımda ilk defa bu kadar güzel bir yüz görüyordum. Bir ressamın kusursuz karakalem çizimlerine benziyordu ve buradan bile burnuma ulaşan harika bir kokusu vardı. Aynı benim gibi kantindeki bütün kızların onu incelediğini hissedebiliyordum. Ağzım şaşkınlıktan bir balık gibi açılıp kapanıyordu. "Jhon...tatlı Jhon." Pürüzlü, kalın sesiyle sakince fısıldayarak konuştuğunda yutkundum. Seside, görüntüsü gibi oldukça etkileyiciydi. "B-ben sadece eğleniyordum." Jhon titreyen sesiyle konuştuğunda içimden gülmek gelmişti. Az önce beni fena yapacağını söyleyen çocuk bu muydu sahiden ? "Senin eğlenme şeklin okula daha yeni gelmiş bir çömezle uğraşmak mı ?" diye sordu tehlikeli bir gülümsemeyle. Yutkundum. Bana çömez dediği için kızmalı mıydım, yoksa beni koruduğu için sevinmeli mi ? "H-hayır." Kumral saçlı çocuk Jhon'un kulağına fısıldıyordu. "Eğlenmek istediğini gelip bize söyleseydin, biz seni eğlendirirdik küçük Jhon, biliyorsun." Daha sonra bir baş işaretiyle Jhon'u arkasındaki garip tipli çocuklara doğru ittiğinde, çocuklar yere düşen şarışın çocuğu kaldırıp kantinin çıkışına doğru sürüklemeye başladılar. Kumral çocuk gözlerini bir an gözlerime değdirip arkasını döndü ve kalktığı masaya, arkadaşlarının yanına geri döndü. Ellerim bacaklarımın arasına sıkıştırıp, sakinleşmek için derin nefesler aldım. Kantindeki sessizlik yerini tekrar gürültüye bıraktığında odak noktasından çıktığım için biraz rahatlamıştım. Gözlerini Claris'e çevirerek ona biraz daha yaklaştım. "Kimdi o ?" soruyu, çaktırmadan o çocuğa bakmaya çalışarak sorduğumda, Claris'in güldüğünü duymuştum. "Leonard Zachary." Leonard gözlerini aniden gözlerime çevirdi. Bakışlarımı ondan çekmeye çalıştım ancak o kadar güzellerdi ki, içimde bir ses daha fazla bakmamı söylüyordu. Arkadaşı gülerek ona birşey söylediğinde umursamadı ve bana bakmaya devam etti. Bu sefer utanarak gözlerimi kaçırdım ve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırarak Claris'e döndüm. "O bir vampir. Oldukça yakışıklı bir vampir."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE