KIRMIZI İPEK!

1078 Kelimeler
​Mardin’in soğuk sabahı tenimi bir bıçak gibi keserken, çatısı akan, duvarları rutubetten kararmış o evden çıkmak için can atıyordum. Ama dışarıdaki soğuk, içerideki cehennemden daha evlaydı benim için. Ev dediğim yer, dört duvardan değil; babamın ağır tütün kokan öfkesinden ve abimin bitmek bilmeyen kumar borçlarından ibaretti. Annem öldüğünden beri, bu evin hem hizmetçisi hem de tek gelir kapısıydım. ​O sabah, mutfaktaki kırık masanın başında oturan abim Selim, elindeki boş çay bardağını masaya vurdu. "Hadi daha ne bekliyorsun? Akşam eli boş gelirsen eve girmeyi unut Elif. Borçlar kapıda, adamlar ensemde!" dedi. Sesindeki o çiğlik, ruhumu yaraladı. Babam ise köşedeki minderinde tepkisizce oturmuş, sadece elindeki tesbihi çekiyordu. Bana bir kez olsun "Yorulmuyor musun kızım?" dememişti. Onlar için ben, Demirkan konağından getirilecek üç beş kuruşluk bir maaş çekinden fazlası değildim. ​"Gidiyorum abi," dedim sesimi çıkarmadan. Başörtümü sıkıca bağlayıp, yamalı hırkamın önünü ilikledim. Cebimde bir tek kuruş yoktu ama kalbimde dünyanın tüm ağırlığı vardı. ​Demirkan konağının o devasa, işlemeli kapısının önüne geldiğimde her zamanki gibi durup bir an nefeslendim. Bu kapı, dünyadaki cennetle cehennemin sınırı gibiydi. İçeride ihtişam, zenginlik ve düzen vardı; ama benim için sadece bitmek bilmeyen bir yorgunluk demekti. Konağın avlusuna ilk adımımı attığımda, Elmas Hanım terasın korkuluklarına yaslanmış, beni bekliyordu. ​"Yine mi geç kaldın sümsük?" diye bağırdı, sesi avluda yankılandı. "Sırf Miran Ağa’nın 'kimse kovulmayacak' kuralı var diye tepemize mi çıkacaksın? Dua et oğlumun merhametine, yoksa senin gibi birini kapımın eşiğinden bile geçirmem!" ​Başımı önüme eğdim. "Kusura bakmayın hanımım, evde işler vardı..." ​"Senin evin de, dertlerin de beni ilgilendirmez! Çabuk mutfağa gir, akşam yemeği için eksik kalmasın. Miran Ağa’nın sofrasında bir hata görürsem, kural mural dinlemem, seni o kapıdan ellerimle fırlatırım!" ​Hızla mutfağa süzüldüm. Ellerim soğuktan uyuşmuştu ama çalışmak zorundaydım. Akşama kadar tepsiler taşıdım, yerleri sildim, hakaretleri yuttum. Karnım açtı ama söyleyemedim. Sadece Miran Ağa’nın akşam eve dönmesini ve o sert ama adaletli duruşuyla ortamın sakinleşmesini bekledim. Oysa Miran Ağa’nın adaleti, o akşam benim celladım olacaktı. ​Üst katın tozunu almaya çıktığımda, kaderimin o meşhur merdivenlerin başında beklediğini bilmiyordum. Elmas Hanım’la burun buruna geldiğimiz o saniye, aslında benim bu hayattaki tüm iplerimin koptuğu andı. ​Merdivenlerin tepesinde, zamanın durduğu o noktadaydık. Elmas Hanım kolumu öyle bir hırsla sıkıyordu ki, tırnaklarının etime geçtiğini hissedebiliyordum. Gözlerindeki nefret, Mardin’in sıcağından daha yakıcıydı. ​"Senin gibi bir fukarayı bu konakta tutan oğlumun adaleti değil, senin sinsi oyunlarındır!" diye bağırdı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, öfkesinden saçılan tükürükler yanağıma değiyordu. "Seni bu gece o kapının önüne koydurmazsam bana da Elmas Demirkan demesinler!" ​Beni sertçe sarstı. Sadece kurtulmak istedim. Sadece o canımı yakan parmaklarından, o zehirli dilinden kaçmak... "Bırakın hanımım, canım yanıyor!" diyerek kolumu hızla kendime doğru çektim. O an, dengesini sağlamak için hamle yaptı ama ayağı o uzun, işlemeli fistanına takıldı. ​Göz göze geldik. O saniye, hayatımın geri kalanının kül olduğu saniyeydi. Elmas Hanım’ın gözlerindeki o kibirli nefret, yerini saf, katıksız bir korkuya bıraktı. Elleri boşlukta bir dayanak ararcasına havaya kalktı, parmakları havayı tırmaladı. Ben de hamle yaptım; onu yakalamak, o boşluğa düşmesini engellemek için elimi uzattım. Ama parmak uçlarım, onun ipek şalına sadece teğet geçti. ​Ve o ses... ​Merdivenlerden aşağı yuvarlanırken çıkan o tok, kemik kıran sesler... Her basamakta ruhumdan bir parça koptu. Elmas Hanım, taş avlunun ortasında, soğuk mermerin üzerinde hareketsiz kalana kadar sadece izleyebildim. Ellerim havada asılı kaldı, ağzımdan tek bir hıçkırık bile çıkmadı. Boğazım mühürlenmişti. ​"Anaaa!" ​Aşağıdan yükselen o feryat, sessizliği bir cam gibi tuzla buz etti. Elvan’ın çığlığıyla birlikte konağın kapısı devrildi. Miran, babası ve babaannesi içeri girdikleri an, aşağıda kanlar içinde yatan kadını gördüler. ​Miran’ın yüzündeki o ilk ifadeyi ömrüm boyunca unutamayacaktım. O güçlü, sarsılmaz adamın dünyası saniyeler içinde başına yıkılmıştı. Dizlerinin üzerine çöküp annesinin yüzünü ellerinin arasına aldığında, başını yavaşça yukarı kaldırdı. ​Ben oradaydım. Merdivenlerin en tepesinde, bir katil gibi görünen o titreyen kızdım. Miran’la göz göze geldiğimiz o an, aramızdaki o devasa boşlukta sessiz bir yemin yazıldı. Miran’ın gözlerinden aşağı bir damla yaş süzülmedi ama o gözlerin içi bir cehennem gibi yanmaya başladı. Bakışları, "Seni öldürmeyeceğim Elif, seni öldürmekten beter edeceğim," diyordu. ​Aşağıda babaannesi Hanim ana feryat figan bağırıyordu: "İtti! Bu uğursuz itti gelini! Katil var bu evde!" ​Miran yerinden ağır ağır doğruldu. Bakışlarını bir an bile üzerimden çekmeden, yanındaki adamlara tek bir emir verdi: "Onu aşağı indirin. Karanlık odaya kapatın. Kimse dokunmayacak, kimse görmeyecek. Onun hesabını bizzat ben keseceğim." ​O an anladım; o merdivenlerden düşen sadece Elmas Hanım değil, benim masumiyetimdi de. ​Hastaneden gelen haber, konağın taş duvarlarına bir ölüm ilanı gibi asıldı: Elmas Hanım felç kalmıştı. O dev gibi kadın, artık kımıldayamayan bir et yığınından ibaretti. Bu haberle birlikte, dışarıda bekleyen babam ve abimin seslerini duydum. Adalet istemiyorlardı, merhamet dilenmiyorlardı. Sadece kendilerini kurtarmanın peşindeydiler. ​Abim Selim’in sesini duydum avludan; "Ağam, bizim bir suçumuz yok! Kızın günahı bizim boynumuza değil. Töre ne derse o, öldürün gitsin, kanı yerde kalmasın!" diyordu. Kendi canını kurtarmak için beni, öz kardeşini bir saniyede satmıştı. Babam ise susuyordu. Sustukça beni bir kez daha öldürüyordu. ​Miran Ağa, kapının önündeki kalabalığı tek bir el hareketiyle dağıttı. Adımları merdivenlerden aşağı, benim kapatıldığım o zindana doğru yankılanıyordu. Her adımda kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi oluyordu. Kapı açıldığında, içeri giren adamın gözlerinde artık insana dair tek bir duygu kalmamıştı. ​"Duyduysan sevinmişsindir," dedi Miran, sesi zehir gibi odaya yayılarak. "Annem artık kıpırdayamıyor. Ama sen... Sen bu gece ölmeyi dileyeceksin." ​Elindeki kan kırmızısı geceliği yüzüme fırlattı. Kumaş yüzüme çarptığında ruhumun çekildiğini hissettim. ​"Baban ve abin seni infaza verdi Elif. Şu an dışarıda senin için bir mezar kazılıyor. Herkes, senin töre gereği öldürüldüğünü bilecek. Ama ben seni o toprağın altına gömüp kurtarmayacağım." ​Üzerime doğru yürüdü, kaçacak yerim yoktu. Sırtım buz gibi duvara dayandığında, Miran ellerini iki yanımdan duvara yaslayarak beni hapsetti. Nefesi, dudaklarıma bir lanet gibi dokunuyordu. ​"Sana nikah kıymayacağım," diye kükredi birden. "Bu konağın hanımı olmayacaksın, parmağına o şerefli yüzüğü takmayacaksın. Sen sadece benim yatak arkadaşım, sadece benim malım olacaksın! Gündüzleri annemin odasında, onun felç kalan bedenine bakarak günahını hatırlayacaksın; geceleri ise bu odada benim esirim olacaksın." ​"Yalvarırım yapma..." diye hıçkırdım. "Öldür beni ama bunu yapma!" ​Çenemi öyle bir sıktı ki, gözlerimden yaşlar boşaldı. "Ölüm bir kurtuluştur Elif. Sen o kurtuluşu hak etmedin. Şimdi bu kırmızıyı giy ve celladını bekle. Çünkü bu geceden sonra sen, yaşayan bir ölüden başka bir şey olmayacaksın." ​Kapıyı üzerime kilitleyip çıktığında, babamın ve abimin dışarıdaki uzaklaşan ayak seslerini duydum. Beni bir canavara yem edip gitmişlerdi. Elimdeki kırmızı ipeğe baktım; bu sadece bir gecelik değil, Miran’ın benim üzerime örttüğü karanlığın ta kendisiydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE