Hesapta olmayan Berlin Programı

500 Kelimeler
​Umut, amberin hikayesini anlatmaya başladığında sesi, sanki çok gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi alçaldı. "Amber, denizin en derinlerinden, en karanlık yerlerinden gelir. Bir balinanın sindiremediği, midesine ağır gelen o fazlalıktır aslında. Denize atılır. Yıllarca, belki on yıllarca dev dalgalarla boğuşur. Tuzlu suda yıkanır, yakıcı güneşin altında kavrulur, kayalara çarpar. İlk atıldığında berbat, tahammül edilemez bir kokusu vardır. Ama o tuz, o güneş ve o zaman... Onu dünyanın en pahalı, en vazgeçilmez esansına dönüştürür." ​Duraksadı ve İpek’in gözlerinin tam içine baktı. "Tıpkı insan ruhu gibi... Acı çekmeden, hayattaki o sert dalgalarla yoğrulmadan o derinliği, o kalıcılığı kazanamazsın. Amber, sabrın ve dayanıklılığın kokusudur." ​İpek, Umut’un bu metaforu neden seçtiğini çok iyi anladı. O amber, kendisiydi. Mahallenin dedikodusu, annesinin öfkesi, astımının boğuculuğu; hepsi İpek’i yoğuran o sert dalgalardı. Amberin o sıcak, hayvansı ama garip bir şekilde ana rahmi gibi huzur veren kokusunu içine çekerken, hayatında ilk kez "eksik" olmadığını hissetti. ​"Peki senin amberin ne İpek?" diye sordu Umut. Sesi şimdi o kadar yakındı ki, İpek onun nefesini yanağında hissedebiliyordu. ​İpek, bakışlarını kaçırmadı. "Sanırım benim amberim," dedi titreyen bir sesle, "bu plazanın kapısından içeri girdiğim o ilk gün oluşmaya başladı Umut. Senden önce, ben sadece kıyıya vurmuş, kimsenin yüzüne bakmadığı o çirkin parçaydım. Seninle beraber, o güneşin ve tuzun beni iyileştirdiğini hissettim. Sen benim dalgalarımsın." ​Bu itiraf, laboratuvarın o rasyonel, bilimsel havasını bir anda dağıttı. Umut, profesyonelliği bir kenara bırakıp İpek’in elini tuttu. Bu seferki tutuşu bir gözlemci gibi değil, boğulmak üzere olan birinin can simidine sarılması gibiydi. ​"O zaman artık kıyıdan uzaklaşma vakti geldi," dedi Umut. "Bu amberin ışığa, gerçek doğasına kavuşması lazım. Yarın Şile’ye gidiyoruz İpek. Formülün o son, en mahrem notasını orada; o gürültüsüz denizin, o hilesiz rüzgarın altında bulacağız. Sadece sen, ben ve nefesimiz." Laboratuvarın o tozsuz, her köşesi umut kokan havası, sadece birkaç saat içinde yerini belirsizliğin o ağır ve metalik kokusuna bırakmıştı. İpek, evde Şile yolculuğu için hazırladığı küçük çantasına bakarken telefonunun çalmasıyla irkildi. Arayan Umut’tu. İpek, içinde bir bahar neşesiyle telefonu açtı ama duyduğu ses, o her zamanki kadife tonlu Umut değil, buz gibi bir profesyonellikteki adamdı. ​"İpek, dinle... Çok acil bir durum gelişti. Berlin’deki ofisten bir haber aldım, hemen dönmem gerekiyor. Şile işini ertelemek zorundayız." ​İpek’in elindeki çanta yavaşça yere düştü. "Almanya mı? Ama... parfüm? Formülün o son notasını bulacaktık hani?" ​Umut’un sesi mesafeliydi, arkadan valizlerin fermuar sesleri geliyordu. "Döndüğümde devam ederiz. Formülün güvenliği için laboratuvarı kilitlettim. Sen bir süre dinlen. Geldiğimde her şeyi halledeceğiz." ​İpek ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Zihni bomboş kalmıştı. "Ben... anladım. Şaşırdım sadece. İyi yolculuklar o zaman, kendine dikkat et!" diyebildi sadece. Kelimeler boğazında birer cam kırığı gibi düğümleniyordu. ​Tam telefonu kapatacakken, ahizenin diğer ucundan o tiz ve kibirli ses yankılandı. Claude’un sesiydi bu. "Umut, Liebling! Acele etmeliyiz, taksi kapıda. Berlin’deki o akşam yemeğine yetişmemiz lazım, biliyorsun protokolü..." ​İpek’in kalbine o an kızgın bir bıçak saplanmış gibi oldu. Umut yalnız gitmiyordu. Beraber gidiyorlardı. O "eski sevgili ama iş ortağı" dediği kadınla, İpek’in nefesini kesen o yoğun parfümlü kadınla...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE