Harun, terden parlayan gövdesini Gülru’nun üzerinden yavaşça çekti ancak bakışlarındaki o arzu henüz sönmemişti. Gülru’nun bedeni, yaşadığı o sarsıcı birleşmenin etkisiyle hâlâ titrerken, Harun kızı tek hamlede kucağına aldı.
"Daha bitmedi," dedi Harun, sesi yorgun ama kararlıydı. "Bu geceki cezan ve ödülün sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek."
Banyonun loş ışığı altında musluğu sonuna kadar açtı. Sıcak su, ikisinin birbirine karışmış terini ve az önceki şehvetin izlerini tenlerinden aşağı süzmeye başladı. Harun, Gülru'yu ıslak fayanslara yasladı. Suyun sesi, odadaki o ağır sessizliği delip geçerken Harun’un elleri tekrar kızın kıvrımlarında geziniyordu.
"Neden yaptın?" diye fısıldadı Gülru, su damlaları kirpiklerinden süzülürken. "Neden beni o adamların önüne attın, sonra da gelip satın aldın?"
Harun, kızın ıslak saçlarını geriye çekip boynunu açıkta bıraktı. Dudaklarını kulağına yaklaştırıp hırıldadı: "Seni bu bataklıktan çekip almanın tek yolu, onlara senin artık benim malım olduğunu kanıtlamaktı. Şimdi sus ve sadece tenimin tenine söylediklerini dinle. Her şeyi sana sonra anlatacağım... Ama önce ruhunu bedeninden söküp almam gerekiyor."
Harun, duşun altında Gülru’yu kendine çevirdi ve kızı havaya kaldırıp bacaklarını beline dolattı. Duvarın soğukluğu ile Harun’un teninin yakıcı sıcaklığı arasında kalan Gülru, adamın yeniden şahlanan sertliğini kadınlığının girişinde hissettiğinde tırnaklarını onun ıslak omuzlarına geçirdi. Harun, hiçbir uyarı yapmadan, suyun kayganlaştırıcı etkisiyle kızın daracık derinliğine sertçe gömüldü.
Gülru'nun çığlığı suyun sesine karıştı. Sabaha kadar o dar banyoda, bazen suyun altında bazen buharların içinde, Harun’un bitmek bilmeyen enerjisiyle defalarca doruklara ulaştılar. Her darbede Harun, "Sadece benimsin," diye fısıldıyor, Gülru ise teslimiyetin en uç noktasında ona cevap veriyordu.
Şafak söküp gökyüzü griye dönerken, kapının dışından gelen sert bir vuruş sesi odadaki büyüyü bozdu.
"Patron sabırsızlanıyor Beyefendi ! Kadını teslim almamız lazım, süreniz doldu!" diye bağırdı dışarıdaki adam.
Gülru dehşetle Harun’un göğsüne sığındı. Harun ise sakinliğini bozmadan yataktan kalktı ve hızla giyinmeye başladı. Dolabın gizli bölmesinden, daha önce hazırladığı bir çantayı çıkardı. İçinde bir peruk, ucuz bir gece elbisesi ve yoğun bir makyaj malzemesi seti vardı.
"Şimdi beni iyi dinle," dedi Harun, Gülru’nun yüzünü avuçlarının arasına alarak. "Dışarıda başka bir kadın var; sarhoş, yüzü tanınmayacak halde ve senin boylarında. Onu buraya arka kapıdan çoktan soktum. O senin yerine geçecek, Patronun adamları onu sen sanıp götürecek."
Harun, çantadan çıkardığı malzemeleri titreyerek izleyen Gülru’ya uzattı. "Zamanımız daralıyor yavrum, şu yüzünü başka birine çevir," dedi.
Gülru, elleri titreyerek fırçaları ve boyaları eline aldı. Kendi güzelliğini, o duru tenini bir kalkan gibi gizlemesi gerekiyordu. Harun’un getirdiği koyu renkli fondöteni cildine kalın bir tabaka halinde sürdü; elmacık kemiklerini iyice belirginleştirip, gözlerine yoğun bir kömür karası kalem çekti. O narin, masum Gülru yavaş yavaş kayboluyor, yerine kulübün o kaotik kalabalığında kaybolabilecek, yorgun ve hırçın bir kadın silüeti geliyordu.
Harun, kızın bu hızlı ve profesyonel dönüşümünü hayranlıkla ama bir o kadar da gergin bir şekilde izliyordu. Gülru son olarak o kızıl peruğu başına geçirdiğinde, artık aynadaki kadın tamamen bir yabancıydı.
"Bitti..." dedi Gülru, sesi titreyerek. "Kimse beni bu halde tanımaz."
Harun, karşısındaki bu yabancı kadına bir süre baktı. Bakışları, ağır makyajın altındaki o tanıdık, ürkek gözlerde sabitlendi. Adeta dayanamıyormuş gibi bir adımda yanına yaklaştı. Büyük eliyle peruğun üzerinden kızın ensesini kavradı ve onu sertçe kendine çekti.
"Hâlâ fazla güzelsin," diye fısıldadı Harun.
Aniden, kızın dudaklarına kapandı. Bu öpücük, az önceki sevişmelerinin bir kalıntısı gibi aç ve sahipleniciydi. Gülru’nun az önce özenle sürdüğü koyu kırmızı ruj, Harun’un dudaklarının baskısıyla dağıldı; dudak kenarlarına ve çenesine bulaştı. Harun geri çekildiğinde, Gülru’nun yüzündeki o 'mükemmel' makyaj artık bozulmuş, sanki bütün gece bir arbededen çıkmış ya da bir adamla hırpalanmış gibi bir görüntü oluşmuştu.
Harun, parmağının ucuyla kızın dudağının kenarındaki ruj lekesini biraz daha dağıttı. "İşte şimdi oldu. Tam da o aşağılık adamların görmeyi beklediği gibisin; hırpalanmış ve bitkin..."
‘’Hadi bebeğim git. Vaktimiz kalmadı.’’
"Peki ya sen?" diye sordu Gülru korkuyla.
"Ben bu pisliği kökten temizleyeceğim," dedi Harun, belindeki silahı kontrol ederek. "Şimdi bu kapı açıldığında başını eğ ve mutfak çıkışına doğru yürü. Orada siyah bir araç bekliyor olacak. Ben hemen arkandan geleceğim."
Kapı kilidi tıkırdadı. Harun, Gülru’yu arkasına saklayıp kapıyı hafifçe araladı. Dışarıdaki adamlara sert bir bakış atarak, "Kadın içerde baygın, gidin alın leşini," dedi. Adamlar içeri dalarken, Harun o kargaşada Gülru’yu koridordan aşağı, özgürlüğe doğru itti.