Görücü Usulü

1398 Kelimeler
Paris’in soğuk sokakları, Isabelle için artık daha ürkütücü ve karanlık bir hal almıştı. Bir yandan hayatını yeniden kurmaya çalışıyor, bir yandan da babasının gölgesinden kurtulmaya uğraşıyordu. Ancak, babası onu hala kendi kontrolü altında tutmak için her türlü yolu deniyordu. Isabelle’nin resim yeteneği ile elde ettiği özgürlük, babası için bir tehdit oluşturmuştu. Lonca üyeleriyle yaptığı gizli konuşmalar ve kurduğu planlar, Isabelle’nin hayatını daha da zorlaştırdı. İlk başta resimlerini satmakta zorluk çekmemişti. Ancak birkaç gün içinde, resimlerini almak isteyen galerilerden ve sanat pazarlarından olumsuz dönüşler almaya başladı. "Maalesef, eserlerinizi sergileyemeyiz," diyen yüzlerce bahane, Isabelle’nin yüreğini sıkıştırdı. Satıcılardan biri, ona çekinerek, “Sanırım üstünüze gelen biri var. Bu, kişisel bir mesele gibi görünüyor,” dedi. Isabelle, bu sözlerin ne anlama geldiğini hemen anlamıştı. Babası, onun başarısını ve özgürlüğünü baltalamak için her şeyi yapıyordu. Tam bu zorlukların arasında, Isabelle’nin en büyük destekçisi olan Clara, kötü bir haber aldı. Polonya’da yaşayan amcası vefat etmişti. Clara, bu acı haberi Isabelle’ye anlatırken, gözleri yaşlıydı. “Birkaç günlüğüne Polonya’ya gitmem gerekiyor, Isabelle. Amcamın cenazesine katılmalıyım. Seni burada yalnız bırakmak istemezdim, ama başka çarem yok,” dedi. Isabelle, arkadaşının acısını anlayışla karşıladı ve ona destek olmaya çalıştı. Clara, aceleyle valizini toplarken Isabelle, ona yardım etti. Fakat arkadaşının gitmesinin içindeki yalnızlık duygusunu derinleştireceğini biliyordu. Clara, kapıdan çıkmadan önce Isabelle’ye dönüp, “Sakın pes etme, Isabelle. Ne olursa olsun güçlü ol. Geri döndüğümde her şeyin daha iyi olacağına inanıyorum,” dedi. Isabelle, boğazındaki düğümü zor yutarak başını salladı. Clara’nın ardından kapı kapandığında, o geniş evin sessizliği Isabelle’yi bir kez daha içine çekti. Artık yalnızdı. Sokaklardan gelen hafif uğultu, onun yalnızlığını daha da belirginleştiriyordu. Babasının engellemeleriyle baş etmeye çalışırken, yanında Clara gibi bir dostunun olmaması Isabelle’yi derin bir umutsuzluğa sürüklüyordu. Yalnız oturma odasında, eline bir fırça aldı ve önündeki beyaz tuvale baktı. Resim yapmak, annesiyle olan bağı gibi hissettiği bir teselliydi. Ancak bu kez, fırça tuvale dokunmadı. İçindeki huzursuzluk, yaratıcılığını tamamen bastırmıştı. Odadaki sessizlik Isabelle’nin zihnindeki sesleri daha da yükseltti. Kendi kendine konuşmaya başladı. "Keşke burada Selim olsaydı," diye mırıldandı. Onun varlığı, Isabelle’ye dünyanın tüm yüklerini unutturabilirdi. Selim’in sıcak bakışları ve huzur veren sesi, Isabelle’nin kaybettiği güveni geri getirebilirdi. Ama Selim şimdi İstanbul’daydı, Isabelle ise Paris’in bu koca şehrinde yapayalnızdı. Pencereden dışarı bakarken, Paris’in ışıkları Isabelle’ye hiç olmadığı kadar uzak görünüyordu. İnsan kalabalıkları, sokakta akan hayat, onun için birer yabancıydı. İçinde büyüyen yalnızlık ve çaresizlik, Isabelle’yi ağır bir hüzne sürüklüyordu. Babasının gölgesi her yerdeydi, destek alabileceği tek kişi ise kilometrelerce uzakta. Isabelle, gözlerini kapattı ve Selim’i düşündü. Onun varlığı, bu yalnızlığı ve karanlığı aydınlatabilecek tek ışık gibi görünüyordu. Ancak o ışığa ulaşmak için sabretmesi gerekiyordu. Isabelle, o gece uyumak için gözlerini kapattığında, zihninde Selim’in yüzü canlandı. "Seni bekleyeceğim," diye fısıldadı kendi kendine. Bu sözü, kendine ve Selim’e verdiği bir söz gibiydi. Zorluklara rağmen, kendi yolunu bulmaya çalışacak ve Selim’le yeniden bir araya gelecekleri günü bekleyecekti. Ama o güne kadar, bu yalnızlık Isabelle’nin en büyük sınavı olacaktı. İstanbul’da günler hızla geçerken, Murat Bey’in ölümünden sonra ailenin üzerindeki yas perdesi yavaş yavaş kalkmaya başlamıştı. Ancak bu süreç, herkes için farklı bir şekilde işliyordu. Ahmet, babasından kalan ticaret işlerini devralmaya çalışıyordu ve iş dünyasının karmaşık dinamiklerini öğrenmek için gece gündüz çabalıyordu. Ali, kendini tamamen kitaplarına vermiş, ders çalışarak içindeki acıyı unutmaya çalışıyordu. Selim ise ne iş ne de kitaplarla teselli bulabiliyordu; Isabelle’ye olan özlemi her geçen gün daha da derinleşiyor, onun yokluğunda hayat kendisi için dayanılmaz bir hal alıyordu. Selim’in odasından eksik olmayan Isabelle’nin mektupları, onun tek tesellisi olmuştu. Bu süre zarfında Ayşe Hanım da kendini toparlamış ve çocuklarının mürüvvetini görme hayaliyle yaşamaya başlamıştı. Özellikle Selim’in, uygun bir eşle yuva kurmasını istiyordu. Aile dostları Hakkı Efendi’nin kızı Nurdan, Selim için mükemmel bir eş adayı olarak görülüyordu. Nurdan, zarif ve terbiyeli halleriyle Ayşe Hanım’ın gözünde tam bir "ideal gelin"di. Sık sık konağa gelip Ayşe Hanım’la vakit geçiriyor, her ziyaretinde Selim’i görmek için fırsat kolluyordu. Ayşe Hanım, Nurdan’ın bu ilgisini fark etmiş ve bu durumdan oldukça memnun kalmıştı. “Tam bir melek gibi kız. Selim için daha iyisini düşünemem,” diyordu kendi kendine. Bir gün, Ayşe Hanım Selim’i yanına çağırdı ve ona bu düşüncelerini açtı. Nurdan’ı överek, “Oğlum, bu kız tam sana göre. Hakkı Efendi de bizim gibi köklü bir ailedir. Nurdan, hem hanım hanımcık hem de ahlaklı bir kız. Onunla bir an önce nişanlanmanızı istiyorum,” dedi. Selim, annesinin bu ısrarına karşı sakin kalmaya çalışsa da, Isabelle’nin adını anmadan duramadı. “Anne, sizin düşündüğünüz bu evlilik benim için uygun değil. Kalbimde biri var: Isabelle. O benim ruh eşim, kaderim. Paris’te beni bekliyor,” dedi. Selim’in bu sözleri, Ayşe Hanım’ın içinde bir volkanın patlamasına neden oldu. Isabelle’nin adını duyduğu anda yüzü kızardı, gözleri öfkeyle doldu. “Hayır! O kızla asla evlenemezsin, Selim! Bizim ailemize uygun biri değil. Hakkı Efendi’nin kızı varken, o Fransız kızını asla kabul etmem,” diye sert bir şekilde çıkıştı. Selim, annesinin bu tepkisine karşı şaşkın ama kararlıydı. “Anne, Isabelle’yi seviyorum. Ruhumun diğer yarısı o. Onunla evlenmeyeceğim bir hayat düşünemem,” dedi. Ayşe Hanım, Selim’in bu inadı karşısında daha da sinirlendi. “Selim! Babanın kemiklerini sızlatıyorsun. Bizim uygun gördüğümüz kişiyle evlenmek zorundasın!” diye bağırdı. Ancak Selim için karar çoktan verilmişti. Annesinin öfkesi, onun Isabelle’ye olan sevgisini bastıramazdı. Kalbi, Isabelle’ye kavuşmak için yanıp tutuşuyordu. O gece, Selim odasında bir süre düşündü. Annesinin söyledikleri kulağında yankılanıyordu, ama Isabelle’nin yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Kararı kesindi; Isabelle’ye kavuşacaktı. Cebinde kalan son paraya baktı ve bir tren bileti almaya yeteceğini fark etti. Aceleyle bir çanta hazırladı, Isabelle’nin mektuplarını yanına aldı ve sessizce konağın kapısından çıktı. Sokak lambalarının ışığında, hızlı adımlarla tren istasyonuna yürüdü. Tren bileti alırken, kalbi heyecan ve hüzünle çarpıyordu. Bir yandan Isabelle’ye kavuşmanın hayalini kurarken, diğer yandan annesini üzmüş olmanın vicdan azabını hissediyordu. Ama kalbinin sesi, tüm bu duyguların önüne geçmişti. Isabelle, onun geleceğiydi, onun mutluluğuydu. Tren istasyona yanaşırken Selim, Paris yolculuğuna başlamaya hazırdı. Paris’e ulaşmak için saatleri saymaya başladı. Isabelle’ye olan sevgisi, ona bu uzun yolculukta güç verecekti. İstanbul’un serin bir akşamında, Selim tren istasyonuna doğru yola çıkmış, cebindeki son parayla alacağı biletin hayalini kuruyordu. Kalbi, Isabelle’ye kavuşmanın heyecanı ve geride bıraktığı ailesinin burukluğu arasında sıkışıp kalmıştı. Ancak kararından dönmeye hiç niyeti yoktu. Bu sırada, Selim’in bu kararından haberdar olan Ahmet, kardeşine yardım etmek için elinden geleni yapmaya kararlıydı. Ne olursa olsun, Selim’in yanında olacaktı. Ahmet, evde birikmiş üç-beş kuruşu toparladı. Bu para, belki Selim’in yolculuğu için çok büyük bir destek olmasa da, abisinin sevgisini ve desteğini göstermek için yeterliydi. Hızlı adımlarla istasyona doğru yürümeye başladı. İstasyona vardığında, Selim’i peronda beklerken buldu. Selim, bir eli çantasının sapında, diğer eli Isabelle’nin mektuplarını sımsıkı tutuyordu. Gözleri uzaklara dalmış, bir an önce trenin gelmesini bekliyordu. Ahmet, kardeşini gördüğünde derin bir nefes aldı ve yanına yaklaştı. Selim, abisini görünce hem şaşırdı hem de hafif bir huzur hissetti. Ahmet, kardeşinin omzuna elini koyarak konuşmaya başladı: "Selim, bu kararı aldığın için sana kızmam. Ama bu yolculuk kolay olmayacak. Her şeyden önce bilmeni isterim ki, ne olursa olsun ben senin yanındayım. Isabelle’ye olan sevgin büyük ama o kızın babası çok tehlikeli biri. Sana zarar vermesinden korkuyorum." Selim, abisinin gözlerine bakarak, "Abi, Isabelle benim hayatım. Onun için her şeyi göze aldım. Geri dönmek gibi bir niyetim yok," dedi. Ahmet, kardeşinin kararlılığını gördüğünde içten bir gülümsemeyle başını salladı. "Peki öyle olsun," dedi ve cebinden çıkardığı parayı Selim’in avucuna sıkıştırdı. Selim, abisinin elindeki parayı görünce şaşırdı ve hemen geri vermeye çalıştı. Ama Ahmet, Selim’in elini sıkıca tutarak, "Bu parayı al, Selim. Seni bir süre idare eder. Ne Isabelle’nin babasına ne de başına gelecek başka bir şeye karşı hazırlıksız olmanı istemem. Sana güveniyorum ama her zaman temkinli ol. Ve unutma, bu yolda yalnız değilsin. Ne olursa olsun beni haberdar et," dedi. Ardından, Selim’in gözlerinin içine bakarak ekledi: "Ve sana bir emanetim var, kardeşim. Bu mum… Babamızdan bize kalan bir hatıra. Bu sadece bir ışık değil, bizim ailemizin güç sembolü. Onu ne olursa olsun muhafaza et. Biz birlikte güçlüyüz, Selim. Isabelle’ye kavuştuğunda bu mumun ışığı seni aydınlatacak. Hatırla, her karanlıkta bir ışık vardır." Bu sözlerin ardından Ahmet, Selim’in sırtına dostça bir vuruş yaptı ve onu trene doğru yönlendirdi. Selim, abisinin desteğini her hücresinde hissediyordu. Tren perona yanaşırken, Ahmet ile Selim arasında birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Selim, abisine sarılarak, "Hakkını helal et abi," dedi. Ahmet, kardeşinin kulağına sessizce, "Helal olsun, Selim. Sen yeter ki mutlu ol," diye fısıldadı. Selim, trenin merdivenlerinden çıkarken son bir kez arkasına döndü. Ahmet, ona güçlü bir şekilde el sallıyordu. Selim’in aklında sadece bir şey vardı: Isabelle’ye kavuşmak ve onunla birlikte hayalini kurduğu hayatı yaşamak. Trenin düdüğü çaldı, tekerlekler dönmeye başladı ve Selim’in Paris’e olan yolculuğu resmen başlamış oldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE