Yanlış mı duyuyordum? Tahir... Çok ama çok kötü imalar yapıyordu bana! Hem de yengesine! O an utancımdan yerin dibine giresim geldi. Evet, doğru ona çocukken aşıktım. Evet doğru, keşke Gökhan ile değil de Tahir ile en başta evlenmiş olsaydım. Ama belli ki, Tahir de en az Gökhan kadar iğrenç biriymiş. Kim bilir karısına neler yaptı da sevgiyi başka kollarda aradı!
Tahir’in eli hâlâ bileğimdeydi. Kalabalığın uğultusu arasında, kimsenin duymayacağı kadar alçak ama buz gibi bir sesle kulağıma eğildi. “Daha yüksek sesle mi söyleyeyim YENGE?” dedi. Gözlerim dehşetle açıldı, nefesim kesildi. Dudaklarım titreyerek, neredeyse fısıltıyla, “Ne diyorsun sen?” diyebildim.
Ama o hiç durmadı. Yüzünde tehlikeli bir sırıtış belirdi, gözleri kıpkırmızıydı. “Yasemin ortadan kalksın da seni mi alayım istedin? Amacın karım olup yatağıma girmek miydi yenge?…”
Boğazımdan acı bir hıçkırık çıktı. Ağlamamı daha fazla tutamadım. “Sen… nasıl… böyle bir şey…” diyebildim ama kelimelerim titreyip havada kayboldu.
Tahir’in yüzündeki sırıtış yavaşça söndü, yerini buz gibi bir ciddiyet aldı. “Bunun bedelini ödeyeceksin. Bekle sen…” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan.
Sonra birden arkasını döndü, avlunun ortasına yürüyerek yüksek sesle konuştu. “Ceylan bu konaktan dışarı çıkmayacak! Dönünce aşireti toplayın, gereken karar neyse ona varılacak! Ben şimdi o şerefsizleri bulmaya gidiyorum!”
Bu sözlerle bir hışım konaktan çıktı. Kapı gürültüyle çarptı, ardından dışarıdan atların kişnemesi ve ayak sesleri duyuldu.
Ortada sessizlik kalmıştı. O sessizliği ilk bozan, Ezma Hanım’ın bana doğru attığı adımlar oldu. Yüzü öfkeden kıpkırmızı, gözleri ölüm saçıyordu. Bir anda üzerime eğildi, avuç içi saçlarıma geçti.
“Soysuzun kızı! Bir de o küçücük aklınla bizden bir şeyler saklarsın ha? Sana gününü göstereceğim!” diye bağırdı. Saç diplerim acıdan yandı, başım geriye çekildi.
Tam o sırada, avlunun kenarında birkaç gündür hasta olduğu için olan biteni sessizce izleyen Osman Efendi yani kayınpederim birden önündeki masaya öyle bir vurdu ki, tahta çatırdadı.
“Çek elini kızdan, Ezma!” diye gürledi. Sesi öyle tok ve sertti ki, herkes bir an dona kaldı. “Gücün küçük bir kıza mı yeter? Daha çocuk bu! Toy, tecrübesiz… Elbette korkar. Sanki Gökhan’ın nasıl bir manyak olduğunu bilmiyor musun sen? Kendi oğlunu tanımıyor musun?!”
Ezma Hanım, kocasının bu sert çıkışına bir an bocaladı. Elini saçlarımdan çekti ama bakışlarını üzerimden kaldırmadı. “Ama o sustu, Osman! O sustuğu için…”
Osman Efendi elini havada keser gibi salladı. “Kes sesini! Şimdi değil! Otur şuraya!” dedi. Ciddiyeti tartışmaya kapalıydı.
Ezma Hanım dişlerini sıktı, öfkesini yutkunarak bastırmaya çalıştı. Sessizce bir kenara geçti, ama gözleri hâlâ üzerimdeydi, sanki ilk fırsatta yine saldıracakmış gibi.
Ben ise hâlâ olduğum yerde, nefes nefese, gözlerimden yaşlar süzülürken kalakaldım. Saç diplerim acıyordu ama en çok kalbim… Tahir’in kulağıma fısıldadıkları beynimde yankılanıyordu.
O an anladım ki, bu konakta beni asıl yaralayacak olan kaçan kocam ya da dedikodular değil… İçimde hâlâ yer eden o eski hislerle birlikte, Tahir’in gözlerindeki o soğuk bakıştı.
Evet, bir şeyleri saklamıştım. İlişkilerini ben de henüz bir haftadır biliyordum ama kaçacaklarını bilmiyordum. Gökhan bana elini bile sürmemişti evlendiğimizden beri. Neden bana elini sürmediğini merak ettiğim için bir gün onu izlerken fark etmiştim Yasemin ile ilişkisi olduğunu... Canım eltim kocamı ayartma peşindeymiş meğerse! Ben çok önceden beri Tahir’i sevmeme rağmen bir kez olsun yan gözle bakmamıştım ona haram olduğunu düşündüğüm için.
Ama herkes ben değildi tabii.
Bu sırada Sezen sert adımlarla karşıla dikildi, benden üç yaş büyüktü. “Bana bak balina, Tahir sana yar olacak zannediyorsan yanılıyorsun! Yasemin de, sen de onu hak etmiyorsunuz! Aferin, onların kaçışını gizleyerek bir işe yaradın. Sakın ayağıma dolanma! Tahir’i ben alacağım.” Demesiyle şok içinde ona baktım, iğrençti.
“O senin kuzenin!”
Alayla güldü. “Senin de kayınbiraderi ama evlenme hayali kuruyorsundur kesin!”
Ona sadece boş gözlerle baktım . “Hayal falan kurmuyorum, tek istediğim beni rahat bırakmanız.” diyerek yanından bir hışım çıktım. Gözlerim yaşlarla doluydu. Allah’ım yardım et bana, ne yapacağım ben? Buralarda bir başıma kaldım... Eğer Osman baba olmasaydı çoktan beni çiğ çiğ yerdi buradaki herkes. Hayatın zaten kötüydü, şimdi hepten kötü olacak!
....
Sabah ezanıyla birlikte konak uyanmış, ama o günkü sessizlik başka türlüydü. Ne hizmetçilerin telaşlı ayak sesleri, ne de mutfaktan gelen tencere sesleri vardı. Herkes fısıltılarla konuşuyor, kimse benimle göz göze gelmek istemiyordu.
Ben, bütün gece uyuyamamıştım. Tahir’in kulağıma fısıldadığı o sözler hâlâ beynimde dönüp duruyor, Ezma Hanım’ın bakışları göğsümde taş gibi duruyordu. Saç diplerimdeki acı bile dinmemişti.
Osman Baba sabah erkenden odama haber yollamıştı. “Büyükler toplanacak, aşağı in.”
Merdivenleri yavaş yavaş indim. Ayaklarımın altındaki her basamak, sanki içime korku bastıkça ağırlaşıyordu. Avlunun ortasına uzun bir masa kurulmuş, etrafında yaşlılar, amcalar, birkaç teyze… Hepsi suölayıcı bakışlarla yerlerine oturmuştu. Firdevs Babaanne baş köşedeydi. Yanında Osman Baba, onun karşısında ise Ezma Hanım… Göz göze gelmemeye çalıştım.
Sessizce en arkadaki sandalyeye oturdum. Ellerimi kucağımda kenetlemiş, başımı eğmiştim. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, masadakilerin duymasından korktum.
Firdevs Babaanne bastonunu yere vurdu. “Herkes hazır mı?” dedi, sesi sert ve tok. “Tahir gidip o ikisini arıyor. Ama dönünce karar verilmiş olacak. Bu rezaletin bedeli hafif olmayacak. Zaten yarım saate o da gelir.”
Yaşlı amcalardan biri söze girdi. “Gökhan zaten gözümüzden düşmüştü. Ama Ceylan’ın, kocasının Tahir’in eşine yanaşmasını bilip susması… işte bu ağırdır. Gökhan ve Yasemin’in yaptığı zaten rezalettir. Onların hükmü ölümdür!”
Sözleri, sanki bıçak gibi karnıma saplandı. Osman Baba hafifçe kaşlarını çattı ama sessiz kaldı.
Ezma Hanım beklemedi, lafı kaptı. “Ben diyorum ki… Ceylan’ı babasının evine gönderelim. Berdel borcu neyse ödensin, bu konağın kapısından bir daha geçemesin. Hem bu soya leke sürdü, hem de bile bile sustu. Tahir’e de düzgün eş buluruz. Gökhan ile Yasemin Allah’ından bulsun! Artık öyle gelinim de, oğlum da yoktur benim!”
Başımı daha da eğdim, gözlerim doldu. Firdevs Babaanne başını salladı. “Karar netleşmeden konuşma Ezma. Herkes fikrini söyleyecek en son karar verilecek.”
Bir başka yaşlı, tütün kokulu sesiyle söze girdi. “Kız gençtir, tecrübesizdir. Gökhan gibi bir deliden korkması normaldir. Ama yine de bilip susması affedilmez. Hele bu aşirette.”
Osman Baba sonunda konuştu. “Kız toy. Daha yeni gelin geldi buraya. Gökhan’ın ne mal olduğunu bilirsiniz. Şimdi biz bu kıza yüklenirsek, haksızlık olur.”
Masada mırıldanmalar başladı. Kimisi hak veriyor, kimisi karşı çıkıyordu. Ben, yerimde küçülmüş gibi hissediyordum. Gözlerimden yaş süzüldü ama silmedim; zaten herkes beni suçluyor, ağlamamı da görsünlerdi.
Firdevs Babaanne bastonunu yeniden vurdu. “Yeter! Tahir dönsün, ondan da dinleyeceğiz. Ondan sonra ne yapılacağına hep birlikte karar verilecek.”
Tam o sırada avlunun ağır ahşap kapısı bir gürültüyle açıldı. İçeri, yüzü kıpkırmızı, adımları yere sertçe vuran Tahir girdi. Üzerinde toz, saçları darmadağındı. Gözleri öyle sinirle parlıyordu ki, ortamdaki hava bir anda ağırlaştı. Yeşil gözleri sanki bataklığa dönmüştü.
Osman Baba yerinden doğruldu.
“Buldun mu oğlum?” diye sordu gergin bir sesle.
Tahir dişlerini sıkarak başını iki yana salladı.
“Hayır! Allah bilir ne zamandır planlıyorlar bunu! Yer yarıldı da içine girdiler sanki!” dedi sesi öfkeyle titriyordu. Bastığı her adımda zemindeki taşlar bile sanki sarsılıyordu. “Onları bulursam… mahvedeceğim!”
Tam masanın kenarına geldiğinde gözleri bana kaydı. Bakışı öyle sertti ki, olduğum yerde küçüldüm. İri bedeniyle üzerime doğru eğildi, parmağını sertçe salladı.
“Sen de her şeyi sakladığın için ayrı bedel ödeyeceksin!” dedi sesi tehdit doluydu.
Omuzlarım istemsizce düştü, ellerim kucağımda kenetlendi. Sandalyeme daha da sindim, kalbim küt küt atıyordu.
O sırada Ezma Hanım konuşmaya atıldı, sanki beklediği fırsat gelmişti. “Biz de tam onu konuşuyorduk!” dedi sesi zehir gibiyken. “Babasının evine mi göndersek bunu, ne yapsak? Görmeye bile tahammülümüz yok artık! Hem sustu, hem bir halt da yaramaz etmez, sonuçta kuzeninin katilinin çocuğu, görmeye tahammülümüz yok.”
Sözleri, masanın etrafındaki birkaç kişinin başını sallamasına sebep oldu. Firdevs Babaanne dudaklarını büzerek sessiz kaldı ama gözleri bir anlığına bana kaydı, bakışında hem sorgulama, hem de karar verme ağırlığı vardı.
Ezma hanımın dedikleri doğruydu. Abim, Sezen’in abisini öldürmüştü. Yakın arkadaşlardı ve küçük kız kardeşime taciz ederken yakaladığı için bunu yapmıştı ama kimse inanmadı. Kıskançlık dediler, bizi suçlu gördüler. Yoksa abim karıncayı bile incitecek adam değildi...
Ben ise yutkunamadım. Ne cevap verecek cesaretim, ne de kendimi savunacak gücüm kalmıştı. O anda tek yapabildiğim, gözlerimi yere dikmekti… çünkü ne dersem diyeyim, kimse bana inanmayacaktı.
Babamın evine gönderilirsem de hor görülecektim, değişen bir şey olmayacaktı. Her yer cehennemdi benim için.
Ama beklediğim kararın aksine Tahir bir anda elini masaya vurdu. “Geri gönderilmeyecek. Bu zevki tattırmayacağım ona! Benim karım olacak. Madem abim karımı aldı, ben de onun körpe karısını alacağım!”
Gözlerim irice açıldı ve hızla ona baktım yaşlı gözlerle. Doğru muydu bu? Benimle mi evlenecekti? Sırf bana eziyet çektirmek için mi? Allah'ım ne yapacağım şimdi ben?