BERİVAN
Karanlık gece hükmünü sürerken, o zifiri boşluğu yaran tek şey aydı. Göğün ortasında dimdik duran o solgun ışık, sanki inatla karanlığa meydan okuyor; “henüz bitmedi” der gibi toprağın, taşın, yolun üstüne umut serpiyordu.
Kollarımı göğsümde kenetlemiş, başımı soğuk cama yaslamış halde gökyüzünü izlerken dizimdeki sızı nabız gibi atıyor, her tümsekte kendini hatırlatıyordu.
Acı, tenimde değil de içimde bir yere yerleşmiş gibiydi; her nefeste biraz daha derine iniyor, sustukça büyüyordu.
“İyi misin?” diye sordu. Sesi alıştığım sertliğinden arınmıştı; çatlak bir merhamet gizlenmişti tonunda, canımın yanıp yanmadığını gerçekten bilmek ister gibi.
Cevap vermedim. İçimde çoktan kırılmış, keskin kenarları kalbime batan parçalar varken onunla kelime paylaşmak ağır geldi.
Sessizliğe sığındım; akıp giden yolları, karanlığın içinde kaybolan ışıkları izledim. Farların aydınlattığı asfalt, sanki önümde uzanan kaçış ihtimallerini bir bir yutuyordu.
Gidememiştim. Becerememiştim. Yola yöneldiğim anda kolumdan yakalayıp beni kendine çekmiş, kollarının arasına alıp sıkıca sarmıştı.
Göğsü duvar gibi, nefesi ensimde sıcak ve buyurgandı. Önüme geçmiş, bedenini set yapmıştı; tek bir adım daha atmama izin vermemişti.
Beni araca yerleştirirken itiraz edecek gücü bile bırakmamıştı içimde. Kendisi de sürücü koltuğuna geçmiş, kapıları kilitlemişti.
Metalin o tok sesi, özgürlüğümün üstüne kapanan bir mühür gibiydi. Kaçış yollarım birer birer silinmiş, tekerlekler konağa doğru dönerken içimdeki umut da geriye doğru akmaya başlamıştı; sanki beni o taş duvarların arasına hapsetmek için her şey planlıydı.
Gulazer anne gitmemi söylemişti. “Biraz uzaklaş, kafanı dinle,” demişti.
Belki mesafe iyi gelir, belki suskunluk yaraları kabuk bağlar diye düşünmüştüm. O anki öfkem bundandı; bir kapı aralanmıştı çünkü. Ama Karan o kapıyı yüzüme kapatmakta gecikmemişti.
“Bir daha aklından gitmeyi geçirme.” Bu kez sesi yüksek ve sertti; emir gibi, hüküm gibi. Sözleri havayı kesip üzerime düştüğünde başımı yavaşça ona çevirdim.
Yanaklarımdan süzülen yaşı o an fark ettim; parmak uçlarımla sildim, iz bırakmadan kaybolsun ister gibi.
“Canımı daha çok yakacaksın bu yüzden, değil mi?” Titrek çıkan sesim aracın içinde yankılandı, ama cevabı kelimelerle gelmedi.
Gaz pedalına biraz daha yüklendi, motorun homurtusu karanlığı yararak ilerledi. Vites değiştirirken çenesinin gerildiğini gördüm; suskunluğu en az sözleri kadar sertti.
“Bir kere karım olduysan, o konaktan bir daha çıkamazsın, Berivan.” Dudaklarım titredi. İsmimi söylerken bile sahiplenir gibi, sınır çizer gibi konuşuyordu. “Törelerimizi, adetlerimizi bilirsin.”
Yutkundum, bakışlarımı yeniden yola çevirdim. Ön camdan görünen asfalt çizgileri birbirine karışıyor, gözlerimdeki buğuyla bulanıklaşıyordu.
“Babam bana kıyamaz demiştim sana.” Sesim çatallaştı; kelimeler boğazımdan zorla geçti.
“Baban sana kıymasa bile…” dedi, bakışlarını yoldan ayırmadan. “Elbet bir gün seni ilk isteyene verirler. Sen dirensen bile annen verir. Hejvin Hanım’ı bilmez miyiz?”
Sözleri havada asılı kaldı. İçimde acı bir gülüş kabardı; dudaklarımın kenarında kırık bir tebessüm belirdi.
Sanki beni düşünüyormuş, sanki koruyormuş gibi konuşması ironikti. Direksiyon başında oturan adamın gölgesi yüzüne vuruyor, ay ışığı yan profilini keskinleştiriyordu.
Gece uzun, yol karanlıktı; ama asıl zindan, dört tekerin üzerinde ilerleyen bu sessizliğin içindeydi.
“Biraz daha böyle konuşmaya devam edersen, beni düşündüğünü sanacağım,” dedim dudaklarımı ısırarak.
Sesimdeki alay, gözlerimdeki kırgınlığı saklayamıyordu. “Madem beni o konağa götürüyorsun, üzerime o kadını getirmeyeceksin.”
Omzunun üzerinden yüzüme baktı. Ay ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını karanlığa gömüyordu; bakışları keskin, çenesi kilitliydi.
“Niye?”
Tek kelime. Ama içinde meydan okuma, öfke ve inat vardı. Gözlerindeki kıvılcımları gördükçe göğsüm daraldı. Titrek bir nefes aldım, yanaklarımdan süzülen yaşları aceleyle sildim; zayıf görünmemek için verdiğim nafile bir çaba gibi.
“Ne demek niye?” Sesim boğuktu. O yeniden yola döndü, omuzları siyah gömleğinin altında gerildi; direksiyonu tutan parmakları beyazlayana kadar sıkmıştı.
Kalbim boğazımda atıyordu. Kuma düşüncesi mideme soğuk bir taş gibi oturmuştu; tiksinti, aşağılanma ve korku birbirine dolanmıştı. Buğulanan camın üzerinde bakışlarım dolaşırken ellerimi kucağımda kenetledim; parmaklarım birbirine sığınır gibi.
“Ne güzel işte, Berivan,” dedi alayla. “Sen sevdiğinin yanında, sevdiğin de sevdiğinin yanında olacak.”
Sözleri mideme inen bir yumruk gibiydi. İçimdeki ağırlık kaburgalarımı bastırdı; nefes almak zorlaştı, ciğerlerim dar bir odaya hapsedilmiş gibi.
“Ben o evde yaşayacağıma gider yaşlı bir herifin karısı olurum, daha iyi!” Sesim yükselmişti; ona doğru dönüp meydan okurcasına baktım.
Araba bir anda frenle sarsıldı. Bedenim öne savruldu, emniyet kemeri göğsüme sertçe yapışarak beni yerime çiviledi. Tekerleklerin asfaltla sürtünmesi geceyi yırttı.
Yüzü bana döndü. Nefesi sıcak ve öfkeliydi. “Senin gibi bir kız dayanabilecek mi sence kuma olmaya?” diye fısıldadı dişlerinin arasından.
Mavi harelerinin içine baktım; öfkenin altında başka bir şey kıpırdıyordu, bastırılmış bir korku belki, kaybetme ihtimali. “Beni bırakmamak için bahane arıyorsun,” dedim aynı alçak sesle. “Canımı yakmak istediğini itiraf et de rahatla.”
Dudağının kenarı kıvrıldı; o tanıdık, yaralayıcı tebessüm. Başını ağır ağır salladı, sonra yumruğunu direksiyona indirdi.
“Evet, doğru!” diye patladı. “Canını yakmak istiyorum!” Sesi arabanın içinde yankılandı. “Şu an senin yerine o kadın arabamda, nikâhımda olabilirdi!”
Sırtımı koltuğa yasladım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama yüzümde tuhaf bir sakinlik vardı.
“Boşa diyorum sana,” dedim. “Boşa… Sen de kurtul, ben de kurtulayım.”
Gece dışarıda sessizdi; ama arabanın içinde kopan fırtına, ay ışığını bile titretecek kadar şiddetliydi.
“Yok öyle…” diye fısıldadı. Direksiyonu sertçe kırdı, araba şeridinde savrulup yeniden toparlandı. Gaza bastıkça motorun homurtusu yükseldi; sesindeki öfke de onunla birlikte kabarıyordu.
“Sen nasıl beni bu evliliğe zorladıysan, aylarca yakamdan düşmediyseniz… Sen de aylarca üzerine kuma gelen ağa kızı lekesiyle dolaşacaksın. Kısır damgası yiyeceksin!”
Sözleri havaya değil, doğrudan göğsüme çarpıyordu. Camı aralamaya çalıştım; parmaklarım titriyordu. İçeri dolan hava soğuktu ama yetmiyordu.
Nefes almak zorlaşıyordu. Her cümlesi arabanın içine atılmış bir kibrit gibi; oksijen azalıyor, içim cayır cayır yanıyordu.
Gözlerimden yaşlar akmaya devam etti. Dudaklarımı birbirine bastırdım; hıçkırıklarımı yutkunarak içime gömdüm. Ona bakmadım.
Başımı çevirdim. Zayıf görünmek istemedim. Omuzlarımı dik tutmaya çalıştım ama içimde bir yer çökmüştü; sanki göğsümün ortasında görünmez bir çatlak ilerliyordu.
“Ama hiç merak etme…” dedi bu kez daha alçak, daha keskin bir tonla.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Duymamak için. O kelimeler kulaklarımdan değil, derimin altından giriyordu çünkü.
Her hece bir bıçak darbesi gibi kalbimi yokluyor, en hassas yerimi bulup bastırıyordu. “Benim gibi yeterince acı çektiğinde seni boşayacağım. O kadını alacağım nikâhıma.”
Boğazım yandı. Yutkunurken acıdı. Göğsüme bir kaya oturmuş gibiydi; her nefes alışımda o ağırlık kaburgalarımı içeriden itiyordu. Dizimdeki sızı bile silikleşmişti; asıl acı başka bir yerdeydi artık.
Başımı yavaşça ona çevirdim. Gözlerim hâlâ ıslaktı ama bakışlarım sabitti. “İyi, güzel,” dedim titreyen bir sesle. “Sonunda doğruları söyledin. Bahanelerin arkasına saklanmayı bıraktın.”
Sesim arabanın içinde yankılandı ama camdan içeri dolan rüzgâr uğultusu kelimelerimi parçaladı.
Saçlarım yüzüme savrulurken gece karanlığı ön camdan içeri sızıyor, ay ışığı yan profiline sert bir çizgi çekiyordu. O direksiyona kilitlenmişti; ben ise içimde kırılan bir şeyin sesini dinliyordum.
Konaktan içeri adım attığımız anda ağır kapının tok sesi taş duvarlarda yankılandı. Antredeki loş ışık yüzüme vurduğunda Gulazer Hanım karşımızda belirdi. Dudakları aralanmıştı; şaşkın bakışları bir bana, bir Karan’a gidip geliyordu.
Geri dönmeme şaşırmıştı. Haklıydı. Ben de şaşkındım. Karan’ın peşimden gelmesine, beni kolumdan tutup tekrar bu taş duvarların arasına getirmesine… ama şaşkınlığımın altında bir bilinç vardı; neden yaptığını biliyordum.
Bu yüzden suskundum. İçimde kopan fırtınaya rağmen dışım sükûnetti.
“Oğul, sen mi getirdin kızı?” diye sordu Gulazer Hanım, bakışlarını Karan’a çevirerek.
“Ben getirdim, yenge.” Sesi kararlıydı, tartışmaya kapalı. “Bir kez bu eve adım attıysa bir daha çıkamaz. Bundan sonra gönderme karımı bir yerlere.”
Son kelimeyi özellikle vurguladı. Karımı. Sahiplenir gibi değil; mühürler gibi. Ardından merdivenlere yöneldi, ayak sesleri taş basamaklarda sert sert yankılandı.
Peşinden gitmek için adım attığım anda Gulazer Hanım kolumu tuttu. Parmakları sıkıydı ama şefkatli. “İyi misin sen?” diye sordu, gözlerimin içine bakarak.
Başımı usulca salladım. İyilikle kötülük arasında asılı kalmış bir hareketti bu; ne evet ne hayır.
“Bir şey mi dedi sana arabada?”
Bakışlarım merdivenlere kaydı. Çoktan gözden kaybolmuştu. Sanki yukarı çıkmamış da gölgelerin arasına karışmıştı.
“Kuma getirecekmiş o kızı,” dedim. Sesim donuktu; kelimeler içimden değil de uzaktan bir yerden geliyormuş gibiydi.
Gulazer Hanım’ın yüzü anında değişti. Çenesini sıktı, gözleri sertleşti. “Lanet…” diye tısladı dişlerinin arasından. “O kadının istediği evlenmek mi sanki? Nikâh mı?”
Sözlerinin altında başka bir ima vardı; konağın duvarlarının bile duyup susacağı cinsten.
“Gulazer anne…” dedim, boğazımdaki düğümü yutarak. “Sen gördün mü hiç o kadını?”
Bakışları yüzümde dolaştı. Sanki cevabı seçerken dikkatli davranıyordu. “Şirkete gitmek zorunda kaldığım bir gün görmüştüm.” Dudaklarını ısırdı. “Onun gözlerinde aşk yoktu, sevgi yoktu Berivan.”
Bu cümle içimde tuhaf bir boşluk açtı. Aşk yoksa ne vardı? Hırs mı? Hesap mı?
Titrek bir nefes aldım. Omuzlarım ağırlaşmıştı; sanki bütün geceyi sırtımda taşımıştım. “Çok yorgunum Gulazer anne… Sonra konuşsak olur mu?”
Geri çekildi, anlayışla başını salladı. Koridordan yukarı doğru uzanan merdivenlere baktım. Taş basamaklar uzun ve soğuktu; her biri başka bir imtihan gibi.
Konağın kapısı arkamızda kapanmıştı. Dışarıdaki gece içeriden daha aydınlıktı sanki.
Merdivenleri ağır ağır çıktım. Her basamak dizimdeki sızıyı biraz daha yukarı taşıyor, göğsümdeki yükü artırıyordu.
Titrek bir iç çekiş dudaklarımdan döküldü. Odaya yaklaştıkça kalbim boğazımda atmaya başladı; ayaklarım ileri giderken içimde bir şey geri kaçmak istiyordu.
Keşke bugün beni yakalamamış olsaydı. Yolda önümü kesmemiş, kolumdan tutup geri çevirmemiş olsaydı… Belki kendi konağımda yabancı gibi dolaşmazdım. Belki bu taş duvarlar üstüme bu kadar gelmezdi.
Koridorun sonuna vardığımda elim kapının kulpuna uzandı ama duraksadım. Omzumun üzerinden karşı odaya baktım.
O kapının ardında daha az nefes darlığı, daha az gerilim varmış gibi geldi bir an. Belki ayrı kalırsak daha kolay olurdu; en azından geceyi sessiz geçirirdim.
Usulca yönümü değiştirdim, o kapıya ilerledim. Kolu çevirdim. Açılmadı. Bir kez daha denedim. Kilitliydi.
“Başka odada kalamazsınız, keça min.”
Sesi duyduğum an irkildim. Başımı hızla çevirdim. Gulazer Hanım merdiven başında, elinde bir bardak suyla duruyordu. Bakışları yumuşak ama kararlıydı. “Yan yana yatacaksınız. Aynı odada soluyacaksınız. Alışacaksınız birbirinize.”
“Ama—”
“Aması yok!” dedi otoriter bir tonla. “Ayrı odalarda kalarak mı alışacak sana? Yan yana olun ki yavaş yavaş ısının birbirinize.”
Sözleri taş duvarlarda yankılandı. Elimi kapı kolundan çektim. Başım kendiliğinden eğildi; yakalanmış bir çocuk gibi. O ise dimdik durdu, kararının arkasında.
“Allah rahatlık versin,” deyip merdivenlere yöneldi. Ayak sesleri uzaklaşırken ben derin bir nefes verdim.
Mecburen bizim odaya döndüm. Başka yol yoktu. İstesem de istemesem de geceyi onunla paylaşacaktım; aynı havayı soluyacak, aynı sessizliğin içinde kalacaktım.
Kapıyı araladığım an onu gördüm. Çoktan yatağa girmişti. Sırtını yastığa yaslamış, yüzü soğuk bir ifadeyle telefonuna odaklanmıştı.
Ekranın ışığı yüz hatlarını keskinleştiriyor, gözlerindeki gölgeleri daha belirgin kılıyordu.
Ben kapıda öylece dururken, o başını kaldırmadan varlığımı hissetmiş gibiydi. Oda sessizdi ama aramızdaki mesafe, koridor kadar uzundu.
Kapıyı usulca kapattığımda odanın içindeki hava ağırlaştı. O, başını kaldırmadan konuştu.
“Yastığını divana koydum. Yanımda uyuyamazsın.”
Boğazım düğümlendi. Sanki aynı günün içinde birbirimize dokunan biz değilmişiz gibi… Sanki aramızda hiç ten teması, hiç sıcaklık olmamış gibi.
Kelimeleri mesafe koymak için seçilmişti; net, keskin ve soğuk. Dudaklarım hüzünle kıvrıldı ama ses çıkarmadım.
Tam o sırada çantamın içindeki telefon titredi. O titreşim, içimdeki kırılmayı bölüp dikkatimi dağıttı. Hızla çıkarıp ekrana baktım. Heja arıyordu. Bu saatte? İçime ince bir huzursuzluk çöktü.
Aramayı panikle açıp telefonu kulağıma yasladım. Karşıdan o tanıdık, cırtlak heyecan patladı. “Berivan! Yarın Ferzan’a kız istemeye gidiyoruz!”
Bir an gözlerim kapandı. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Hayat ne tuhaf… Bir odada evliliğim dağılırken, başka bir evde bir evlilik başlıyordu. İç çekerek divana doğru yürüdüm, ağır ağır oturdum.
“Beni de mi davet ediyorsunuz?” dedim, yarı ciddi yarı alaycı.
O sırada Karan’ın bakışları anlık olarak yüzümde dolaştı. Başını kaldırmamıştı ama beni dinlediğini hissediyordum; omuzlarındaki hafif gerilmeden bile anlaşılırdı.
“Hayırdır canım? Sen Şiyar Ağa’nın kızı değil misin? Yanlış kişiyi mi aradım acaba? Zahmet olacak ama gelin yahu!” dedi Heja kıkırdayarak.
Sırtımı divanın arkalığına yasladım. O kahkaha içime iyi geldi; kısa, hafif bir mola gibiydi. “Tamam tamam… Geleceğim.”
Arka planda bebek sesleri duyuldu, ardından hat kapandı. Odaya tekrar sessizlik çöktü.
Ayağa kalktım, dudaklarımda hâlâ o küçük gülümseme vardı. “Nereye?”
Karan’ın sesi sertti. Başımı kaldırdım. Gözleri telefonundaydı ama dikkati bendeydi; bunu bilmek için yüzüne bakmaya gerek yoktu.
“Ferzan ağabeyime kız istemeye.” dedim sakince. Çantamı kenara bıraktım, üzerimdeki kabanı omuzlarımdan sıyırdım.
“İyi, güzel.”
Söylediği iki kelime nötrdü ama altında bir şey kıpırdadı. Kıskançlık mı, umursamazlık mı, yoksa sadece gurur mu… Ayırt etmek zordu.
Söylemedim ama içimde küçük bir istek vardı. Benimle gelsin istiyordum. Ailemin arasında tek başıma kalmayayım, gözlerin üzerimde dolaştığı o anlarda yanımda dursun istiyordum.
Mahcup düşmekten değil sadece… Eşim olarak yanımda olmasından doğan o güven duygusuna ihtiyacım vardı.
O hâlâ yatağa yaslanmış, ekranın soğuk ışığında yüzünü saklıyordu. Aramızdaki mesafe, birkaç adımlık odadan daha büyüktü.
Dolabı açtığımda kapak hafifçe gıcırdadı. Rafların arasına dikkatle bakarken kaşlarım çatıldı; aradığım pamuklu, sade pijamalar yoktu.
Elime gelen her parça dantelli, ince, teni daha çok gösteren iç çamaşırlarıydı. Kumaşlar yumuşaktı ama niyetleri sertti; masum bir uykuya değil, başka bir savaşa hazırlanmış gibiydiler.
Dudaklarım aralandı. Omzumun üzerinden Karan’a baktım. Hâlâ yatağa yaslanmıştı, yüzü telefona dönük ama odadaki her değişimi hissedecek kadar uyanık.
Bakışımı hemen kaçırdım, dudaklarımı ısırdım. İçimde yükselen utanç mıydı, öfke mi, yoksa planlanmış bir oyunun ortasında kalmış olmanın huzursuzluğu mu, ayırt edemedim.
Hızla odadan çıktım. Merdivenleri neredeyse koşarak çıktım; eteklerim basamaklara sürtündü.
Gulazer annenin kapısının önünde durduğumda kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Kapıyı hafifçe tıklattım, birkaç saniye bekledim. Başım önde, dişlerim alt dudağımda.
Kapı açıldı. “Hayrola bu saatte, keça min?”
Sesindeki sakinlik daha da gerdi beni. “Gulazer anne… Ben giderken yanıma pijama almamıştım. Konakta yengemler vardı diye… Az önce dolabıma baktım ama hiçbir şey bulamadım.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Bakışı her şeyi biliyormuş gibiydi.
“O pijamalar giyilmeyecek, Berivan,” dedi net bir tonla. “Yerine oradaki gecelikleri giyeceksin.”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Ama—”
“Karan’ın sana yaklaşmasını istemiyor musun?”
Soru beklemediğim yerden vurdu. Bir an sustum. Titrek bir nefes aldım, dudaklarımı yeniden ısırdım. “İstemiyorum, Gulazer anne. Bana dokunmasını istemiyorum. Uzaktan baksın… Baksın ama ulaşamasın.”
Bu kez gülümsemesi daha belirgindi; sanki satranç tahtasında doğru hamleyi yapan oyuncu gibi. Sıcak avucunu omzuma koydu, başını hafifçe eğdi.
“O zaman onları giy,” diye fısıldadı, neredeyse sır verir gibi. “Onları giydiğinde yaklaşmasını engellemek senin elinde olur. Erkek bazen mesafeyi yasakla değil, arzu ile öğrenir.”
Sözleri zihnimde yankılandı. Kapıyı kapattığında koridor yeniden sessizliğe gömüldü. Omuzlarım düşmüştü ama içimde başka bir his kıpırdamaya başlamıştı; korkuyla karışık bir kontrol arzusu.
Odaya geri döndüm. Dolabı açtım, ince kumaşlardan birini elime aldım. Parmaklarımın arasından kayıp giden o hafiflik, gecenin ağırlığına ters düşüyordu.
Banyoya girdim. Kapıyı kapattığımda aynadaki yansımama baktım. Bu gece ya kırılacaktım ya da kırılmadan durmayı öğrenecektim.
Sıcak suyun içine girdiğimde tüm bedenim gevşemeye başlamış ama dizimdeki yara kendini belli etmişti. Canım yanarken dişlerimi birbirine bastırarak yaranıın etrafını temizledim.
Sıcak suyun altına girdiğim anda kaslarım gevşedi. Gün boyu üzerime çöken ağırlık sanki yavaş yavaş çözülüyordu ama dizimdeki yara kendini hemen hatırlattı.
Sızlayan acıyla dişlerimi birbirine bastım, parmaklarımı dikkatlice yaraya götürüp etrafını temizledim. Su değdikçe yanma artıyor, ince bir sızı bacağım boyunca yayılıyordu.
Bu akşam duşun altında uzun süre kalacak hâlim yoktu. Bedenim yorgundu. İçimde garip bir ağırlık vardı; kasıklarımda yine o tanıdık, keskin sancı dolaşıyordu.
Saçlarıma şampuan sürdüm, köpükleri hızla duruladım. Ardından lifle bedenimi sabunladım. Buhar banyoyu doldururken suyu kapattım, bornozu omuzlarıma aldım.
Gözüm dolabın içindeki siyah geceliğe ve yanındaki iç çamaşırlarına kaydı. Sanki orada sessizce durmuyor, bana bakıyormuş gibiydiler. Kalbim birden hızlandı.
Bu gecelikle Karan’ın karşısında dolaşmak… Onun gözünün önünde uyumak… Düşüncesi bile yüzümü ısıtmaya yetti. İç yanağımı ısırdım, utançla karışık bir huzursuzluk içime yayıldı.
Titrek parmaklarla iç çamaşırlarına uzandım. Kumaş demeye bin şahit isterdi; dantelden ve ince iplerden oluşuyorlardı. İsteksizce giyindim. Üzerimde varlıkları yoklukları bir gibiydi.
Sonra geceliğe uzandım. Parmaklarım saten kumaşa değdiği anda o ipeksi yumuşaklık içimi ürpertti. Yutkundum. Giyecek başka bir şeyimin olmaması canımı sıkıyordu ama geri dönüş yoktu.
Derin bir nefes alıp geceliği üzerime geçirdim. Karşımdaki boy aynasına baktığım anda nefesim kesildi.
Bu nasıl bir gecelikti böyle? İnce kumaşın arasında dantel işlemeler, küçük kesikler ve derin yırtmaçlar vardı.
Dizlerimin üzerine bile gelmiyor, kalçalarımı zar zor örtüyordu. Sol bacağımdaki uzun yırtmaç hareket ettikçe iç çamaşırımın ince ipini belli ediyor, göğüs kısmındaki açıklık göğüslerimin hatlarını saklamak yerine daha da ortaya çıkarıyordu.
Bir an aynaya bakakaldım. Yüzüm kızarmıştı. Tam o sırada kapıya sert bir tıklama geldi. İrkilerek başımı çevirdim.
“Kaç dakikadır ne yapıyorsun içeride?” Karan’ın sesi kapının ardından sertçe yükseldi. “Çık artık… yoksa dalacağım içeri!”
Kalbim göğüs kafesime sert sert çarpmaya başladı. Sanki kapının arkasında duran adam değil de bütün geceydi beni bekleyen.
“Ç-Çıkıyorum!” dedim panik içinde. Bornozumu hızla kapıp kirli sepetin içine attım, ama o anda kapı birden sertçe aralandı.
Omzumun üzerinden geriye baktığımda Karan’ı gördüm. Kapının pervazında donuk bir şekilde duruyordu.
Mavi gözlerinin derinliği, çıplak tenimin her noktasını tarıyor, dudakları hafifçe aralanmıştı. Kalbim birden göğüs kafesimde hızla çarpmaya başladı; nefes almak zorlaştı.
Pozisyonum tam anlamıyla yanlıştı. Çok yanlıştı. Böyle yakalanmamam gerekiyordu ona. Kalçalarım onun önünde apaçık duruyor, iç çamaşırım gözle görülebilirdi. Bir titreme vücudumu sardı.
Hızla doğruldum; nabzım yükseldi. Tüm bedenimi bir ateş sararken, ellerim geceliğin eteklerine süzüldü ve aşağı çekmeye çalıştım ama bu kez de göğüslerim açığa çıkmıştı.
“Bu hal ne?” dedi sonunda. Sesi çatallaşmış, boğazını temizlemişti.
“P-Pijamam yokmuş…” dedim tek nefeste, “Bunlardan giymek zorunda kaldım. Gulazer Hanım pijamalarımı kaldırmış.”
Gözlerimiz o anda buluştu. Her şey sustu; nefesimiz, kalbimizin atışı, odadaki sessizlik…
“Böyle mi tavlamayı düşünüyorsun beni?” dedi Karan. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Hızlı adımlarla yürüdüm, duvara yasladığı kolunun altından geçip divana yöneldim. Çarşafı serdim, yastığı düzelttim.
“Seni niye böyle tavlamaya çalışayım? Artık seni tavlamak umurumda bile değil. Ayrıca pijamam yokken ne yapmamı bekliyorsun? Çıplak yatsam daha mı iyi olurdu?”
Öfke, sözlerimle odanın havasını dolduruyordu. Telefonumu elime aldım ve oturdum. “Bilmem… Belki elde etmek için farklı yollara başvurmuşsundur,” dedim, bakışlarım onun yüzünde dolaşırken.
“Duymadın galiba beni?” dedim sert bir sesle. “Artık umurumda değilsin. Seni elde etmekle işim olmaz. Tek temennim, bir an önce için soğuduğunda beni boşaman. Belki bakarsın ihtiyar bir adam yerine beni gerçekten seven bir adamla yollarımız birleşir.”
Gözlerinin kısıldığını gördüm. Bakışları tenime kayarken her saniye tüylerim ürperdi. Ellerinin yumruk olduğunu fark ettim.
“Çok fazla hayal kuruyorsun,” dedi, sesi sert ama bir o kadar da titrek.
“Niye hayal olsun ki?” dedim dudaklarım aralanmış, yutkunduğum halde. “İlla ihtiyar bir adamla mı evleneceğimi sanıyorsun? Seninle evlenmeden önce ne kadar hayranım vardı. Benimle evlenmek için kapışan o kadar çok kişi vardı ki, eminim şu anda boşanmamı kolluyorlardır.”
Oda bir anlığına nefessiz kaldı. Aramızdaki sessizlik, yanan kalbimin hızı ve Karan’ın bakışlarındaki yoğunluk… Hepsi aynı anda varlığımı sarmıştı.