DAHA ÇOK AĞLAYACAKSIN!

1821 Kelimeler
BERİVAN Titreyen parmaklarımla gelinliğimin iplerini çözdüm. Düğümler açıldıkça üzerimdeki ağırlık da sanki birer birer gevşiyordu. Omuzlarımdan aşağı kaydırdım kumaşı… Beyazlık sessizce yere düştü. Gelinliğim, ayaklarımın dibinde cansız bir hatıra gibi kaldı. Üzerimde yalnızca beyaz dantelli iç çamaşırları vardı artık. Göğsüm inip kalkıyor, ciğerlerime dolan hava bile beni sakinleştirmeye yetmiyordu. Bu gece, herkesin “mutluluk” dediği şeyin tam ortasına itilmiştim ama içimde tek bir huzur kırıntısı yoktu. Beni sevmediğini biliyordum. Yine de vazgeçmeyecektim. Beni sevmese bile çabalayacaktım. Ona kendimi sevdirmek için elimden geleni yapacaktım. Hatta öyle bir gün gelecekti ki… kapımda boynu bükük duracak, kelimelerimi bekleyecekti. Bu kibirli öfkesini, bu yakıcı gururunu… Diz çöktürüp susturacaktım. Hayatındaki o kadın her kimse… Onu da bulacaktım. İnsan evli bir adamın gölgesine sığınmayı marifet sanıyorsa, bunun nasıl bir rezillik olduğunu öğrenecekti. Paranın, makamın, “ağa karısı” olmanın peşinde koşmanın insana nasıl çirkin yakıştığını gösterecektim. Titrek nefeslerimle saçlarımdaki topuzu çözdüm. Spreyin sertliği yüzünden açmak zor oldu. Parmaklarımı saçlarımın arasına daldırıp yavaşça dağıttım. Teller omuzlarıma döküldü. Aynaya baktığımda karşımdaki kadın, birkaç saat önceki “gelin” değildi artık. Gözlerimin kahverengisi bile koyulaşmış gibiydi. Karan’ın sözleri içime bir karanlık indirmişti. O karanlığın içinde ise büyüyen başka bir şey vardı: hırs. “Asla karım olmayacaksın.” Demişti. Ama olacaktım. Bir gün gerçekten karısı olacaktım. Yatağa doğru yürüyüp oturdum. Sırtım dikti. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Banyodan çıkmasını beklerken, içimdeki fırtınayı yüzümde saklamaya çalıştım. Kapı açıldı. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. O ise gözlerini bile değdirmedi bana. Varlığım, odadaki eşyalardan farksızdı sanki. Masanın üzerinde duran telefonunu aldı. Dudakları belli belirsiz kıvrıldı. Parmakları ekranda gezinirken boğazım düğümlendi. O kadınla yazışıyor olmalıydı. Kanımın içine ateş karıştı. Öfke, damarlarımın içinde dolaşan zehir gibi ağır ağır yayıldı. Avucumu sıktım. Tırnaklarım tenime battı. Telefonu masaya bıraktı. Gömleğinin düğmelerini açıp çıkardı. Sesinde sabırsız, sert bir buyurganlık vardı. “Uzan yatağa. Onu da ben mi söyleyeceğim?!” İtiraz etmedim. Kelimeler boğazımda boğulmuştu zaten. Uzanırken çarşafın serinliği sırtıma değdi. Üzerindekileri tamamen çıkarıp yatağa yaklaştığında kalbim hızlandı. Bedenim hem utancın, hem de gerilimin verdiği tepkiyle ürperdi. Nefesim düzensizleşti. Üzerime eğildiğinde gözlerimiz kesişti. Ellerini başımın iki yanına koymuş, dizlerinin üstünde durmuştu. Bakışlarında sevgi yoktu. Şefkat hiç yoktu. Sadece öfke ve inat vardı. Dişlerinin arasından fısıldadı: “Sakın…” Sesi kısık ama sertti. “Bu yaşananlardan sonra kendini karım sanma.” Yutkundum. İçimde bir yer acıyla büzüldü ama tepki vermedim. Dudaklarıma yaklaştığında kalbim göğüs kafesimi yumrukluyordu sanki.“Unutma…” dedi. Bir cümle daha ekledi, bilerek canımı yakmak ister gibi: “Benim zaten bir karım var.” Mideme yumruk yemiş gibi oldum. Nefesim kesildi. Gözlerim yandı ama ağlamadım. Çünkü o, kırıldığımı görmek istiyordu. Canımı acıttıkça beni zayıflatacağını sanıyordu. Bilmediği bir şey vardı: Acı, beni küçültmüyordu. İçimdeki hırsı büyütüyordu. Dudaklarıma eğileceği sırada gözlerimi kapattım. Tam o anda keskin bir telefon sesi odayı yırttı. İrkilerek gözlerimi açtım. Karan bir refleksle üzerimden çekildi. Masaya uzanıp telefonu aldı. Kaşları çatıldı, kulağına götürdü. Karşıdan gelen tiz kadın sesi daha ilk saniyede midemi bulandırdı. “Evlendiğini ne zaman söyleyecektin ha?! Ne zaman söyleyecektin Karan?!” Ses, öfkeyle titriyordu. Bir yandan da kırılmış bir insanın çaresizliği vardı içinde. “Birtanem… Önce bir dinl—” “KES SESİNİ! Kes! Hani karın ben olacaktım, Karan?! Nasıl yaparsın bunu bana? Nasıl yaparsın ha?! Seviyorum diyen sen değil miydin? Şimdi nasıl başka biriyle evlenirsin?!” Elimi kalbimin üzerine bastırdım. Sanki orası ağrıyordu. Sanki bir şey içimde çatlıyor, kırılıyor da göğsümün içinde parçaları batıyordu. Burnumun direği sızladı. Nefes, ciğerlerime yetmedi. Kadın devam etti. “Neredesin şimdi? Onun yanında mısın? Onu mu alacaksın kollarına? Onunla mı sabahlayacaksın?! Allah senin belanı versin!” Telefon kapandı. Karan’ın nefesi sertleşti. Bir süre olduğu yerde kaldı; gözleri kararmış, çenesi kasılmıştı. Sonra birden yere saçılmış kıyafetlerini hışımla toplamaya başladı. O öfkenin yönü belliydi. Bana döndü. “Mutlu musun?!” diye kükredi. Sesindeki vahşilikle irkildim. Ama irkilmenin yanında… İçimde başka bir his daha vardı artık. Gözlerinin içine uzun uzun bakarken çenemi öfkeyle kavradı. Parmakları sertti; sanki beni konuşturmak değil, susturmak istiyordu. “Sana soruyorum Berivan!” diye haykırdı. “Cevap versene! Her şeye cevap veren sen… Şimdi niye sustun? Benimle evlendikten sonra niye bu kadar sessiz, sakin oldun? Söylesene!” Sesi odanın içinde yankılanıyordu. Her kelimesi bir tokat gibi yüzüme çarpıyor, beni yerimden söküp atıyordu. Dişlerini sıkarak konuştu: “Bütün mutluluğumu bozdun!” Sonra gözlerime daha da yaklaştı. Bakışlarını benden kaçırmama izin vermezmiş gibi tuttu çenemi. “Gözlerime bak! Senin bozduğun mutluluğu toparlamaya gidiyorum. Çekme o bakışlarını!” Nefesim boğazımda kaldı. Öfkesinin sıcaklığı yüzüme vuruyordu ama ben üşüyordum. İçimde buz gibi bir çaresizlik büyüyordu. Kendimi tutmak istedim. Ağlamamak, güçlü durmak… En azından onun karşısında yıkılmamak istedim. Ama gözlerim beni dinlemedi. Yaşlar, biriken bir su gibi, ağır ağır kirpiklerimden taştı. Sanki içimde sıkışan her şey bir yol bulmuş, yüzüme akıyordu. Çenemde birikti. Dudağımın kenarına değdi. Tuzlu bir acı bıraktı. O an yüzünde bir memnuniyet belirdi. Çok az… Ama yeterince kirli. “Ağla…” diye fısıldadı. Sesindeki tatmin midemi kaldırdı. “Ağla. Çünkü daha çok ağlayacaksın.” dedi. “Bunlar hiçbir şey… Asıl ne zaman ağlayacaksın biliyor musun?” Bir adım geri çekilip sözlerini zehir gibi uzattı. “O kadına imam nikâhımı kıyıp bu eve getirdiğimde… Hüngür hüngür ağlayacaksın.” Dudakları kıvrıldı. “Ben de zevkle izleyeceğim.” Kalbim, sanki bir yerden kırıldı. Sesini çıkarmadan kırıldı. Hıçkırmamak için nefesimi tuttum. Göğsüm sıkıştı. Ciğerlerim yanmaya başladı ama yine de ses vermedim. Çünkü bir tek o kaldı elimde… Susmak. Susup yutmak. Yüzümü sertçe itip bıraktı. Ardından hızla giyinmeye başladı. Düğmeleri aceleyle ilikledi, pantolonu çekti, öfkesini kıyafetlerine bulaştırır gibiydi. Kapıya doğru yürürken arkasını bile dönmeden konuştu: “Merak ediyorsan söyleyeyim…” dedi. “Sevdiğim kadının yanına gidiyorum.” Cümleyi bir hançer gibi bıraktı ortalığa. “Sen bu konakta sevgisizlikten ölürken…” diye devam etti, sesi daha da soğudu, “ben onu sevgimle yaşatacağım. Çünkü sen bunu hak ediyorsun.” Kapı çarptı. O ses… odanın içindeki son sıcaklığı da süpürüp götürdü. Gidişinin ardından içimde biriken her şey taşmaya başladı. Kendimi tutamadım. Hıçkırıklar boğazıma takıldı; nefes alırken sanki ciğerlerime cam batıyordu. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. Sessiz değil… ama bağırarak da değil. İnsanın içi yanarken çıkan o boğuk, kırık ağlayışla… Ellerimi göğsüme bastırdım. Sızlayan kalbimi tutmaya çalışıyordum. Sanki düşüp paramparça olacak… bir daha asla toparlanmayacakmış gibi. Sıcak yaşlar yanaklarımdan akıp boynuma indi. Ne kadar silsem de bitmiyordu. Her saniye bir yenisi geliyordu. Ben sildikçe çoğalıyordu. Ve o odada, gelinliğimin olmadığı, duvağımın yere atıldığı o yerde… Ben ilk kez gerçekten anladım: Bu evlilik, sevgiyle başlamayacaktı. Bu evlilik… savaşla başlayacaktı. Hıçkırıklarım odanın içinde yankılanırken yumruğumu göğsümün üzerine indirdim. Acı, öfkeyle karıştı; sanki kalbimi yerinden söküp atmak ister gibi vuruyordum. “Neden sevdin, neden?!” diye bağırdım, sesim çatladı. “Neden onu seçtin? Söyle bana! Ne buldun onda… ben neyi eksik bıraktım?!” Ciğerlerime dolan hava bile yetmiyordu. Nefes almak, yangına körükle gitmek gibiydi. Kafamın içinde uğultular dolaşıyordu; Karan’ın sözleri, o kadının sesi, kapının çarpması… hepsi birbirine giriyor, beynimin duvarlarına çarpa çarpa yankılanıyordu. Bir anda ayağa kalktım. Titreyen ellerimle geceliği üzerime geçirirken gözlerim odanın içine kaydı. Yatağın üzerindeki çarşaflara… çarşafların üstüne saçılmış güllere… odanın her köşesine bırakılmış yapraklara… Her yer güldü. Ama bu, mutluluk değildi. Bu güller sanki bana gülüyordu. Sanki “bak” diyorlardı, “gelin oldun ama gelin gibi sevilmedin.” Boğazımdan bir çığlık koptu. Kendimi tutamadım. Yatağa atıldım, çarşafları iki elimle kavrayıp bir hamlede söktüm. Güller havaya savruldu, yere düştü, ezildi. Aynı benim gibi… Sonra masaya döndüm. Ne varsa devirdim. Bardaklar, süsler, her şey birer birer yere çarptı. Çatırdayan sesler, içimdeki kırılmanın dışarı dökülmüş hâliydi. Sandalyeyi tuttum. Bütün gücümle duvara fırlattım. Duvarın sesi bile sanki acıdı. Tam o sırada kapı hızla açıldı. İrkilip geriye sendeledim, nefesim kesildi. “Hiiiihh!” Gulazer anneydi. Şok içinde önce odanın haline, sonra bana baktı. Kaşları havaya kalkmış, gözleri büyümüştü. Bir an ne diyeceğini bilemedi, sanki dilini yutmuş gibiydi. “Kızım… bu ne hal böyle?!” dedi, hızla içeri girdi. Kapıyı kapatırken elleri titriyordu. Benimse boğazım düğüm düğümdü. “Ana…” diye fısıldadım. Sesim o kadar kırılmıştı ki sanki başkasının ağzından çıkıyordu. “O kadının yanına gitti… Onun kollarına gitti…” Gözlerim doldu, sanki gözyaşım bile utançtan ağır akıyordu. “Ben…” dedim, yutkundum. “Ben onu yıllardır severken… hayatında biri olduğunu söylemedin bana Gulazer anne…” Kelime, boğazıma takılı kaldı. “Neden…” dedim, “neden sakladınız?” Dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yere çöktüm. Başım önümde kaldı. Dağılan saçlarım yüzümü örttü; saklanmak istedim. Dünyadan, bu acıdan, bu odadan… Gulazer anne hemen yanıma çömeldi. Varlığı bile ağırdı. “Kızım… kaldır kafanı, Berivan’ım.” dedi, sesi titriyordu. “Kaldır kızım. Eğmeyeceksin o kafanı.” Parmakları saçlarımı aralamaya çalıştı, beni görebilmek ister gibi. Ama ben başımı kaldırmadım. “Hayır…” diye fısıldadım, dudaklarım titredi. “Nasıl dayanacağım ben buna?” Başımı iki yana salladım. Nefesim kesik kesikti.“Neden söylemedin bana ana?” dedim, kelimeler ağzımdan dökülürken boğazım yandı. “Neden… göz göre göre acı çekmeme izin verdin?!” Yumruklarımı dizlerime indirdim. Sesim artık bağırmıyordu. Kısılmıştı.Tükenmişti. Gulazer anne bileklerimi tuttu. Sertti ama o sertliğin altında korku vardı; beni kaybetmekten korkuyordu. “Berivan’ım!” diye bağırdı. Başımı kaldırınca mavi gözlerinin içine düştüm. O gözlerde öfke yoktu. Endişe, vicdan ve çaresizlik vardı. “Kızım dur hele… Yalvarırım.” dedi, sesi kırıldı. “Biz bilmiyorduk…” Bir an yutkundu. Gözleri doldu. “Vallahi de billahi de bilmiyorduk. Yeni öğrendik…” dedi. “Çoktan söz verilmişti kızım… çoktan…” O cümle, içimdeki öfkeye yeni bir acı kattı. Omuzlarım hâlâ sarsılıyordu ama gözlerimden artık yaş akmıyordu. Sanki ağlamak bile yorulmuştu… geriye yalnızca boğazıma takılan hıçkırıklar kalmıştı. Nefes alıp veriyor, fakat ciğerlerime dolan havayı hissedemiyordum bile. Gulazer anne kollarımdan tutup beni nazik ama kararlı bir şekilde ayağa kaldırdı. Yatağın kenarına oturmamı sağladı. Ellerinin sıcaklığı, beni hayatta tutmaya çalışan bir duvar gibiydi. Gözlerimin içine baktı. Bakışı yumuşak değildi… ama şefkatliydi. “Sileceksin o gözyaşlarını.” dedi. Sesindeki kesinlik tartışmaya yer bırakmıyordu. “Böyle yıkılmayacaksın. Eğer sen bugün burada çöker, kendini bırakırsan… o seni her gün biraz daha ezer. Her gün biraz daha kırar.” Dudaklarım titredi. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm geçmedi. “Silemiyorum ana…” dedim, sesim paramparçaydı. “Yıkılmayacağım dedim… Kendime söz verdim ama… Sözleriyle yıktı beni.” Gulazer anne bir an gözlerini kapatıp açtı. Sanki içindeki öfkeyi bastırıyordu. Sonra sesi yükseldi, sertleşti ama bu sertliğin altında beni sarsıp kendime getirme çabası vardı. “Berivan!” dedi. “Hiç yakışıyor mu bir ağa kızına böyle? Bu kadar kolay kırılmak… bu kadar çabuk yere düşmek?” Eli çeneme değil, bu kez omzuma geldi. Güç vermek ister gibi, bastırmadan ama net bir dokunuşla. “Güçlü duracaksın.” dedi. “Ben senin arkandayım. Sakın unutma.” Sesi biraz yumuşadı. Ama sözleri hâlâ demir gibiydi. “O Karan… Eninde sonunda bu konağa girecek. Ve karısının yanında duracak. İster gönlüyle gelsin, ister zoruyla… O kapıdan tekrar girecek.” Titrek nefeslerle başımı salladım. İçimde hâlâ yanık vardı ama o yanığın içinde bir kıvılcım da belirdi. Gulazer anne son kez gözlerime baktı, adeta yemin eder gibi konuştu: “Unutma…” dedi. “Arkanda ben varım. Welat ağa var.” o cümle, içimdeki yıkıntının arasına bir direk gibi dikildi. “Şimdi kalkacaksın… Güzelce bir banyo yapacaksın, sonra da gelip yatağına uzanacaksın. Yarın sabah ola, hayrola inşallah… keça min.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE