KARAN
Öfkeli bakışlarım onun yüzünde gezinirken Azad hiç tereddüt etmeden Berivan’ı kolunun altına çekti.
O hareketle birlikte ağabeylerinin hepsi birer adım öne çıktı; omuzları geniş, duruşları sertti. Bir anda önümde etten bir duvar yükselmişti. Yaklaşmamı istemediklerini söylemelerine gerek yoktu, bakışları bile yeterince açıktı.
“Olur.”
Berivan’ın sesi sakindi. Yumuşak ama kararlıydı. Yüzünde telaş yoktu, korku yoktu, çaresizlikten eser bile yoktu. Gözleri dimdik bakıyordu.
Onu böyle görmeyi beklemiyordum.
Konaktan çıkıp gittiğine göre ağlamış olmalıydı. Gözleri kızarmış, yüzü düşmüş, yorgun ve kırılmış olmalıydı. Kapıya geldiğimde karşıma o halde çıkmasını beklemiştim. Ama karşımdaki kadın o değildi.
Benimle evlendiği ilk gece gördüğüm o sessiz, çekingen Berivan yoktu ortada. Yerine başka biri gelmişti sanki. Dik duran, kendinden emin bakan, sözünü sakınmayan bir kadın.
Bu hali sinirimi bozuyordu.
Ben istemediğim bir evliliğin içine hapsedilmişken, onun da aynı ateşin içinde kıvranmasını istiyordum. Onu güçlü görmek istemiyordum.
Gülmesini değil, ağlamasını görmek istiyordum. Çünkü hayatımı mahvetmişlerdi. O zehirli diliyle yengemin aklına nasıl girdi bilmiyordum ama sonunda olan olmuş, beni bu zoraki nikâhın içine sürüklemişlerdi.
Yumruklarım istemsizce sıkıldı. Çenem kilitlendi. Burnumdan sert sert nefes alıyordum.
“Duydun karını.” Ferzan’ın sesi birden havayı kesti. Keskin bakışları bıçak gibiydi. Kahverengi gözlerine sakince baktım.
“Karımı alacağım. Çekil önümden, Ferzan.” Yanından geçmek için adım attığım anda kolumdan yakaladı. Parmakları demir gibi sıkıydı.
“Karını bu kadar düşünüyorsan,” diye tısladı dişlerinin arasından, “üzmeyecektin kızı.”
Bakışlarım onun kirli sakallarında gezindi. Çenem sertleşti.
Tam o sırada Berivan konağın kapısından içeri giriyordu. Bir anlığına arkasına bile bakmadı. Dudaklarımı öfkeyle ısırdım. Kolumu sertçe çekip Ferzan’ın elinden kurtuldum.
Konunun büyümesini istemiyordum. En azından burada.
“Bugün isteme varmış,” dedim sesimi düz tutarak. Sanki az önce aramızda hiçbir şey geçmemiş gibi.
Ferzan kısa bir nefes verdi, başını salladı. “İsteme, söz, nişan aynı anda olacak.”
Bakışlarım gözlerinde yoğunlaştı. Boğazımı temizledim, bir adım geri çekildim.
“Nerede olacak?”
Ferzan’ın bakışları yüzümde ağır ağır dolaştı. Ellerini belinde birleştirip omuzlarını dikleştirdi. “Hayırdır?”
Kaşlarım çatıldı. İçimdeki sinir damarlarımda dolaşmaya başlamıştı. Bugün biri illa sınırlarımı zorlayacaktı belli ki.
“Ne hayırdırı?” dedim sertçe. “Nerede olacak? Karımın nerede olduğunu bileyim.”
Ferzan’ın dudağının kenarı alayla kıvrıldı.
“Ne oldu?” dedi başını hafif yana eğerek. “Yoksa karını biri kaçırır diye mi korkuyorsun birader?”
Sözleri havada ağır bir taş gibi asılı kaldı. Bir an durdum. Bakışlarım yüzünde dolaşırken içimdeki öfke kabarmaya başladı. Göğsümde sert bir basınç vardı.
Karımı biri kaçıracak öyle mi?
O adamı yerin dibine girse bulurdum. Şehrin altını üstüne getirirdim. Kaçacak delik bırakmazdım. Elime geçtiği an da kemiklerini tek tek kırardım.
Çünkü o kadın benim nikâhımdı. Ve benim olanı kimse alıp gidemezdi.
“Saçma sapan konuşup benim asabımı bozma, Ferzan.” diye kükredim öfkeyle.
Sesim bulunduğumuz dar avlunun duvarlarına çarpıp geri dönerken çenem kilitlenmişti. “Hangi akılsız böyle bir yürek yemek ister ki? O laflarına dikkat et. Karım hakkında düzgün konuş.”
Ferzan başını alaylı bir hareketle yana eğdi, dudaklarının bir köşesi küçümseyerek yukarı kıvrıldı. Gözlerinde meydan okuyan bir parıltı vardı.
“Senin karınsa benim de bacım lan!” diye kükreyip göğsümden sertçe ittiğinde bedenim yarım adım geriye savruldu ama o an içimdeki ip kopmuştu; kolum refleks gibi kalktı, yumruğum bütün ağırlığıyla yüzüne indi.
Kemiğe çarpan etin tok sesi havada patladı. Ferzan sendeledi ama düşmedi. Dişlerini sıktı, gözleri bir anda kan çanağına döndü.
“Bana bak oğlum, gebertirim seni!” diye kükredim dişlerimin arasından, yakasından tutup kendime doğru çekerken nefesimiz birbirine karışıyordu. “Bana diklenip durma, o elini kolunu senin bir yerine sokarım!”
Sözüm biter bitmez yumruğu yüzüme indi. Başım yana savruldu, ağzımın içinde metal tadı yayıldı. Ama geri adım atacak biri değildim.
“Üzmeyeceksin lan bacımı!” diye haykırdı Ferzan, gömleğimin yakasını kavrayıp beni kendine doğru çekerken nefesi öfkeyle göğsünden kopuyordu. “Üzmeyeceksin oğlum… Bana bak Karan… O kadını bacımın üzerine getirirsen, Allah şahidim olsun seni gebertirim! Hiç düşünmeden gebertirim!”
“Abi! Ağabey dur Allah aşkına!”
Bir anda ortalık karıştı. Sesler yükseldi, ayaklar yere sert sert vurdu. Ama ne o geri çekildi ne de ben.
Yumruklarımız düşünmeden savruluyor, öfke her darbede biraz daha büyüyordu. Ferzan’ın sözleri kulaklarımda çınlarken Berivan’ın ona her şeyi anlattığı açıkça ortadaydı.
“Bacıma sahip çıkacaksın! Sana onu üzerine kuma getir diye mi gelin ettik lan it!”
“Ulan ayrılın!”
Rezan aramıza girmeye çalıştı ama başaramadı. İkimiz de birbirimizin yakasını demir gibi kavramıştık; nefeslerimiz sert, bakışlarımız düşman gibi keskin, yumruklarımız fırsat buldukça birbirine iniyordu.
Avludaki hava gerilmiş bir tel gibi titreşirken Dewran ve Ciwan sonunda araya girip bizi zorla ayırdılar. Kollarımı geriye çektiler, omuzlarımdan bastırdılar.
Ağzımda biriken kanı yana tükürdüm. Göğsüm sert sert inip kalkıyor, damarlarımın içinde hâlâ kavganın sıcaklığı dolaşıyordu.
“Ya ne yapıyorsunuz siz?!”
Berivan’ın sesi duyulduğunda başımı çevirdim. Kaşları çatılmış, elleri yumruk olmuştu. Gözleri öfkeyle parlıyordu; bir bana bakıyor, bir Ferzan’a.
“Ne yapıyoruz? Bir şey yapmıyoruz. Erkek erkeğe konuşuyoruz.” dedi Ferzan sinirli bir tonla, omzunu silkeleyip üzerindeki tozu atar gibi dikleşirken.
Berivan iki elini birden kaldırıp alaylı bir şekilde alkışladı. Sert adımlarla yanımıza geldi, tam aramıza dikildiğinde bakışlarım onu baştan aşağı süzdü; saçları dağılmış, nefesi hızlı, yüzündeki öfke neredeyse elle tutulur gibiydi.
“Çocuk gibi kavga mı ettiniz?!” diye bağırdı öfkeyle. Sesi avluda yankılanırken gözlerindeki sinir daha da sertleşti. “Kendi derdim kendime yetiyor, bir de sizin bu çocuk çocuk kavgalarınızı mı çekeceğim ben?!”
Bir anda gözlerinin dolduğunu gördüğümde boğazım düğümlendi. Kirpikleri ağırlaşmıştı, gözlerinin içindeki o sert ışığın yerini ıslak bir parıltı alıyordu.
Dudakları titriyordu ama ağlamamak için kendini zor tuttuğu belliydi; çenesini sıkıyor, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu, sanki dimdik durmazsa bir şeyler gerçekten yıkılacaktı.
“Abim bir şey yok… Hadi geç sen içeri. Biz şimdi konuşur hallederiz.” dedi Ferzan, sesi hâlâ sertti ama kız kardeşine bakarken tonunda bastırılmış bir yumuşaklık vardı.
“Evet, bir şey yok.” diye ekledim ben de. Kelimeler ağzımdan kuru kuru çıktı. Ama Ferzan’la göz göze geldiğimiz anda ortam yeniden gerildi. Bakışlarımız çarpıştı; öfke hâlâ dipte diri duruyordu, sanki ikimizin arasında görünmez bir şimşek çakmıştı.
“Yürüyün!” diye bağırdı Berivan bir anda. Hiç tereddüt etmeden ikimizin de kolundan tuttu, parmakları sertçe kavradı. “Yenge, sandalye koyar mısın şuraya?” diye seslendi başını çevirerek.
Avşin hızlı adımlarla gelip sandalyeleri koyarken gözlerini kısıp bize baktı. Başını iki yana salladı, dudaklarını büzdü.
“Ben buz getireyim en iyisi… Şimdi yüzünüz şişecek, akşam rezil olacaksınız!” diye söylendi. Sözünü bitirir bitirmez içeri doğru uzaklaştı, Berivan da bir anlığına onun peşinden ayrıldı.
Avluda kısa bir sessizlik kaldı.
Başımı çevirip Ferzan’a baktım. O da bana bakıyordu. Tek kaşı havaya kalkmıştı, yüzünde yarı alaycı yarı meydan okuyan bir ifade vardı.
“Ne bakıyorsun oğlum?” dedi dudaklarının kenarı seğirerek. “Diğer gözüne de mi vurayım ille bir yumruk?”
Sandalyeden kalktım.
“Hop hop hop!” Ciwan’ın eli omzuma indi. Sertçe bastırdı. “Otur yerine.”
İstemeyerek geri oturdum. Çenem kilitlenmişti.
Ciwan başını iki yana salladı, homurdanarak konuştu. “Ulan iki koca adamsınız, hâlâ birbirinizi dövüyorsunuz. Vallahi yazık size.”
“O başlattı kardeşim.” dedim sertçe, gözlerim hâlâ Ferzan’ın üzerindeydi.
“Siktir lan oradan!” diye atıldı Ferzan anında. “Sen indirdin ilk yumruğu bana!”
Dişlerimi sıktım. “Bana bak Ferzan…” diye eğildim öne doğru, sesim göğsümden kalın bir hırıltı gibi çıktı. “Seni bir alırım ayağımın altına, bu sefer kimse ayıramaz. Anladın mı? Göğsümden ittiren kimdi lan?!”
Tam o sırada Berivan geri geldi.
“Aferin size. Aferin!” dedi sert bir sesle. İkimizin ortasında durdu, ellerini beline koydu. “İlkokuldaki çocukları böyle oturtsam birbirlerinden özür dileyip barışırlardı! Siz… Siz hâlâ atışıyorsunuz! Neyi paylaşamadınız?!”
Elindeki pamuk parçasını batikona batırdı, sonra bana doğru eğildi. Yaklaştığında saçından gelen hafif sabun kokusu bile hissediliyordu.
Pamuğu dudağımın kenarına bastırdığı anda canım yandı. Yüzüm istemsizce gerildi. “Kıpırdanıp durma, daha çok bastırırım bak.” diye tısladı dişlerinin arasından.
Kahverengi gözleri dudaklarımdaki yarayı incelerken yüzü bana çok yakındı. Nefesi sıcak sıcak çarpıyordu. Yutkundum.
“Tamam yeter kızım! Çek şunu!” dedim sabrım taşarken.
Pamuğu daha da bastırdı. Dişlerim birbirine kilitlendi.
“Bana bak Karan ağa…” diye fısıldadı. Sesi alçaktı ama keskin bir bıçak gibiydi. Gözleri bir an ağabeylerinin üzerinde dolaştı, sonra tekrar bana döndü. “Benim asabımı bozma… Uslu dur şurada.”
Hızlı nefesler alıp verirken olduğum yerde sessizce bekledim. Ferzan dişlerini sıkarak ayağa kalktı, yüzünde hâlâ kavganın ateşi vardı. “Ben kendi yaralarımı kendim sararım!” diye homurdandı sertçe ve arkasını dönüp konağa doğru yürüdü.
Onun peşinden avludaki herkes birer birer içeri girdi. Gürültü, ayak sesleri, homurtular kapıdan içeri akıp gittiğinde avlu bir anda sessizliğe büründü. Geniş taş zeminin ortasında sadece ikimiz kalmıştık.
Berivan dikkatli hareketlerle pamuğu batikona bastırdı, sonra dudağımın kenarındaki yaraya dokundurdu. Pamuğu çekip hafifçe üfledi. Soğuk batikonun ardından gelen o sıcak nefes kısa bir anlığına yüzümde dolaştı.
“Acımıyor, devam et.” dedim sakin bir sesle. Başını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu.
“Az önce kıvranan ben miydim peki?” diye sordu kaşlarını kaldırarak. “Gerçi sana bu pansumanı bile yapmamalıydım ama lanet olsun içimdeki insan sevgisine.”
Sözleriyle dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Onun kahverengi gözleri yüzümde geziniyordu; kaşımda, yanağımda, dudak kenarımdaki yarada.
İnsan sevgisi dediği şeyin arkasında başka bir şeyin saklı olduğunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Bu kadının bana bakışında sadece merhamet yoktu.
Pamuğu bu sefer alnıma bastırdı. Ani acıyla istemsizce irkildim.
“Acıdı mı?” diye sordu hemen. Pamuğu çekti, kaşımın üzerindeki yaraya doğru eğilip üfledi.
“Başın dönecek.” dedim yüzüne bakarken.
Bir an durdu. Yutkunduğunu gördüm. Ama hemen ardından umursamaz bir tavırla omuz silkti, yaraları temizlemeye devam etti.
“Neden kavga ettiniz?” diye sordu bu sefer. Sesi ince çıkmıştı ama bakışları sertti.
Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Çenemi sıktım.
“İstemede karını biri kaçırır diye mi korkuyorsun dedi.” dedim düz bir sesle.
Gözleri gözlerime değdiği anda hareketi durdu. Nefesi hafifçe titredi.
“Artık karın değilim.” dedi dudaklarını dilinin ucuyla ıslatarak. “Yüzüğü bıraktım. Altınları almadım. Gerek bulmadım.”
Kaşlarım çatıldı. “Hâlâ karımsın.” dedim ağır bir sesle. “Soyadımı taşıyorsun.”
Omuzlarını silkti, sanki söylediklerimin ağırlığını umursamıyormuş gibi. “Peki…” dedi gözlerini kısmadan bana bakarak. “Çok mu korkarsın eski karını biri kaçırsa?”
Sözleri mideme sert bir yumruk gibi indi. Dudaklarımı ısırdım.
Bu kadına karşı içimde dönen şeyi tarif etmek zordu. Öfke vardı, inat vardı… Ama başka bir şey daha vardı. Boğazın altına yerleşen, insanın içini huzursuz eden bir ağırlık.
Bir yanda Berivan. Bir yanda Sahra.
İkisini de yıllardır tanıyordum. Ama yan yana koyduğumda kalbimin yönü aynı yere dönmüyordu. Berivan’a bakınca içimde garip bir çekim doğuyordu; onu görmek istiyordum, sesini duymak istiyordum, avluda dolaşırken gözüme ilişsin istiyordum.
Sahra’da o his yoktu.
Ne kadar yanında dursam da aramızda görünmez bir mesafe vardı. Berivan’ı ilk gördüğüm günden beri Sahra’ya yaklaşmak zorlaşmıştı. Yanına gidiyordum, konuşuyordum ama aramızda bir duvar gibi duran o mesafe hiç kaybolmuyordu.
Dokunmak bile içimden gelmiyordu.
Bir kadına yaklaşırken insanın içinde bir sıcaklık olur. Bir istek. Bir dürtü. Sahra’ya baktığımda o his doğmuyordu. Yanına gidiyor, yanında duruyor ama elimi uzatmıyordum. Uzatamıyordum.
Buna rağmen içimde bir suçluluk büyüyordu.
Çünkü Sahra’yla tanıştığımız günler aklımdaydı. İkimiz de iyi değildik. İkimiz de hayattan darbe yemiştik. Yalnızdık. Birbirimize tutunmak kolay gelmişti.
Önce dostluktu. Sonra yakınlık. Ardından flört. Ve bir gün fark etmeden sevgili olmuştuk.
O günlerde Sahra bana iyi gelmişti. Ben de ona iyi gelmiştim. İki yaralı insan birbirinin yarasını sarar gibi durmuştu yan yana.
Ama şimdi işler değişmişti.
Hayatın ortasına Berivan girmişti. Ve onun gelişiyle her şey darmadağın olmuştu. İçimdeki dengeler bozulmuş, aklımın kurduğu düzen yerinden oynamıştı.
Elimi nereye atsam başka bir düğüme denk geliyordu. İçimdeki karmaşa büyüdükçe büyüyor, çözülmesi gereken her şey daha da birbirine dolanıyordu.
Avlunun serin akşam havası yüzüme vururken Berivan’ın elleri hâlâ yaralarımın üzerinde dolaşıyordu, ama asıl sızı derinin altında değil, göğsümün tam ortasında ağır ağır büyüyordu.
İşini bitirdiğinde pamuğu, şişeyi, küçük metal kutuyu toparladı. Bir kelime etmeden arkasını döndü. Konağın kapısına doğru yürürken avludaki taşların üzerinde ayak sesleri kısa ve kararlı yankılanıyordu.
Ben hâlâ sandalyede oturuyordum. Bir an bekledim. Sonra dayanamadım, hızla ayağa kalktım.
“Berivan.” Sesim avluda ağır bir taş gibi düştü.
Omzunun üzerinden dönüp baktı. Gözleri sabitti, yüzünde ne telaş vardı ne de yumuşama. Sanki beni değil de karşısında sıradan birini dinliyormuş gibiydi.
“Dönmeyecek misin?” dedim. Sesimde soru vardı ama tonum itiraz kabul etmeyen bir sertlik taşıyordu.
Bir an yüzüme baktı. Sonra dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. O gülüşte meydan okuma vardı. “Bilmem.”
Tek kelime. Ardından başını çevirip konağın kapısından içeri girdi.
Kapı kapanmadı ama o içeri girince avlu bir anda boşalmış gibi oldu. Göğsümün içinde bir sıkışma yükseldi. Nefesimi ağır ağır verip aldım.
Tam o sırada cebimdeki telefon titredi. Ekranı çıkarıp baktım. Sahra.
İsmini gördüğüm anda içimde tuhaf bir tedirginlik kabardı. Parmağım bir an ekranda bekledi. Aramayı cevaplamak da istemiyordum, reddetmek de. İkisi de yanlış geliyordu.
Boğazımdan kuru bir yutkunma geçti. Telefon hâlâ çalıyordu. İçimde bir yer “aç” diyordu.
Parmağım kaydı. Aramayı cevapladım. Telefonu kulağıma götürdüm. “Efendim Sahra?” dedim sakin bir sesle.
Karşı taraftan kısa bir sessizlik geldi. Ardından o tanıdık, hafif sitemli ton duyuldu.
“Yanıma gelmen için seni bekliyorum… özel davet mi hazırlayayım sevgilim?” dedi alayla. “İstediğin zaman yanıma gelirsin ya hani.”
Dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. Avlunun ortasında duruyordum ama aklım başka yerdeydi. Bir tarafım konağın kapısından içeri giren kadının peşinden gitmek isterken diğer tarafım telefondaki sesi susturmak istemiyordu.
Çenem sertleşti. “Tamam.” dedim kısa ve soğuk bir tonla.
Telefonu kapattım. Cebime koydum.
Bir süre daha avlunun ortasında durdum. Sonra arabanın kapısını açtım, direksiyonun başına geçtim. Motor çalışırken konağın kapısına son bir kez baktım. Kapı hâlâ açıktı ama içerideki gölgeler derinleşmişti.
Gaza bastım. Araba ağır ağır avludan çıktı. Arkamda taş duvarlar, demir kapı ve o konak kaldı. Ama aklımın içindeki karmaşa arabanın içinde benimle geliyordu.
Bir yanda geçmişten gelen bağlar, diğer yanda kapıyı arkamdan kapatmayan bir kadın…
****
Kapıyı tıkladığımda kapı neredeyse anında açıldı. Sahra eşiğin üzerinde durmuş bana gülümsüyordu.
Üzerinde siyah, derin yırtmaçlı ve göğüs dekolteli bir elbise vardı; ışık tenine vurdukça kumaşın koyuluğu daha da belirginleşiyor, saçlarının dalgaları omuzlarına dökülüyordu.
Eskiden böyle bir manzara karşısında içimde kıvılcımlar çakardı. Şimdi kapının önünde dikilirken omuzlarım ağırlaşıyordu.
Bu eve adım atmak bile yük gibi gelmeye başlamıştı. Berivan hayatıma girdikten sonra değişen sadece düzen değildi; düşüncelerimin yönü de bambaşka bir yere kaymıştı.
Sahra yıllardır hayatımdaydı, bunu inkâr etmek mümkün değildi. Ama bir yanım sürekli aynı şeyi fısıldıyordu: doğru olan bu değil.
Eşiği geçip içeri adım attım. Sahra ceketimi omuzlarımdan aldı. “Hoş geldin sevgilim,” dedi.
Sesi hafif titriyordu. Bileğimden kavradı, neredeyse çekiştirir gibi beni salona götürdü. Salona girer girmez bakışlarım masaya kaydı.
Masanın üzerinde kırmızı ve beyaz mumlar yanıyordu. Aralarına serpiştirilmiş güller, özenle hazırlanmış tabaklar, çatallar, bıçaklar… her şey baştan sona düşünülmüş bir düzenin parçasıydı. Birinin saatlerce uğraşarak hazırladığı belliydi.
Sahra bakışımı fark edip dudaklarını kıvırdı. “Tabii hemen yemeyeceğiz,” dedi. “Gel önce biraz oturalım.”
Kolumdan çekti. Koltuğa doğru itti beni.
Ben daha oturmaya yeni yerleşmişken gelip kucağıma oturdu. Gözlerini gözlerime dikti. Parmakları gömleğimin düğmelerine takıldı.
“Farkında mısın bilmiyorum ama aylardır bana dokunmuyorsun Karan.”
Sesi bu sefer daha ağırdı. “Farkındayım.”Söz ağzımdan sert çıktı.
Sahra eğildi. Nefesi yüzüme değdi. “Seni özledim,” diye fısıldadı. Parmakları gömleğimin üzerinden aşağı doğru kaydı. “Özellikle üzerimde olmanı çok özledim.”
Eskiden bu sözler kanımı kaynatırdı. Şimdi içimde kıpırdayan tek şey huzursuzluktu. Sanki biri göğsümün içine bir taş bırakmıştı.
“Sahra…” Adını söylememle dudaklarını boynuma bastırdı.
Sonra geri çekildi. Gömleğimin yakasına kırmızı bir dudak izi bırakmıştı.
“Karına küçük bir hediye göndereceğim,” dedi sakin bir ifadeyle. “Belki böylelikle senin bana ait olduğunu her gün göre göre o beynine kazır.” Sözleri odada patlayan bir kurşun gibi içimde yankılandı. Çenem sertleşti.
Sahra yeniden eğildi, bu sefer dudağımın kenarına kısa bir öpücük bıraktı. “Böyle gitmeni istiyorum,” dedi. “O kadının karşısına bu izlerle çıkmanı istiyorum.”
Boğazımdan sert bir yutkunma geçti. “Sahra… keyfim hiç yerinde değil.”
Kaşları hemen çatıldı. Kucağımdan geri çekildi.
“Nasıl yerinde değil?” dedi keskin bir sesle. “Karan farkında mısın ama aylardır bana dokunmuyorsun! Her şeyi geçtim, o kadın hayatına girdikten sonra değil bana dokunmak bana bakmamaya başladın!”
Bir anda ayağa kalktı. Salondaki mum ışıkları yüzündeki öfkeyi daha da sert gösteriyordu. “Sahra bak… Ne yeri ne de sırası.”
“Sırası tabii!” Sesi yükseldi.
“Ben senin hayatında ne zamandan beri varım Karan? Bana söz verdin! Evleneceğim dedin! Seni bırakmam dedin! Şimdi ne yapıyorsun? Beni ortada bırakıyorsun!”
Cırtlak sesi duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Sabır ipi gerildikçe gerildi. Bir anda ayağa kalktım. Koltuğun kenarından ceketimi aldım. Kapıya doğru yürümeye başladım.
“Nereye gidiyorsun?!” Sahra’nın sesi arkamdan geldi.
“Ben seninle konuşuyorum Karan!” Adımlarım kapının önünde durdu. Yavaşça arkamı döndüm.
İşaret parmağımı ona doğru kaldırdım. “Bir an önce kendine çeki düzen ver,” dedim sert bir sesle. “Yoksa her şeyi kendi ellerinle mahvedeceksin.”
Sözler havada ağır bir ağırlık gibi kaldı. Kapıyı açtım. Evden çıktım. Serin hava yüzüme çarptı. Göğsümde biriken basınç biraz olsun dağıldı ama öfke hâlâ içimdeydi.
Arabaya bindim. Kapıyı sertçe kapattım. Torpidoyu açtım, içinden bir ıslak mendil aldım. Aynaya baktım. Dudak kenarımda o kırmızı iz hâlâ duruyordu.
Mendili bastırdım. Kazırcasına sildim. Tekrar bastırdım. Sanki o izi değil de üzerime yapışmış bir şeyi söküp atmak ister gibi silmeye devam ettim. Motoru çalıştırdım. Direksiyonun arkasında nefesim ağır ağır çıkıyordu.