"Sevilmek yada sevilmemek kimin umurunda olurdu bu saatten sonra? Yalnız yaşamaya alışmaya çalışan bir kız için sevmek yada sevilmenin bir önemi yoktu bundan sonra."
Korku.
Tüm bedeninde iliklerine kadar hissedeceğin kadar güçlü ve alt edici.
Bedenim hem soğuk hava hem de korku ile titriyordu, donakalmış bir şekilde etrafımı inceliyordum. Benimle konuşan her kimse onu göremiyordum.
"Bu saate dışarı çıkılmayacağını bilmiyor musun?"diye sordu aynı ses.
"Rahat bırak beni."diye söylenip hemen koşup buradan kaçmak istedim. Fakat atacağım her adımda yaramın bedenimde uyandıracağı ağrıyı düşünce vazgeçtim.
Artık göz yaşlarımı tutamamış sessizce ağlıyordum. Oysa hayatım boyunca güçlü duracağına kendini inandırmıştım. Güçlü olacaktım ve asla pes etmeyecektim. Bu konu da anne ve babama defalarca söz vermiştim mezarları başında.
Peki ya şimdi?
Ne verdiğim sözü tutabiliyordum ne de güçlü durabiliyordum.
Bir kez daha aynı tınıdan duyduğum gürültülü bir sesle hafifçe irkilip geriledim.
Birden önümde beliren kırmızı bir kuşla olduğum yerde donakalmış bir şekilde yerime sabitlendim. Önümde beliren bu kuşun gözleri, kanatları her tarafı kırmızıydı. Etrafta ki karanlığa rağmen rengi o kadar belli oluyordu ki bunu ayırt etmem için ayrı bir çaba göstermeme gerek kalmıyordu. Burnu yoktu ya da ben göremiyordum. Fakat ağzı öylesine büyük ve biçimliydi ki yarı insan yarı hayvan, değişik bir yaratık izlenimi veriyordu.
"Seni buralarda daha önce hiç görmedim."diye açıklayan kuştan uzaklaşmak için geri bir adım atmak istemiştim ki etrafta ki karanlıktan dolayı arkamdaki odun parçasını göremeden yere kapaklandım. Ben yerimde acıyla inlerken kırmızı renginde ki kuş hala ne yaptığımı izliyordu.
"Bu saate dışarı çıkılmaması gerektiğini bilmeliydin,"dedi. Sesi boğuk ve oldukça kalındı. "Eminim vereceğim ufak bir dersten sonra aynı hatayı bir daha tekrarlamazsın"dediğinde ne yapacağından habersiz korkuyla gözlerimi kapattım.
Ellerimle yüzümü kapatırken bu kuşun bana zarar vereceği anı görmek istemedim. Korkudan ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyordum çünkü. Saniyeler sonra etraf ansızın bir sessizliğe gömüldüğünde gözlerimi açtım. Tam o sırada hemen karşımdaki kırmızı renkli kuşun ağzını açtığını gördüm.
Bu kısacık anda aldığım nefeslerin son olduğunu düşündüğümde ormanın içinde duyulan farklı bir ses hem kırmızı renginde ki kuşun hemde benim dikkatimi dağıtmıştı.
"Mahvar!"
Doğru duyduğumdan bile şüphe ettiğim sesle etrafıma bakındım. Tam o sırada karşımda ağzını sonuna kadar açmış kuş bir anda yok oldu. Ve saniyeler sonra elinde feneri ile Merih'i gördüm. O kuşa seslenen ve kaçmasını sağlayan Merih'in sesi olmuştu. Bunu nasıl yapmıştı bilmiyorum ama kuşun yok olup gittiğini gördüğüm sırada verdiğim derin nefes hayatım boyunca unutmayacağım tek nefes olmuştu.
Ben hala korkumu üzerimden atmaya çalışıp derin derin nefesler alırken Merih çoktan yanıma varmıştı. Yüzündeki ifadesiz tavırla bana doğru eğildiğinde ondan duymayı beklemediğim bir soru sordu.
"İyi misin?"
Beklemediğim sorusuna karşılık başımı onaylar bir şekilde salladığımda ayağa kalkmam için elini uzattı. Kısa bir an uzattığı eline bakıp tereddüt etmeden beni ayağa kaldırmasına izin verdim. Bu ani kalkışım sırtımda ki yaranın varlığını bana bir kez daha hatırlattığında acıyla yüzümü buruşturdum.
Yüzümdeki bu değişikliği ise anında fark eden Merih saniyeler sonra kaşlarını çattı.
"Sana söylediler değil mi?"diye hesap sordu. "Dışarısının ne kadar tehlikeli olabileceğini anlattılar."
"Sizi tanımıyorum bile, söylediklerinize göre hareket edemezdim."diye kendimi savunmaya çalıştım. Fakat bu söylediklerim onu daha da sinirlendirmişti, bunu boynunda ki damarların belirginleşmesinden anlayabiliyordum.
Sinirlerine hakim olmaya çalışmak ister gibi gözlerini açıp kapattığında yine aynı ifadesiz ve ciddi tavrıyla yürümem için gözleriyle küçük bir işaret verdi.
Her ne kadar bu emrivaki işaretinden rahatsız olsam da görmezlikten gelip bir an önce bu ormandan kurtulmayı diledim. Onunla burada durup tartışacak kadar gücüm bile kalmamıştı. Çünkü sırtımda ki yaranın verdiği acı geçen her saniye daha çok artıyordu. Attığım her adım sırtımda dayanılamaz bir acıya sebep oluyordu.
Biraz yürüyüp olduğumuz alandan uzaklaştığımız sırada durdum.
"Daha fazla devam edemem."diye söylendim zoraki çıkan sesimle. Merih sözlerime karışılık gürleyen gökyüzüne baktı.
"Birazdan yağmur başlayacak, buradan hemen çıkmamız gerekiyor."diye yanıt verdi.
Sözlerini haklı bulduğum an derin bir nefes daha alıp kendimi zorlamaya çalıştım fakat başımın bir anda dönmesi ile hemen yan tarafımda ki ağaca tutundum.
Bir yandan titriyor bir yandan da ayakta kalmaya çalışıyordum. Merih hızla aramızdaki mesafeyi kapatıp titreyen bedenimi baştan aşağı süzdü. O da iyi olmadığımın ve daha fazla devam edemeyeceğimin farkındaydı. Bu yüzden bugün ikinci kez hiç beklediğim bir şey daha yaptı. Ayaklarımı yerden kesip beni kucağına aldı.
Başım Merih'in göğsüyle buluşup gözlerim kendiliğinden kapanmaya başlarken hatırladığım tek şey aldığım o son tanıdık koku olmuştu.
Vurulduktan hemen sonra burnuma dolan ve hiç unutmayacağım tek koku.
Toprakla karışık kan kokusu.
*
Gözlerim yeniden duyduğum yüksek bir sesle kendiliğinden aralandığında hemen yanı başımda yine onu gördüm.
Merih'i.
"Egemenle Olcay nerede?"diye sordu karşısındaki orta yaşlı kadına.
"Onlarda hemen sizin arkanızdan çıkmıştı."
"Hemen onlara haber ver, gelsinler"diye emir verici bir tonda konuşup kadını gönderdiğinde bakışları hiç beklemediği bir anda benimle buluştu.
Beni uyanık görmeyi beklemiyordu ki hemen ayağa kalkıp boğazını temizledi. Ardından değişmeyen yüz ifadesiyle konuşmaya başladı.
"Başıma sürekli bela açıyorsun."diye söylendi. Onu daha bugün görmüştüm, sürekli başıma bela açıyorsun derken ne kast etmişti? Yoksa o gün o mezarlıkta bana seslenen ve beni vuran Merih miydi? Bu gerçekten olabilir miydi?
Derin bir nefes alarak karşımda bana kaşlarını çatmış bir şekilde bakan Merih'e baktım. Bunu ona söylemeli miydim? Ama elimde bir kanıt bile yoktu, bunu doğrudan söylemek olmazdı biraz daha bekleyecektim.
Merih'in tekrar konuşacağı sırada kapıda Egemen ve Olcay belirdi. Merih Egemen'e dönerek konuşmaya başladı.
"Ateşi var ayrıca yarası da açıldı kanaması var."diye bilgi verirken Egemen başıyla onayladı. Ben ise Merih'in tüm bu bilgilere nasıl ulaştığına dair hissettiğim şaşkınlığı üstümden atmaya çalışıyordum.
Orta yaşlı yardımcı kadın içinde sağlık malzemesi olduğunu düşündüğüm bir çantayı Egemen'e verirken bakışlarım Merih'e kaydı. Benim de ona baktığımı fark ettiğinde hızla yanımızdan ayrıldı.
Egemen benim yaram ile ilgilenirken Olcay benimle konuşmaya çalışıyordu.
"Seni dışarısının ne kadar tehlikeli olabileceği hakkında uyarmışken neden dışarı çıktım Afra?"diye sordu yumuşak bir tonla. Bunun cevabı çok basitti onları daha tanımıyordum bile söylediklerine göre hareket edemezdim.
"Mezarlıkta bir gece vakti vuruldum. Gözlerimi burada sizin yanınızda açtım. Size nasıl güvenebilirdim? Hiç birinizi henüz tanımıyorum bile. Başka seçeneğim yoktu üzgünüm."
Olcay bana hak vermiş olacak ki başını olumlu anlamda salladı. Egemen ise eline bir pamuk parçası alıp üstüne bir sıvı döktü daha sonra bana doğru dönerek konuşmaya başladı. "Canın yanacak biraz."diye uyardı.
Tepki vermedim aksine gözlerimi sıkı bir şekilde kapatıp az sonra yanacak canımı görmezden gelmeye çalıştım. Hissettiğim sıvının etkisiyle küçük acı dolu bir inilti çıktı ağzımdan.
Egemen pamuk parçasını çöpe atarken yattığım yerden doğruldum. Fakat yaram çok acı bir şekilde sızlıyordu.
"Ne zaman iyileşecek bu yara"diye sordum sırtımda ki acının etkisiyle yüzümü buruşturarak.
"Bu sana bağlı Afra, iyileşmeyi ne kadar çok istersen ve kendine ne kadar iyi bakarsan o kadar çabuk iyileşeceksin. Ben sana gerekli ilaçlarını vereceğim."
Egemen'in cevabından sonra bu halimi sorguladım. Tüm bunları hak etmiştim belki de, beni defalarca kez uyarmalarına rağmen dışarı çıkmasaydım tüm bunları yaşamak zorunda kalmayacaktım. O değişik yaratıkla karşılaşmayacaktım. Gözlerimin önüne birden o kırmızı renkte ki kuş belirdi. Merih ona Mahvar diye seslenince bir anda yok olmuştu.
O kuş nasıl konuşabiliyordu? Merih onu kaçırmayı nasıl başarmıştı? Öğrenmeliydim.
"Mahvar."diye başladım söze."Kırmızı renginde devasa büyüklükte olan kuş-"devamını getiremeden Olcay hızla araya girip sözümü kesti.
"Onunla mı karşılaştın?"diye sordu.
"Onunla karşılaştın ve sana zarar vermedi öyle mi?"diye sordu. Anlaşılan bu kuş oldukça tehlikeliydi.
"Verecekti ama yapamadı."diye sorusunu cevapladığım da bakışlarında tuhaf bir gizem sezdim.
"Bu imkansız."diye araya girdi Egemen.
"Sana zarar vermemesi bu çok garip"diye mırıldandığında onunda en az Olcay kadar şaşırdığını fark ettim.
"Verecekti, ama Merih'in ona seslenmesiyle bir an da yok oldu."diye itiraf ettiğimde ikisininde bakışları aynı anda bana doğru döndü.
"Bende sizi onu soracaktım o kuş nasıl Merih'in seslenişiyle birden yok olmayı başardı?"diye sordum meraklı çıkan sesimle. Daha sonra cevap vermelerine izin vermeden aslında başından beri sormam gereken o soruyu sordum.
"Merih'in gerçek kimliği ne? Onu neden lideriniz olarak görüyorsunuz? Ve o kuş nasıl Merih'in sesiyle birden yok oluyor?"diye ekledim. Aklımda cevabını öğrenmek istediğim daha bir çok soru vardı ama önce bu soruların cevabını öğrenmeliydim. Hangisinin cevap vereceğini düşünürken Egemen oldukça ciddi bir tavırla bakışlarını bana sabitledi.
"Sana Merih ile ilgili şu kadarını söylemeliyim ki o her ne yaptıysa doğru olanı düşündüğü için yaptı, bizimde onu liderimiz olarak görmemizin sebeplerinden biri bu."diye açıkladığında kafam daha fazla karışmıştı.
Doğru olanı düşündüğü için yaptı demişti, onun doğrusu neydi ki? Kapalıydı sanki kimsenin onu görmemesini isteyen bir çocuk gibiydi, ona ulaşmak zordu. Ve o izin vermediği sürece kimsenin onu tanımasına müsaade etmeyecek gibi bir iz bırakmıştı.
Sebebini bilmediğim bir şekilde ya beni bu şehirden çıkmamı sağlayacak ya da sonsuza dek burada kalmamı sağlayacak tek kişinin o olduğunu düşünüyordum.
"Yani kısaca Afra Merih sandığın gibi kötü niyetli biri değil. Hem zaten şu evdeki varlığı da yokluğu da bir."diyerek alayla gülümseyen Olcaya baktım.
"Onu bir ruh gibi düşün,hem var hem yok." Olcay'ın gülümsemesine karışılık Egemende tebessüm ederken bende gülümsedim. Sanırım bu evde kaldığım sürece güvenip rahatça konuşabileceğim iki kişi vardı.
Egemen ve Olcay.
"Şimdi bize bir söz ver."
Egemenin sesiyle bu defa ona doğru döndüm.
"Bizim amacımız senin özgürlüğünü kısıtlamak değil sadece dışarı çıkmak istediğin zaman en azından ya bana ya da Olcay'a haber ver tamam mı?"diye açıkladı sevecen çıkan sesiyle. Başımı olumlu anlamda salladığımda ikisininde yüzünde ki gülümseme genişledi.
Fakat yüzlerinde ki gülümseme çok uzun sürmedi çünkü farklı bir kız sesi ile ikisi de birbirine bakıp bıkkınlıkla nefes verdiler. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken beyaz kapının açılmasıyla içeri uzun boylu oldukça alımlı ve bakımlı bir kız girdi. Beni görünce yüzünü buruşturduğun da vakit kaybetmeden konuşmaya başladı.
"Demek ki konuşulanlar doğruymuş eve kız almışsınız."diye öfkeli bir ton ile konuştu. Ben kızı incelerken Olcay ve Egemen çoktan ayağa kalkmıştı.
"Hop yavaş gel Mehra." İlk konuşan Olcay olduğunda Mehra adındaki genç kız gözlerini kısarak Olcaya baktı.
"Bu kız kim? Hem Merih buna nasıl izin verir?"diye sordu. Çok geçmeden sorusuna karşılık yanıt hiç beklediğimiz birinden geldi.
Mehranın hemen arkasında beliren Merih, siyahı yansıttığı tüm karanlıkla önümüzde belirdi. Giymiş olduğu siyah renginde ki siyah deri ceketi ve pantolonu dışarı çıkmak üzere olduğunu gösteriyordu.
"Birini evime almak istiyorsam kimseye sormam. İzin almam."diyerek Mehraya gerekli cevabı verdi.
"Bana bir açıklama yapmak zorundasın Merih bu kız kim? "diye ısrar etti Mehra sormakta. Merih'in Mehraya olan bakışları beni korkutsa da Mehra sanki buna alışmış gibi tepki vermiyordu.
"Açıklama falan yapmak zorunda değilim. Sende evine dön, bir de seninle uğraşamam."diyerek umursamaz bir yanıt verdi. Merih'in bu umursamazlığına karşı mehra öfkeyle önce bana bakıp daha sonra hızla kapıyı çarpıp evi terk etti.
Geriye ben Merih Egemen ve Olcay kaldığımızda odada kısa bir sessizlik oluştu. Fakat bu sessizlik fazla uzun sürmemiş Olcayın Merih'e doğru dönüp konuşmaya başlamasıyla bölünmüştü.
"Mehrayla konuşman gerekiyor kardeşim, eğer bunlar Troya kurulunun kulağına giderse ne olur biliyorsun."diye uyardı. Merih Olcayın neyden bahsettiğini anlamış olacak ki öfkeyle hiç bir şey söylemeden odadan çıktı.
Troya kurulu gibi bir şeyden bahsetmişti Olcay. Troya kuruluda kimdi? Kendimi trajik bir bilim kurgu filminin içinde gibi hissediyordum çünkü bu yaşadıklarımın başka bir açıklaması olamazdı.
"Troya kurulu bu şehrin adaletinden sorumludur hata yapan herkes onlar tarafından cezaya çarptırılır."diyerek açıklamasını yapan Egemen sormama gerek kalmadan istediğim yanıtı vermişti.
"Benim bu şehirde olmam Troya kurulunun kulağına giderse ne olur?"diye sordum. Egemen hayal kırıklığı ile başını öne eğerken vereceği yanıttan korktum.
"Cezaya çarptırılırsın."
"Nasıl bir ceza peki?"diye sorduğumda yüzünde ki ifade ciddileşti.
"Mahzene kapatılırsın ki bu da senin ölümün demektir."diye açıkladı, korkutuğum yanıtı verirken.
"Ama merak etme Afra biz buna izin vermeyiz."diyerek araya girdi Olcay.
Güldüm. "Ben sadece işlemediğim bir suç yüzünden ceza çekecek olmama şaşırıyorum."dedim. Ardından ise Olcay ve Egemen'e doğru dönerek "Biraz yalnız kalabilir miyim uyumak istiyorum."diyerek izin istedim.
"Bugün oldukça zor şeyler yaşadın, haklısın uyu ve dinlen."diyerek yanımdan ayrıldıklarından hemen sonra bakışlarımı pencereden dışarıya odakladım.
Yağmur çoktan hızını arttırmış gök gürültüsü odada ki sessizliği büyük bir gürültüyle doldurmuştu. Her bir kaç saniyede bir çakan şimşekler etraftaki karanlığı bir kaç saniyelik aydınlattığında aklıma bundan üç yıl önce babamla yaşadığım o kısacık an geldi.
3 YIL ÖNCE
Pencerenin açık olması içeri soğuk rüzgarın içeri dolmasına sebebiyet veriyordu. İstemeye istemeye büyük ve geniş yatağımdan kalkmış pencereyi kapatmak için harekete geçmiştim. Fakat kapının açılmasıyla gülümseyen gözlerle bana bakan babama baktım. Her gece uyumadan önce mutlaka beni kontrol ederdi.
"Uyumadın mı daha?"diye sorduğunda tebessüm ederek pencereyi işaret ettim. Babamda durumu anlamış olacak ki hızla pencereye doğru ilerlemiş seri hareketlerle pencereyi kapatıp perdeyi çekmişti.
Daha sonra yanıma geldiğinde bende çoktan geniş yatağımda ki yerimi almıştım. Babam yanıma geldiğinde küçük bir çocuk gibi konuşmaya başladım.
"Bu gece benimle uyur musun?"diye sorduğumda babamda ses tonumda ki çocukluğu anlamış olacak ki hiç bir şey söylemeden hemen yanıma uzandı.
Tüm bunlar gözümün önünde canlanırken göz yaşlarımı tutamadım. Yine güçsüz küçük bir çocuk gibi ağlıyordum. Gülümserken bir yanda ağlayabilir miydi bir insan? Ağlayabiliyormuş üç yıldır hayatımda öğrendiğim en acı gerçeğimdi bu.
MERİH SALKAN
Çekmecelerin birinden çıkardığım bir paket sigara ve bir kibrit kutusuyla odadan çıkıp mutfakta ki terasa yöneldim.
Terasa çıktığım ilk anda karşılaştığım soğuk hava ruhuma işledi.
Kibrit kutusundan bir kibrit çıkararak kutunun yan tarafta ki yanıcı bölgeye kibriti sürttüm. Kibritin alev almasıyla havanın onu söndürmesine izin vermeden çabucak ağzımda ki sigaraya doğru doğrultup sigaradan bir iç çektim. Sigaranın ucu yanarken kibriti havaya doğru kaldırıp sönmesini bekledim. Daha sonra ağzımda ki sigarayı elime tutuşturup derin bir iç çektim. En sevdiğim anlardan biriydi soğuk havada sigara içmek. Çünkü ancak o zaman derin bir nefes aldığımı, ruhumun hafiflediğini hissediyordum.
"Yine mi aynı uykusuzluk?"
Arkamdan gelen sesle, saniyeler sonra yanımda Egemen belirdi.
"Kafam çok karışık."diye doğruladım Egemenin sözlerini. Ardından sigara paketini Egemen'e uzattım. Ama Egemen her zaman ki gibi ona uzattığım paketi eliyle itti.
"Oğlum ciğerlerin çürüdü şu zıkkımı içe içe, bırak demiyoruz ama azalt şunu."dediğinde ona ters ters baktım. Egemen ona cevap verme gereği duymadığım, bakışlarımda ki siniri anlamış olacak ki konuşmaya devam etti.
"Tamam söylemedim say. Mehrayla konuştun mu? Ötecek mi dersin Troya kuruluna?"diye sorduğunda bakışlarımı kaçırdım.
"Bilmiyorum."diye yanıt verdim sorusuna. "Ama bir şeyler yapacağım."
"Bizi dinlemez belki ama seni dinler onunla konuşmalısın, yoksa Afra görünmezler şehrine kuralları ihlal ederek geldiği için Troya kurulu tarafından ağır bir cezaya çarptırılacak."diye açıkladığında Egemen'e geri bir cevap vermedim. Tüm bunlar o gece mezarlıkta Afrayı Sandar sandığım için olmuştu. Onu Sandar olduğunu düşünüp belimde taşıdığım silahla vurmuştum.
Yanına yaklaştığımda onun Sandar piçi olduğunu değil de daha önce hiç görmediğim bir kız olduğunu fark ettiğimde ne yapacağımı bilmeyip onu o an hastaneye götürmek yerine görünmezler şehrine getirip Egemen'in onu tedavi etmesini söylemiştim. Bugün tüm bunlar yaşananlar benim yüzümdendi. Tüm bunlara ben sebep olmuştum.
Biten sigaramı söndürüp son bir kez Egemen'e baktım. "Halledeceğim, biraz zamana ihtiyacım var. Kurul üyeleriyle konuşacağım."dedim.
Egemen onaylar gibi başını salladığında adımlarımı içeri doğru attım.
Odama geçmeden hemen önce bakışlarım Afranın kaldığı odaya kaydı. İstemeden kaldığı odaya dönen bakışlarım pencerenin önündeki bedeniyle karşılaştı. Arkasına dönmüş bir şekilde pencereden dışarıyı izliyordu.
Sessizdi sanki bir şeyler düşünüyordu. Muhtemelen buraya nasıl geldiğini hatta belki de bir daha ne zaman çıkacağı anı düşünüyordu.
Geri çekilmiş odama doğru yönelecektim ki belli belirsiz bir ses daha duydum.
Ses, yabancı kızdan geliyordu.
Ağlıyordu.
Sesini kimseye duyurmayacak şekilde küçük bir kız çocuğu gibi ağlıyordu. O an bir kere de daha lanet ettim kendime, belkide onu bugün görünmezler şehrine değil de bir hastahaneye götürseydim kendi evinde ailesiyle beraber olacaktı. Bencil bir adamdım ben! Kendi doğrularım ile hareket eden sonunu düşünmeden aptalca kararlar alan bencil herifin tekiydim.
Yapmam gereken tek şey o bu şehirde olduğu sürece onu buradan çıkarmak ve güvenliğini sağlamaktı.
Bugünden sonra bu yabancı kızdan ben sorumluydum.
Madem düşüncesizlik edip onu buraya getirdim sonucu ne kadar ağır olursa olsun yaptıklarım ve yaşattıklarımı telafi etmeliydim.
Canım pahasına bile olsa, bunu ona borçluydum.