"Ben bir şey yapmadım. Kapıyı kapattığında kendi kendine kilitleniyor ama bunu şimdi boş verelim. Büyücüyü bulmaya odaklanalım," diyerek yanımdan geçti. Neyse, bu konuyu unutmazsam eğer geldiğimde soracağım.
Odadaki kapıdan çıktım ve dış kapıdaki Jack ve ağabeyimin yanına gittim. Jack kapıyı açtığında ağabeyim ve onun ardından ben çıktım. Jack kapıyı kapatıp yanımıza geldiğinde kilit sesi geldi. Ağabeyim doğru söylüyormuş. Ben bunu onun kendi yapabildiği, bizden sakladığı bir şey sanıyordum.
Ağabeyim sola döndüğünde Jack'in omzuna kolumu koyup ben de sola dönüp ağabeyimi takip etmeye başladım. Cadde boyunca ilerledikten sonra sağa döndü. Bu eve geldiğimizde kullandığımız yoldan ilerliyorduk. Etrafa baktığımda burada tahta tezgâhların üstünde baharatlar satıldığını gördüm. Gömleğimi burnumun üstüne getirip maske görevi görmesini sağladım çünkü baharatlar burnumu kaşındırıyordu.
Jack benim halimi görünce yanımda gülmüş ve ağabeyime seslenmişti. "Buradan hızlıca geçsek daha iyi olur. Aramızda rahatsız olan biri var."
Ağabeyim arkasına döndüğünde beni gördü. "Merak etme Louis. Şuradan geçeceğiz," diyerek iki tezgâh arasında duran boşluğu gösterdiğinde bir şey anlamadım ama oraya doğru ilerlediğimizde küçük bir cadde olduğunu gördüm. Burada tezgâh yoktu, kimse satış yapmıyordu ama iki tane adam vardı ve birbirleriyle konuşuyorlardı.
Ağabeyim ilerlemek için tereddüt ettiğimi görünce yanıma geldi. Ben nasıl Jack'in omzuna kolumu attıysam aynısını o da bana yaptı. "İlerlemeye devam edelim. Ben onları tanıyorum. Merak etme korsan değiller."
Dediğine başımı salladım ve beraber ilerlemeye devam ettik. Cadde küçük olduğu için üçümüz yan yana dururken caddeyi kapatmış oluyorduk. İlerlediğimizde gördüğüm adamlara yaklaşmıştık. İkisinin de yüzünde yanıklar vardı. Korsanlar da olduğu gibi. Umarım ağabeyim ilerlemem için yalan söylememiştir.
"Merhaba Lucius, bara mı gidiyorsun?"
İki adamdan biri konuşmuştu ama dikkat etmediğim için hangisinin konuştuğunu anlamadım. Ağabeyim onlarla konuşurken ben de aynı zamanda onları inceliyordum. Boyları bizden kısa, orta boyluydular. Yaşları büyüktü. Kırklı yaşların ortasında görünüyorlardı.
"Evet, arkadaşlarımla oraya gidiyorum." Sağ taraftaki adam ağabeyimin dediğine güldü. Onun gülmesiyle soldaki adam bize baktı. Gülen kişi konuşmaya başladı arkadaşına baktıktan sonra.
"Arkadaşlarının yaşı senden küçük değil mi? Onların ağabeyi gibi duruyorsun, özellikle şu sarının. Umarım arkadaşım diye bizi kandırmıyorsundur çünkü gerçekten çok benziyorsunuz. Asla sizin gibi sarı saçları olan görmedim, beyaza yakın ama beyaz olmayan bir renk."
Konuşmasının bitmesiyle yanındaki konuşmaya başladı. "Uzun zamandır burada yaşıyoruz ama bu iki genci ilk defa görüyoruz, nereden geldiler?" İçimi endişe kapladı ama yüzüme yansıtmamaya özen gösterip ağabeyime baktım. İyi ki bana sormadılar çünkü buraları bilmiyorum ama ağabeyim biliyor mu?
"Koehdul'dan geliyorlar. Bilirsin oradakiler buraya pek gelmezler o yüzden tanımıyorsunuz." Koehdul neresiydi? Keşke haritaya dikkatli baksaydım. Şimdi orası hakkında bana sorular sorsalar cevap veremeyeceğim. Soluma dönüp Jack'in kulağına fısıldamaya başladım. "Haritaya dikkatli bakmış mıydın? Koehdul neresiydi?"
"Güneydeydi, tarımla uğraşıyorlar."
"Tarımla uğraştıklarını nereden biliyorsun?"
"Haritada biçilmiş topraklar vardı. Çiftçilikle uğraştıkları belli oluyor ve ayrıca bana soru sormayı bırak. Bize bakıyorlar." Demesiyle adamlara baktım. İkimize bakmıyorlardı, sadece ağabeyime bakıyorlardı. Jack'in gülen yüzüne bakıp göz devirdim. "Komik mi?"
"Neden geldiler ve oradan geldiklerinden emin misin?Esmer olanı anlarım da sarı olan hiç onlardan biri gibi durmuyor," demesiylebenim ne alakam olduğunu sorgulamaya başladım.
Aklıma bir şey gelir diye Jack'in yüzüne baktım. Şimdi bu tipe mi esmer diyor. Normalde esmer değildi, güneşte çok kaldığı için yüzü biraz esmerleşmişti. Benim yüzüm annemin küçüklüğümden beridir yüzüme sürdüğü kremlerle beyazdı. Galiba şimdi anladım. Eğer Koehdul'da yaşıyor olsaydım orada çiftlikle uğraştığımda ve bölge güney de olduğundan güneş yüzüme sürekli vurup benim yüzümü karartmış olacaktı ama benim yüzüme baktıklarında oradan olmadığımı düşünmüştü.
"Neden yüzüme bakıp duruyorsun?" diyen Jack ile düşüncelerden kurtuldum. Gözlerine baktım. "Boş ver, düşünüyordum."
"Koehdul'da yaşıyor ailesi ama o, onlarla beraber yaşamıyor. Simrahd'da benimle beraber kalıyor," diyerek cevap verdi ağabeyim. Koehdul'un neresi olduğunu yeni öğrenmişken başka bir yer ismi daha duydum. Ben bu isimleri nasıl aklımda tutacağım ki? Ağabeyimin yanından hiç ayrılmamam gerekiyor. Ağabeyime baktım. O iki adamın ortasında, kollarını onların omuzlarına koymuştu. Sol tarafta ki sürekli soru soran adam elini çenesine koymuş yine düşünüyordu.
Bu adam niye bu kadar düşünüyor ki? Benim aklım onun kraliyet askerlerinden biri olduğunu söylüyor.
Sağ taraftaki, bizimle ilk konuşan adam ağabeyime gülümseyip soru sordu. "Karşılaştığımızdan beri onlara o, genç diye hitap edip duruyoruz." Bana ve Jack'e bakıp elini uzattı. "Tanışalım gençler. Ben Arthur. Bu da arkadaşım Derek. Sizin isimleriniz ne?"
"Douglas," diyerek elimi uzattım. Alex diyerek korsanların bizi bulma ihtimalini önlemek istedim. Kendi adımı da kullanmak istemediğim aklıma David'in babasının ismi gelmiş, onu söylemiştim. Hemen yanımdan Jack'te elini uzatıp "James," diyerek kendini tanıttı.
"Biz artık gitsek iyi olur," diyerek konuşmaya dahil oldu ağabeyim. "Daha onları buralarda gezdireceğim. Daha sonra görüşmek üzere."
Ağabeyim, ben ve Jack'in arkasına gelip kollarını bizim omuzlarımıza koyup ilerletmeye başladı. Ben de bu sırada arkama baktım. Arthur, Derek'e biz gelmeden önce yaptığı gibi bir şeyler anlatmaya başlamıştı ama Derek onu dinlemek yerine bize bakıp duruyordu. Kafamı çevirip önüme bakmaya devam ettim.
Bu adamdan hoşlanmadım
"Sen bu adamları nereden tanıyorsun? Bizim adadan sadece bir kere ayrıldın. O zamanda yaşın küçüktü, onların seni tanıması imkânsız."
Ağabeyimden de şüphelenmeye başladım. Solque kaybolduğundan beridir tuhaf davranıyordu. O adamlarla yeni tanıştı desem, bu kadar samimi olması imkânsız. Birde Arthur ağabeyimi ilk görünce ne demişti? Yine mi bara gidiyorsun? Ağabeyim bizden gizli adadan mı ayrılıyordu? Babam ortadan kaybolduğunda onu görmeye devam ediyordum ama bazen babamın ortadan kaybolduğunu fark etmediğim zamanlar olduğu gibi onun da gittiğini fark etmediğim zamanlar olmuş olabilir miydi?
"Buradan sağa dönüyoruz," diyen ağabeyim ile düşüncelerimden ayrılıp sağa döndüm. Burasıda az önceki cadde gibi küçük bir sokaktı. Sokağın sonunda deniz görünüyordu ve bir bar vardı.
Barın önünde çıkmak üzere olan sarhoş iki adam vardı. Aslında sarhoşlar olmasa ve ağabeyimden bir bara gitmek üzere olduğumuzu bilmesem asla orayı bar sanmazdım. Kapının yanında saksıda küçük bitkiler, küçük masa ve tabureler ile sahili gösteren küçük bir yemek dükkânı gibi görünüyordu, kapı dışında kalan yerler karanlık ve izbe bir sokakta olmasaydı eğer. Güneş, önümüzdeki denizde sadece küçük bir çizgi görünümünde olduğu için bulunduğumuz sokakta hafif turuncu bir renk dışında önümüzü aydınlatan bir şey yoktu.
Ağabeyimde önümden ilerleyip güneşi kapatınca etrafı tamamen karanlık görmeye başladım. "Önümden hemen çekilirsen iyi olur ağabey. Senin yüzünden önümü göremiyorum!" Sinirli çıkan sesimle kendini sola doğru atmasıyla bu sefer Jack'in kızgın sesini duydu. "Bu seferde ben önümü görmüyorum!"
"Ben ne yapayım! Sağa gitsem Louis, sola gitsem sen görmüyorsun!"
"O yüzden bizim önümüzden değil, arkamızdan gelmen gerekiyor." Ağabeyim dediğime gözlerini devirip bizim arkamıza geçti. Ben Jack ile aynı hızda ilerleyip bar kapısının önüne geldim ama ilk gördüğüm iki sarhoş hala kapıda duruyordu. İlk gördüğüm anla şuanda ki farkları adamlar önce ayaktayken şuan yerde sızmış duruyordu. Onların üzerinden atlayarak içeri girdim. Karşımda bir sürü masa ve tabure vardı, çoğu doluydu. Arkama dönüp ağabeyime baktım. "Büyücü aralarından hangisi?"
Ağabeyim ensesini kaşıdı. "Aslında ben de tam olarak kim olduğunu bilmiyorum."
Ona kaşlarımı çatarak baktım. Bilmediği ve tanımadığı birini nasıl bulacaktık? "Tanımadığın yani tanımadığımız bir adamı nasıl bulacağız? Gidip tüm masadaki adamlara 'affedersiniz biz bir büyücüyü arıyorduk da, acaba o siz misiniz?' diye soru mu soracağız!"
"Tabii ki de öyle yapmayacağız," sağ kaşımı kaldırdım. "Büyücüler kendi kimliklerini herkese söylemezler." İki elimi de yüzüme sürdüm. Gerçekten sinirleniyordum. "O zaman adamı nasıl bulacağız ağabey?"
"Saçları çok koyu siyah, gözleri de koyu kahverengi siyah olan ve tamamen siyah giyinen bir adam olduğunu biliyorum. Gördüğümüz zaman bizim onun büyücü olduğunu anlayabileceğimiz birisi."
Elimle anlıma vurdum. Keşke o evdeyken büyücü hakkında soru sorsaydım, buraya asla gelmezdim. Şimdi tüm adamların saçlarına, gözlerine ve giyimine kuşamına mı bakacaktım tek tek. Evet, kesinlikle buraya gelmemeliydim. "Ona bakarsan David'de hep öyle takılıyor. O zaman oda büyücü mü?" dememle ağabeyim hemen konuştu. "Aslında soyadları aynı, Black." Ağabeyime dik dik bakmaya başladım.
"Artık içeri geçip bir yere otursak çok iyi olur çünkü buradakiler bize bakıp duruyorlar," diyen Jack ile içeriye doğru birkaç adım daha attım ve etrafa baktım. Gerçekten çoğu kişi bize bakıyordu. Muhtemelen az önce kapıda ben ve ağabeyim tartıştığımız için bakıyorlardı.
"Nereye oturalım?"
“Bakın şurada pencere kenarında boş bir masa var,” diyerek bir yeri işaret etti Jack. “Hem oradan buradaki çoğu kişi görünüyor ve aynı zamanda kapının hemen karşısında olduğu için buraya gelen kişileri de görmüş oluruz.” Gösterdiği yere baktım. Pencere de saksılar ve oradaki masanın yanında dört tabure vardı. Hızlı adımlarla oraya gidip pencere kenarına oturdum. Karşıma Jack, onun yanına da ağabeyim oturdu. Etrafa baktım. Çoğu duvarda pencere vardı ve etraf bir sürü meşaleyle aydınlatılıyordu. Sonra masadaki adamlara baktım. Çoğu koyu kahve ve siyah saçlıydı, bazıları da kumral. Ağabeyime baktım. “Siyah derken çok koyu kahverengi de sayılır mı? Sonuçta insanlar o renge siyah diyorlar.” Ağabeyim etrafa baktı. “Hayır, o renk sayılmaz. Zeytin gibi koyu bir siyah olması lazım. Bir insan üzerinde hatırlayamıyorsanız David’i düşünün. İkisinin saçları aynı renk.”
Jack ile göz göze geldim. Benim ne soracağımı anlamış ve kendisi de merak ettiği için benim yerime o sordu soruyu. “Büyücünün görünüşünü sen nasıl biliyorsun? Bunu sana kim söyledi, Lucius ağabey?” Sesindeki kuşkuyla gülümsedim. Demek ki o da benim gibi ağabeyim hakkında bazı şüpheleri vardı. Ağabeyime baktım, gözlerini kısmış bir Jack’e bir bana bakıyordu. “Sizin aklınızdan ne geçiyor? Ne demeye çalışıyorsunuz? Ben bir şey anlamıyorum.”
“Bize soru sormak yerine sana sorulan soruya cevap versen daha iyi olur ağabey,” diyerek ona bakmaya başladım. “Kim sana büyücüden bahsetti?” Bana gözlerini devirdi. “Babam söylemişti, beni yaralı haldeyken iyileştirdikten sonra.”
“Babam mı?”