12

1488 Kelimeler
Yaşarken hayat bize farklı yönleri, farklı acıları gösterir. Bir gün mutluyken diğer gün ise ölmek isteyecek kadar mutsuz ve hayattan bıkmış oluyoruz. Bazen de çok mutlu olursak hayatın bizi kötü bir musibet le cezalandıracağını, mutlu olmamızı engelleyeceğini de düşünüyoruz. Bazen de en sevdiklerimizden vuruyor... Onların yokluğuyla sınıyor... Annem, babam ve başka yakınlarım hep bunları derdi ama ben asla kafaya takmaz, öyle bir şey olmayacağını söylerdim. Korsanlar bizim adaya adım atmasalar hep öyle demeye de devam edecektim... İlk önce ağabeyim yerine koyduğum, en az öz ağabeyim kadar sevdiğim James ağabeyin ölümünü gördüm. Ondan sonra kendi ağabeyimi... Jack'in ve Jenny'nin, anne ve babasının öldüğünü gördüğümüzde babamın onlara açıklamakta neden zorlandığını o yaşımda iken anlayamamıştım. Şuan daha iyi anlıyorum... Ölen kişiyi gerçekten çok seviyorsan ve birde öldüğünü görmüşsen kalbinizde büyük bir ağrı oluyor. Hani kolunuz yavaş ama derin kesilir ya öyle bir acı. En kötüsü de şu; siz kolunuzu iyileştirebilirsiniz ama görmediğiniz bir yeri, kalbinizi, iyileştiremezsin. Ona dokunamazsınız. O da kanar durur, acıtır, can yakar, nefes almaya çalıştığınızda bir yumru oturur, nefes alamazsınız. Bir de birileri hep öleni size hatırlatır ya... Bunları tekrar tekrar yaşarsınız... Tekrar tekrar hissedersiniz... Sanki kendinizi öldürdüğünüzde bu acı geçecek diyorsunuz. Jenny'yi anlıyorum. Ama bir de arkanızda kalacak kişiler olunca bu düşünceyi gerçekleştiremiyorsunuz. Ve yaranız hep kanamaya devam ediyor... "Lucy," dedi kısık ama bir o kadar da sinirli bir tonla Louis. "Hala ağabeyim hakkında konuşmadın! Onu görmüştün!" Louis'ten gözlerimi çekip yanımdakine baktım. Jack ile göz göze geldim. Anladı, beni anlamıştı ve gözleri dolmuştu. Başını yana çevirdi, yüzünü görmeyeyim diye. Tekrar bana baktığında yüzünde buruk bir ifade belirdi. Gözleriyle hemen yanındaki Louis' i gösterdi. Bana fısıldadı. "Söyle, kurtul. Söyle ki sana tekrar tekrar sorup yaranı kanatmasın." Başımı salladım ama hala konuşmadım Louis'le. Kendimi biraz toparladığımda Louis'e baktım. Merakla hâlâ bana bakıyor, ne diyeceğimi bekliyordu. "Ben ağabeyimi k-kanlar içinde ye-yerde gördüm. Acı içinde kıvranırken bana sizi kurtarmamı söyledi. Ondan sonra da sustu ve hi-hiç konuşmadı. Ga-galiba öldü... Kalp atışları gi-gittikçe azal-azalıyordu..." Gözlerim dolmuştu ama yinede ağlamadım, bizi esir edenlerin yanındayken. Louis böyle bir şey dememi beklemiyordu. Önceden hem merakla hem de mutlu bakan yüzü düşmüştü. Dizlerini kendine doğru çekip başını dizine koydu. Yüzünü saklıyordu... "Louis... Louis..." "Bırak acısını yaşasın," dedi David hemen solumdan. Jack onayladı onu. "Doğru. Biliyorsun ki üzülse de belli etmemeye çalışır bizden uzaklaşırdı. Ama şuan bu şekilde bağlıyken bunu yapamıyor. Bırak kendini rahatlatsın bu şekilde." Doğru söylüyorlardı. Rahat bırakmalıydım. Nasıl kimse benimle konuşmasın, acımı kanatıp durmasın istiyorsam; şuan Louis'te bunu istiyordu. Ama bize doğru yaklaşan korsanla bunun ikimiz içinde pek mümkün olmadığını anlamış oldum. "Kalkın sizi küçük hergeleler! Elimdeki sabun ve bezlerle güverteyi temizleyin!" "Elbette, büyük hergele. Hemen yaparız zaten," dedim alay ederek ve nefretle bakarak. Biraz sinirlendi ama bir şey demeden elindekileri yere bırakıp gitti. "Bence Luc yani Lily. Bunlarla bu şekilde konuşmaya devam edersen seni en sonunda denize atacaklar," dedi David. "Ne yapabilirim ki benimle düzgün konuşsunlar. Hem onlardan nefret ediyorum. Kibar konuşacak değilim." Sonra sesimi biraz alçalttım. "Hemen yanıma toplanın. Önemli bir şey diyeceğim. Daha yeni aklıma geldi," dedim. Jack iyice bana yanaştı. Louis'te kafasını dizlerinden ayırıp Jack'e yaklaştı. Ona baktım. Beyaz teni ağlamaktan pembeleşmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü bu kısa sürede. Onu ilk defa ağlarken görüyordum. Yüreğim sızladı. Tina ve Jenny de Louis'e doğru yaklaştığında konuşacaktım ki duyduğum ayak sesleriyle sıralanan ağzımı kapadım. Biraz yukarı baktım. Kaptan ve birkaç korsan, bizimkilere ne diyeceğimi merak ettikleri için bize doğru yaklaşmışlardı ama onlar buradayken konuşamam. Bizimkilere baktım. "Onlar buradayken konuşamam. Sadece biz varken onlar yokken konuşabilirim." Kaptan konuşmayacağımı duyup anladığı için sanki buraya ne diyeceğimi dinlemeye hiç gelmemiş gibi emir veriyordu. "Hadi, güverte temizlenecek!" Göz devirdim. Beni görünce taklit edip o da göz devirmişti. "Bu ne biçim bir Kaptan? Resmen çocukla çocuk oluyor?" "Boş ver. Kafası farklı çalışıyor belli," dedi David. Yüzümde küçük bir tebessüm oldu dediğiyle ama yanımıza gelen üç korsanla hemen yüzümdeki tebessümü sildim. Onlar gelince mecburen ayağa kalktık sabun ve bezleri alarak. Ben, David, Jack ve Pet yerleri siliyorduk. Elim ve ayağım bağlıyken bir de üstüne kolum yaralıyken bunu yapıyorum ya, aman ne hoş! "Sen," dedi ikinci kaptan. "Bak, önümdeki masayı sil!" Etrafa baktım. Bana mı diyordu bu şimdi? "Sana diyorum sarı fare!" Bana diyormuş. Bir dakika, o bana fare mi dedi! "Fare senin..." David'in ağzıma ellerini koyup susturmasıyla cümlem yarıda kalmıştı. David kulağıma fısıldadı. "Yalvarırım sus, lütfen. Bak seni denize atarlarsa ayrılırsın bizden. Bunun olmasını ikimiz de istemeyiz. Biraz sabret, kaçana kadar sabret..." Siyahı andıran gözlerine baktım. Başımı salladım. İkinci kaptana baktım ve onun işaret ettiği yere yani masaya. Yemek dışında başka bir şey yoktu, temizdi. "Ama orası kirli değil ki," dememle masaya yemekten bazılarını dökmüştü. Çok sinir oldum ama gidip masayı temizlemeye başladım. Masayı temizledikten sonra hemen adamın üzerini silmeye başladım ve çenesini tutup ağzına elimdeki sabunu koymaya çalıştım. Bunu yapmaya çalışırken beni hemen itti. Arkaya doğru birkaç adım attım. "Sen ne yapıyorsun!" diye bağırmaya başladı. "Bana güvertedeki pislikleri temizlememi söylediler. Bende bunu yapıyorum." Onun yanındakiler bu lafıma baya gülmeye başladılar. Tabii bu ikinci kaptan çok sinirlenmişti. Hatta o kadar sinirlenmiştiki üzerime doğru yürümeye başladı. Ben de hemen oradaki tabureden birini aldım ve ona vuracaktım ki biri bağırdı. Kafamı çevirdim ve bağıranın Kaptan olduğunu gördüm. "Ne yapıyorsunuz siz! Hemen herkes yerlerine geçsin!" İkinci kaptan hemen konuştu. "Kaptan bu kız artık fazla olmaya başladı..." diyordu ki ben araya girdim. "O zaman beni esir olarak almayacaktınız. Madem benden bu kadar kurtulmak istiyorsun en yakın ada da beni ve arkadaşlarımı bırakırsın anladın mı!" en sonunda dayanamayıp bağırdım. "Bu kadar yeter Philip sen işinin başına dön," dedi Kaptan ve Philip çekip gitti. Giderken bana korkutucu bir şekilde baktı. Ben de umursamadan David ve Jack'in yanına gidiyordum ki Kaptan bana seslendi. "Sen Lily misin nesin. Bunlarla bu şekilde uğraşma yoksa seni öldürürler. Şuan sadece ben izin vermiyorum diye sana ve arkadaşlarına bir şey yapmıyorlar ama dikkat et her an bu durum değişebilir." Tekrar David ve Jack'in yanına gidecekken bu sefer bir korsan beni durdurdu. "Yeter artık ne! Ne istiyorsun? Ne diyeceksin?" dedim sinirle. Arkama döndüm ve bana seslenen korsana baktım. Kahverengi saçları ve kahverengi gözleri vardı. Bana bakınca diğer korsanlar gibi nefretle bakmıyordu ama sınır bozucu bir şekilde sırıtıyordu. "Sen Philip'le didişine kadar arkadaşların yerleri silmeyi bitirdiler. Sen hemen bir alt güverteyi temizleyeceksin. Sonra bir arkadaşını yardım etmesi için yanına yollarım" Ona da göz devirdim. İşaret ettiği yere baktım. Dümenin arkasında bir tane kapak vardı. Yavaş adımlarla oraya gittim. Eski iki tahtayı iki yana açtığımda merdivenleri gördüm. Kırmızı turuncu renklerde bir ışık vardı. Demek ki ya gaz lambası ya da meşale vardı aşağılarda. Yine yavaş adımlarla aşağı indim. Bu işi yapmak istemediğimi bu şekilde belli ettiğimi düşünüyorum. Aşağı indiğimde gördüklerimle kaşlarımı çattım. Yan yana bir sürü kafes vardı. Biraz daha ilerledim ve kaç tane kafes olduğunu saymaya başladım. Sağda altı, solda altı, toplam on iki kafes vardı ve kafesler bir insanın girebileceği boyuttaydı. Bir an babamın dediği bir şey aklıma geldi. Korsanlar aldığı esirleri; krallıkta esir, mahkum, suçlu ve köleleri denizde yanlarında taşırken alt güvertelerin birinde büyük kafeslerin içine koyar. Kafeslerin bulunduğu güverte en tozlu, en kirli ve bulaşıcı hastalıkların olduğu bir yerdir. Bu yüzden korsanlar ya da krallığın askerleri burada çok bulunmamaya çalışır. Oranın temizlenmesi gerektiğinde ya esirlere ya mahkumlara ya da kölelere bu işi yaptırırlar. Ve ben şuan babamın bana anlattıklarını yaşıyorum! Babam demişken onu çok özledim... Acaba şuan ne yapıyordur? Beni kurtarmak için elinden geleni yapıyor mu? Yapıyordur, sonuçta ben onun biricik kızıyım. Ya ağabeyimi gördüğünde nasıl tepki vermişti? Ağlamış mıydı? Yoksa dik durmaya çalışıp annemi mi teselli etmişti? Kafamı bu düşüncelerden uzaklaştırdım ve kafeslere bezi tuttum. Sonra aklıma bir şey geldi. Ben neden burayı temizliyorum ki? Temizleyeceğime ellerimde ki halatlardan kurtulmak için bir şey bulmalıyım. Evet, biliyorum çok zekiyim. Kendimi övmeyi bir yana bırakıp kafeslerin kapağını açıp içlerine bakmaya başladım. Ama şans yüzüme gülmüyor ki bir bıçak, keskin bir şey bulayım. Ümidim azalırken yine pes etmedim. Sağdaki en son kafese geldim. İçine girdim. Yerdeki tahtaların birinde küçük bir oyuk vardı. Kıyafetimle işaret parmağımı sarmalayıp yere eğildim ve parmağımı oyuğun içine koydum. Parmağımı hafif kaldırınca tahtada beraberinde kalkıyordu. Tahtayı çıkardığımda içinde küçük, ucu sipsivri bir hançer vardı. Elime aldım ve tahtaya çizik attım. Eski olmasına rağmen iyi kesiyordu. Ayak sesleri duymaya başladım. Yukardaki korsan arkadaşlarımdan birini gönderecekti. İlk başta onlar diye düşündüm ama ayak sesleri hiçbir arkadaşıma benzemiyordu. O yüzden bulduğum hançerin ucuna korsanların verdiği bezi koyup ceketimin içine koydum. Merdivenlere doğru baktığımda hep ikinci kaptanın yanında duran açık kahverengi saçlı olan miço olduğunu gördüm. Beni görünce arkasına döndü. "Bak, burada." dedi kısık sesle. Bunu dedikten sonra arkasından Philip geldi. Biraz dehşete düşmüştüm açıkçası. Yüzü çok gaddarca bakıyordu. Bir de üstelik yukarda ona dediğim laflar vardı. Beni kesin öldürecekti. Yoksa bu şekilde gizlice gelmesinin başka bir açıklaması olamaz. Beni görünce hemen yanıma gelip beni yakamdan tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Bana bakıp gaddarca konuşmaya başladı. "Seni küçük sarı fare! Şimdi sana bana hakaret edilmemesi gerektiğini öğreteceğim." Yüzüme sert bir tokat atmasıyla yere savruldum. Sinirinden bir de hem ayağıma hem de karnıma tekme atmaya başladı. En sonunda yere eğilip benimle aynı hizaya geldi. Arkama doğru bakıp konuştu. "Elinle ağzını kapat şunun! Sesi çıkmasın!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE